Bir Adam
Bir Adam

Bir Adam

     Düz, basit bir taraçaya açılan odada yalnız başına yaşıyordu adam. Ne kimseyi görmeye gider, ne de kimse onu görmeye gelirdi. Birkaç yıl önce geçirdiği bir hastalık bacaklarını sakat bırakmıştı. Onu kötürüm yapmış, yerinden kıpırdayamayan bir külçe haline getirmişti.
     Hastalık yavaş başlamıştı işine. Adam yürürken ilkin bir bastona dayanmaya başladı. Hastalığın etkisi arttıkça, bastonu bırakıp değneklerle yürümeye çalıştı. O değnekler onu bir sağa bir sola sallayıp duruyordu. Derken durumu daha da ağırlaştı. Adam değnekleri bir yana fırlatıp attı ve felçli olarak hayatını sürdürmek zorunda kaldı. Bir yerden bir yere gitmesi gerektiğinde sürüne sürüne ilerliyordu.
     O günden beri yalnız köşesinde, bugün en uzun gününü geçiriyordu. Çevresindeki hayatın karışık gürültüsüne kulak veriyor, sanki uzak, kendininkine yabancı bir dünyanın sesini duymak istiyordu.
     Hayat karmaşası ve varoluş sevinci ile dolu o sesleri duyabilmek için işitme duyusunu daha da inceltiyordu. Öteki insanların sahip oldukları çevikliğe, güce imreniyor ve onlara karşı gizli bir nefret duyuyordu. Kendiyle karşı karşıya bulunduğu zamanlarda bütün dileği, onlara karşı atılmak ve bir cani şiddeti ile gazabını onlara savurmaktı.
     Yanına giden yoktu. Deliği içinde dönüp duran, kuyruğunu dikip de gittikçe artan bir çılgınlıkla zehirli kıskacını kendi sırtına vuran kızgın akrebe benzer bir duruma gelmişti.
     Bir zamanlar biriktirmiş olduğu pek ufak paracığını az az harcayarak şöyle böyle geçiniyordu. Bu paranın bitmesinden korkuyordu. Yaşamak için meteliği kalmadığı gün, kapının son olarak yüzüne kapanması için yere boylu boyunca uzanıp tam bir boyun eğiş ile ölümü beklemeye karar vermişti.

     Yeni bir gün doğdu.
     Adam yerinden doğruldu; bir şeyler mırıldanıyordu, suratı asıktı:
     “Katlanmam gereken bir gün daha…” diye söylendi.
     Geçmiş günlerine ekleyeceği bir gün daha. Budalaca bir sersemlik içinde geçireceği uzun bir sefalet günü. Gün boyunca, gözlerinin önünde biçimsizleştireceği dünyanın görüntülerinin bulanık olarak geçtiğini görecekti.
     Kendini uyuşukluğa koyuverirken yoldan yankılanarak gelen bir ses duydu. Şarkılar da katılıyordu çalgı sesine. Birtakım çağrılar vardı; “gençlikten”, “gençler gününden” söz ediyorlardı.
     Adam sürüne sürüne dış balkona doğru kaydı. Ne olduğunu anlamak istiyordu. Daha doğrusu, kendisini bir çadır gibi sımsıkı örterek içine almış olan üzüntü ve sıkıntının perdesini ruhundan atmak istiyordu. Yola doğru baktı. Gözleri, sevinç içinde şarkı söyleyen gençlerden meydana gelmiş bir grubu seçebildi. Ellerinde para yardımı kutuları vardı. Cömert kimselerin verdiği paraları topluyorlardı.
     “Bugün gençler günüdür!”
     “Gençlere yapacağınız yardım, gençliğin korunmasına, gençlere faydalı olmaya yarayacaktır!”
     “Bugünün gençleri yarının büyükleri değil midir? Milletin şerefi onların omuzlarındadır!”
     Adam, mırıldanan topluluğa dikmişti bakışlarını.
     “Gençler… Gençler… Gençlikle ne ilgim var ki benim? Onlardan ne gördüm ki, beni bıraktılar, hor gördüler… Bundan böyle ben de yüz çevirdim onlara, ben de onları hor görüyorum!”
     Tam o sırada kovuğuna doğru sürünmek istedi, ama güneşin ışığı pırıl pırıl parlıyordu. Rüzgâr da hafif hafif esiyordu. Olduğu yerde bir süre kalmak hoşuna gitti. Sonra bakışlarını gelişigüzel göğün sonsuzluğunda gezdirdi…

(Arap Öyküsü – Çeviren: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir