Parası Olana 10 Süper Gezi Önerisi

P

       Herkes hayatında en az bir kere şu sözü kullanmıştır: “Ölmeden önce göreceğim…” İşte, biri Türkiye’de, diğeri Londra’da yaşayan iki arkadaşım (tabii bunların parası da var), bundan yıllar önce kendilerine bir hedef koydular ve birlikte birçok ülkeyi dolaştılar. Çok da keyif aldıklarını da her fırsatta ifade ettiler. Çok sayıda anılarının arasından, bana aktarılanlar ölçüsünde, ben de derleyip toparladım ve aşağıda sizlere sunuyorum. Zengin oldukları için onları kınamıyorum, ama aşağıda okuyacağınız turları atabilmek için harcadıkları para acaba daha hayırlı işlerde kullanılamaz mıydı diye de düşünüyorum…

Helikopterle Grand Canyon
     Las Vegas’ın esas görülmesi gereken yeri Grand Canyon… Bu tur genellikle otobüsle tanıtılıyor. Daha ucuz. Ama bana da bir arkadaşım tavsiye etmişti “Sakın cimrilik yapıp otobüsle gitmeye kalkma” diye. Otobüsle 15 saat, halbuki şehrin yarım saat dışında bir helikopter pistinden 45 dakikada gidilebiliyor. Tüm helikopter servisleri müşterilerini limuzin ile aldırıyor ve piste getiriyor.
     Orada çok büyük bir baraj da var. Dünyanın en büyük üçüncü barajı. Hem barajın üstünden gidebiliyorsun, hem de bütün doğanın katmanlarını havadan kuşbakışı seyretmek bambaşka oluyor. Göl kenarındaki muhteşem villalara da tepeden bakmak ayrı bir güzel. Otobüsle gittiğiniz zaman kanyonların, dağların, tepelerin arasından gidiyorsunuz; tepeden o dokunun farklılığını hissedemiyorsunuz.
     Bu tur sabah çok erken, güneşin doğuşuyla start alıyor. Yarım saatlik bir uçuştan sonra enfes manzaralı bir vadide, tahta masaya kolalı beyaz örtüler üstünde piknik sepetleri açılıyor, şampanya ve envai çeşitten oluşan kahvaltı sunuluyor. Bunun akabinde tur muazzam doğal güzelliklerin üzerinden uçup, Vegas Mall’da son buluyor. Yanlış hatırlamıyorsam bu tur 375 dolardı. Otobüs ise yaklaşık 110-120 dolar.

Kenya’da Safari
     Kenya, Tanzanya’nın kuzey komşusu. Tam ikisinin sınırında yer alan, Tanzanya tarafından Serengeti, Kenya tarafından da Masai Mara diye anılan büyük bir vaha var. Tam çöl demek doğru değil. Çünkü diz boyu otlakların olduğu bir arazi.
     Burada özellikle Ağustos’un 15’i ile Eylül’ün sonuna kadar geçen dönemde güneyden Tanzanya’dan kuzeydeki Kenya’ya kadar 1,5 milyon hayvan göç ediyor. Bu, inanılmaz bir görsel şölen. Zebralar, aslanlar…
     Safaride mutlaka görülmesi gereken “5 büyük” diye bir kavram vardır; fil, leopar, aslan, zürafa, su aygırı… Bu 5 büyüğün 5’ini de aynı anda görebilirsiniz. Kenya ve Tanzanya dışında da safari imkânı var ama… Burada 5 büyük görülebildiği gibi çok geniş bir alanda doğayla baş başa olurken meşhur “Out of Africa” filminin doğal setinde de dolaşıyor, oralarda yaşayan Masai Mara yerlileri ile tanışıp köylerine misafir olabiliyorsunuz.
     Biz iki gün yapabildik. Bir hafta yapanlar da var. Paket turla gidiliyor. Oraya özel jeeplerle gittik; balon, küçük uçak ve helikopter de var. Bunu balonla yapmak da çok keyifli olabilir. Bu da enteresan bir deneyim.

Gerçek Japonya-KYOTO
     Japonya’da herkes Tokyo’yu biliyor. Ama Kyoto, İkinci Dünya Savaşı’nda savaştan en az etkilenen şehirlerden biri. Tokyo’ya trenle yaklaşık 2 saat mesafede küçük bir kasaba. Bence esas Japonya orası.
     Temiz ve bakımlı köy ortamı diyebileceğimiz bu kasabada eski stil Japon evleri ve yürüyerek girdiğinizde dahi birkaç tanesine rastlayabileceğiniz değişik büyüklükte tapınaklar var.
     Ben bir kez gittiğimde tapınakta bir Japon düğününe şahit oldum. O da muhteşem bir seremoni. Japonlar zaten yaşam düzenlerini muhtelif seremonilerle bezeyen bir toplum. Düğün de inanılmazdı. Gelinin damada sunulması, gelinin ve damadın kendi ailesiyle gelip birleşmesi. Saygı gösterisinde bulunması. Din adamının onları kutsaması…

Karayipler’de Vatozlarla Yüzmek
     Gemiyle yapılan bir Karayipler turu oldukça eğlenceli. Ben hep gemi turunu, emeklilerin bütün gün öylesine yatıp uyuduğu bir gezi olarak düşünmüştüm. Oysa katıldığım bu turda gördüm ki dinlenmenin imkânı yok. 700 dolara aldığınız bu tur Miami’den başlıyor. Sadece iki gün gemide geçiyor. Gemi gece yol alıyor, gündüzleri türlü noktalar arasında dolaşıyor.
     Geceden rezervasyonu yaptırıp parasını yatırmanız gerekiyor. Gideceğiniz nokta için geceden oturup ders çalışıyorsunuz. Benim seçtiğim aktivitelerden biri şuydu: Cayman Adaları’nda dokununca çarpan vatoz balıklarıyla denizde birlikte yüzdüğünüz bir sahil var. Tekneler sizi bir sahile götürüyor. Orada tekne yanaşmaya başladığında görüyorsunuz ki denizin yüzeyi vatoz kaynıyor. Balıklarla çok haşır neşir olmayan biri için ilginç bir deneyim. Bembeyaz kum ve turkuaz bir deniz…

Gönlümüz Eze’de kaldı
     Fransa’nın batısındaki Saint Tropez’den doğuda, Monaco’ya kadar uzanan, arabayla 3,5 saatlik bir sahil yolculuğu yaptık. Tam 3 haftanızı harcayabilirsiniz burada. Çok pahalı, çok gelişmiş, doğallığını kaybetmiş ama her şeye rağmen çok değişik dokusu, binaları olan, gündüz ayrı, gece ayrı yaşantısı olan bir yer.
     Aslında burada yapacak çok şey var. Benim en çok hoşuma giden yerlerden biri Eze diye küçük bir kasaba. Monaco-Nice arasında, Monaco’ya 20 dakika mesafede. Ana yolda oklarla gösteriyor. Yavaş yavaş tepeye tırmanarak çıkılan bir yer.
     Ama inanılmaz değişik tonlarda yeşilleri ve yeşillerin arasında serpiştirilmiş rengârenk çiçekleri ve kokularıyla hakikaten rüya gibi bir rüya. Bütün empresyonist ressamların hayatlarında durak olmuş yerlerden biri. Monet, Renoir… Orada 3 gün sonra ressam olmak istersiniz. Bence oranın mevsimi ilkbahar.
     St. Paul de Vence olarak da bilinen bölge Ortaçağ yaşamının mimari güzelliklerini taşıyor. Güvenlik ve politik nedenlerle 1000 metreden daha yüksek tepelere inşa edilen köyün çevresi surlarla çevrili. Kale kapısından içeri girdiğiniz anda sanki zaman durmuş gibi geliyor. Daracık sokaklar ve kapılar dışarıdan gelebilecek düşman saldırılarını anında durdurabilmek maksadıyla bu şekilde dizayn edilmiş. Taştan yapılmış küçük binalarla bezenmiş köyde, bugün butikler, resim atölyeleri, turistik oteller bulmak mümkün.
     Ortaçağ tepe köylerinin en şirinlerinden biri Eze. Akşamüstü plajlarından dönerken tırmandığınızda inanılmaz bir manzarayı sizi sakince beklerken buluyorsunuz. Terasta oturup Akdeniz’e bakıp güneşin batışını izlerken “lalique” kristal bardağınızda buz gibi rose şampanyanızı yudumlamanıza, arkanızda begonvillerle bezenmiş minik balkonlardan birine gizlenmiş saksafoncunun nağmeleri arasında da kaybolmanıza kimsenin engel olmasına izin vermemenizi tavsiye ediyoruz,

Paris’te Mon Martre
     Paris herkesin damağında başka bir lezzet bırakarak kendisine bağımlı kılıyor ziyaretçilerini. Beni en çok şaşırtan yerlerden biri Mon Martre. Yüz yıllık metrodan inip yürürken önce Sacre Coeur Kilisesi karşınıza çıkıyor. Paris’in birçok yerinden görülebilecek çok yüksek bir tepede muhteşem bir mimari çizgi bu kilise. Çok büyük, bembeyaz, diğer kiliselerin aksine keskin hatlı, köşeli değil, tamamen yuvarlak hatları olan, benim bir erkek arkadaşımın kadına benzettiği güzel bir eser.
     Güney tarafından giderseniz 180-200 basamakla çıkıyorsunuz. Tam aksi istikamette ise ufak bir tramvayla çıkabilirsiniz. Ama merdivenle çıkmak ihtişamını arttırıyor. Tepeye vardığınızda bütün Paris ayaklarınızın altında. Ama kilisenin hemen önünden arka sokağa döndüğünüz anda bambaşka bir dünya çıkıyor karşınıza. Her mevsimi güzel ama sonbaharda taze çıkan “Beaujolais” şarabından tatmak istiyorsanız, kafelerin önündeki küçük masalarda şişe ve bardakları sizi beklerken bulur, yan masa ile sohbete dalıverirsiniz.

Bali’de Tropik Tatil
     Uzakdoğu ikliminin etkisiyle tropik ağaçların ve bitkilerin olduğu bir bahçeye giriyorsunuz. Yaklaşık 2 dönüm büyüklüğünde bir bahçe, içinde küçük bir tapınak var. Tapınakta günün her saati dua eden birileri var. Sizi de içeriye şortla sokmuyorlar; ziyaret ederken turuncu pareolar veriyorlar. İklim çok sıcak ve nemli.
     Bu tapınaklar öyle dizayn edilmiş ki etrafı tamamen açık olmasına rağmen nemden ve sıcaktan koruyor. Tapınaktan çıkıp deniz kenarına doğru devam edip bahçenin en ucuna geldiğinizde ağaçlarla çevrili bir mekân var. Orası, tapınakta dua ettikten sonra dini ayinlerini güneş batarken devam ettirdikleri kutsal bir mekân. Tam karşıda güneş okyanusa doğru süzülürken, haşin dalgaların bizim bulunduğumuz küçük tepenin yamacına çarpışı söylenen ilahilere karışıyor. Lacivert göğün altında yanan meşalelerin ışığında tanrılardan kendilerini günahlarından arındırmalarını, bolluk ve bereket göndermesini istiyorlar.

Tac Mahal’in Gizi
     Tac Mahal, İslâm dünyasının çizgilerinin en baskın olduğu mimari estetik güzelliklerden biri. 22 bin kişinin çalışarak 22 senede bir Türk mimarının önderliğinde ortaya çıkardığı şaheseri görüp hayran kalmamak elde değil. Hikâyesini dinlemek, siyasi dalavereleri dinleyip Şah Cihan’ın aşkını hissederek gezmek çok güzel. Dünyanın en çok hikâyesi olan eserlerinden biri. Kalabalığa ve pisliğe rağmen…

Hawai’nin Balinaları
     Hawai, ABD’nin 52’nci eyaleti olduğu için ayrıca vize almaya gerek yok. Honolulu’ya kadar yolculuk 5 saat sürüyor. Oahu, Hawai takımadalarının üçüncü büyük adası ve en yüksek nüfuslu bölgesi. Oahu’ya doğru alçalırken başkent Honolulu’ya baktığımızda Maui’ye gidiyor olduğumuz için seviniyoruz. Çünkü o yükseklikten bile ada deniz kenarına dikilen büyük otelleriyle ticari ve büyük bir şehir havasını veriyor.
     Gittiğiniz her barda egzotik meyve kokteyllerinin içildiği, Hindistan cevizinin meyve kabı olarak kullanıldığı bir ortamda bambaşka bir diyarda olduğunuzu hissediyorsunuz. Ancak, Maui’nin benim üzerimde bıraktığı önemli izlerden biri, sabah 5’te çıkılan balina turu. Aşırı turistik kabul ediyorum. Her şey Amerikan bakışı ve gelenekleriyle dizayn edilmiş. Ama tekne kaptanının hayatını oraya adamış olduğunu anlıyorsunuz. Başlıyor balinaların hikâyesini anlatmaya. Neden bu sıcak suları seçiyorlar, neden burada yavruluyorlar, nasıl ürüyorlar? Zaten 4.30’da oraya gitmişsiniz, sabahın ayazında, duruma lanet ediyorsunuz ama dinledikçe uykunuz açılıyor.
     Bu adaların tam ortasında okyanusun akıntısından oluşan sıcak bir gölet var. Bütün balinalar yazın başlangıcında gelip orada yavruluyorlar. Yavrular büyüyene kadar babalar gidiyor, anneye kalıyorlar. Anne ve yavrusu sıcak akıntının olduğu bölgede oynaşarak büyüyorlar. Sabah erkenden güne hazırlanmaya başlıyorlar, anne yavruyu uyandırmaya çalışıyor. Uyandırmak için inanamayacağınız tonda şarkılar söylüyor. Olayı anlatan kaptan, mikrofonu denize atıyor. Bu şarkılarla tüylerinizin ürpermemesi mümkün değil.

Toscana’da Şarap
     İtalya’nın sahilden uzak, İtalyan şaraplarının dünyaya ün salmasında rol alan önemli bir bölge. Toprağının tuzu, suyu, kireci öyle bir kıvam oluşturuyor ki, şarabı da İtalyan erkekleri gibi hafif maço kıvamda.
     Fransız şarabı daha yumuşak ve toktur. O yöreyi ancak gezip görmek lazım, şarap mahzenlerinde o şarabı içmek lazım, o bağlarda gezerek şarabı tatmak lazım. Toscana şarap bağlarının arasına yerleştirilmiş, inanılmaz hoş, sevimli bir yer. Bağ evleri ve şatolarıyla, İtalyan zevkinin ve keyfinin, yaşamdan tat alma dürtülerinin ne kadar baskın olduğunu insanların hissedip hayatın sorgulandığı bir yer. Milano’dan kiraladığınız bir arabayla, bulduğunuz küçük otellerde kalıp, yerel ekmek, peynir, şarap, güneş ve kahkaha kürü yapabileceğiniz muhteşem bir yer.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz