Kaybeden Hepsini Alır – Loser Takes All (10)
Kaybeden Hepsini Alır – Loser Takes All (10)

Kaybeden Hepsini Alır – Loser Takes All (10)

                                                           İKİNCİ KISIM
Birinci Bölüm
       İnsanın paraya alışması, parasızlığa alışmasından çok daha kolay; Rousseau diyebilirdi ki, insanoğlu zengin doğmuştur, fakat züğürt yaşamak zorundadır. Verdiği parayı müdüre iade etmekten ve anahtarımı kapıcıya bırakabilmekten büyük mutluluk duydum. Sıkılmadan bir üniformalı ile karşılaşmanın zevkini tatmak için sık sık zile basıyordum. Cary’nin Elizabeth Arden’e gidip baştan aşağı güzelleşmesini istedim ve Gruaud Larose 1934 şarabını ısmarlamaya başladım. Hatta bir keresinde, istediğim ısıda olmadığı için şişeyi geri bile yolladım. Eşyalarımızı başka bir daireye taşıttım ve plaja gidip gelmek için bir otomobil kiraladım. Plajda, özel bir kabin ayırttırdım. Artık sık çalıların ardında sıradan insanlara görünmeden güneş banyosu yapabilecektik. Halen, tüm gün, güneşin altında çalışıyordum; çünkü sistemimden henüz yüzde yüz emin değildim. Cary de kitap okuyordu; ona yeni birkaç kitap bile almıştım.
       Tıpkı borsa dünyasındaki gibi, paranın parayı arttırdığını keşfettim. Şimdi 200 franklık fişler yerine, 10 bin franklık dört köşe fişlerle oynuyor ve günün sonunda kendimi, ister istemez birkaç milyon daha zenginleşmiş buluyordum. Şansım ünlenmişti; geçici oyuncular, en çok parayı hangi numaraya koydumsa o numaraya oynuyorlardı. Ancak kendilerini, benim yaptığım gibi, diğer numaraların bazılarına da oynamak suretiyle korumadıkları için kazançlı çıktıkları enderdi. İnsan tabiatının garip bir tarafına dikkat ettim; benim sistemim iyi sonuç verdiği ve onlarınki vermediği halde, müdavimler kendi hesaplarına olan güvenlerini hiç kaybetmiyorlardı. Bir teki bile, kendi çapraşık ve sürekli kaybettiren sisteminden vazgeçip, benim başarılı yöntemimi denemedi. 5 milyonumu 9 milyona çıkardığım ikinci gün, yaşlı bir kadının, “Kör olasıca talih” dediğini duydum; kendi beklediği numaraların çıkmayışına sanki benim talihim neden oluyordu.
       Üçüncü gün, gazinoda daha uzun zaman kalmaya başladım. Sabahları üç saat kadar ‘mutfak’ kısmında oynuyor, öğleden sonra aynı şeyi tekrarlıyor ve tabii geceleri, daha ciddi oynamak üzere özel salona yerleşiyordum.
       İkinci gün Cary de benimle birlikte gelmişti; oynasın diye ona birkaç bin frank vermiştim. Tabii kaybetti, ama üçüncü gün gazinoya gelmemesini daha uygun buldum. Yanımda durup heyecanlanması ilgimin dağılmasına neden oluyordu. Hatta, benimle konuşması yüzünden iki kez hesabımı şaşırdım. “Sevgilim,” dedim. “Ama çalışınca çalışmak lâzım. Sen git güneş banyosu yap, yemek saatinde görüşürüz.”
       “Buna ne diye talih oyunu diyorlar sanki,” dedi.
       “Ne demek istiyorsun?”
       “Oyun değil ki bu,” diye yanıt verdi. “Sen kendin söyledin… çalışmak! İşe girdin artık. İlk masaya yetişebilmek için saat tam 9 buçukta kahvaltı. Aman… ne de güzel para kazanıyorsun. Kaç yaşında emekli olacaksın?”
       “Emekli olmak mı?”
       “Emekli olmaktan korkmamalısın, şekerim. Birbirimizi çok daha sık görürüz o zaman; sonra kütüphaneye bir de küçük rulet yerleştiririz. Kötü havalarda dışarı çıkmak zorunda kalmazsın. Çok rahat olur.”
       O gece kazancımı 15 milyon franka çıkardım ve bunu kutlamak arzusunu duydum. Cary’yi gerçekten biraz ihmal etmiştim; farkındaydım bunun. Onun için, iyi bir yemek yeriz, sonra da ben kumar masasının başına döneceğime, baleye gideriz, diye düşündüm. Bunu kendisine söylediğim zaman memnun göründü. “Yorgun iş adamı dinleniyor,” dedi.
       “Doğrusunu istersen gerçekten biraz yorgunum,” dedim. Ruleti tam bir ciddiyetle oynamamış olanlar, ne kadar yorucu olduğunu bilemezler. Eğer öğleden sonra gazino’da daha az çalışmış olsaydım, bardaki garsonu o kadar azarlamazdım. İki ‘sek’ Martini ısmarlamıştım, oysa içine Vermut doldurmuş. Daha tadına bakmadan, renginden anladım. En kötüsü, kokteylin renginin koyuluğunu mazur göstermek amacıyla, Booth marka cin kullandıklarını söyledi. “Gordon’s’dan başka cin içmediğimi pekâlâ biliyorsunuz,” dedim ve içkileri geri gönderdim. İkinci bir kokteyl getirdi; bu sefer de içine limon kabuğu koymuştu. “Tanrı aşkına,” dedim. “Bir müşterinin nelerden hoşlandığını bellemeniz için ne kadar zaman gerek?”
       “Özür dilerim, efendim. Ben daha dün geldim buraya.”
       Cary’nin ağzını büzdüğünü gördüm. Haksız olduğum kesindi, fakat o gün gazinoda çok yorulmuştum; yoksa hizmetçilere aksi davranacak adamlardan olmadığımı bilmeliydi.
       “Kimin aklına gelir,” dedi. “Daha bir hafta önce, elimize hesap tutuşturur korkusuyla, garsonlara hitap etmekten bile çekiniyorduk.”
       Yemek salonuna geçtiğimizde, taraçadaki masamız yüzünden ufak bir tartışma yaşandı; gerçi her zamankinden biraz erken gelmiştik, ama Cary’ye de söylediğim gibi, bizler iyi müşteriydik ve bizi memnun etmek için biraz daha gayret gösterebilirlerdi.
       Ancak bu kez, sinirlendiğimi pek belli etmemeye çalıştım. Yemeğin, sonradan zevkle hatırlayacağımız şekilde geçmesini arzuluyordum.
       Cary, genellikle karar vermek zorunda kalmaktan hoşlanmazdı; onun için yemek listesini aldım ve ikimiz için sipariş vermeye başladım:
       “Havyar,” dedim.
       Cary, “Bir kişilik olsun,” dedi.
       “Sen ne yiyeceksin? Füme som balığı mı?”
       “Sen kendi yemeğini ısmarla,” dedi.
       Kızarmış ekmek, biraz Rokfor ve yabanî çilek söyledim. Bu yemeğe Gruaud Larose 1934 şarabı da uygun düşer, diye düşündüm. Geçen gün verdiğim dersten sonra, şarabın ısısını ayarlamayı inşallah öğrenmişlerdir dedim. Memnun ve huzurlu geriye doğru yaslandım; garsonla olan tartışmam unutulmuştu ve masamızın başkaları tarafından işgal edildiğini gördüğüm zaman nasıl nazik davrandığımı, aşırılığa kaçmadığımı da bilmiyor değildim.
       Garson, “Ya Madam?” diye sordu.
       Cary, “Bir çörek, tereyağı ve bir fincan kahve,” dedi.
       “Fakat Madam, belki biraz…” bana adeta hasret kaldığım bir şeyi hatırlatmak istercesine, en tatlı gülümseyişiyle garsona gülümsedi. “Sadece tek bir çörek, tereyağı ve kahve lütfen. Aç değilim… Mösyö’ye refakat etmek için.”
       Öfkelenerek, “O halde ben de vazgeçerim…” demeye başladım, ama garson çoktan uzaklaşmıştı. “Ne hakkın var buna?” diye sordum.
       “Ne olmuş, şekerim?”
       “Ne olduğunu gayet iyi biliyorsun. Ben o kadar şey ısmarlarken sesini çıkarmadın.”
       “Ama gerçekten aç değilim, şekerim. Eski günlerimizi hatırlamak istedim, o kadar. Çörek ve kahve bana, zengin olmadığımız günleri hatırlatıyor. Büyük merdivenin altındaki o küçük kahveyi unuttun mu?”
       “Alay mı ediyorsun benimle?”
       “Hayır, şekerim. O günleri hatırlamak hiç mi hoşuna gitmiyor?”
       “O günler, o günler diyeceğine, geçen haftadan söz etsene; çamaşıra kirlilerimizi göndermekten nasıl da çekinirdik. İngilizce gazete alacak paramız yoktu ve sen Fransızca’dan anlamıyordun. Sonra…”
       “Bir dilenciye 5 frank verdiğin zaman kendini ne kadar hovarda hissettiğini anımsamıyor musun? Ha… öyle dedim de birden aklıma geldi…”
       “Ne geldi?”
       “Aç genç adama hiç rastlamaz oldum artık.”
       “Güneş banyosu yapacağını pek sanmıyorum.”
       Siparişlerim geldi. Garson, “Madam kahvelerini şimdi mi emrediyorlar?” diye sordu.
       “Hayır, hayır. Mösyö şeyi… şeyini yerken, yudumlarım.”
       “Kızarmış ekmek ve havyar, Madam.”
       Havyarı hiç bu kadar isteksiz yememiştim. Büyük olasılıkla kocasına düşkün, sadık bir eş pozu saydığı bir pozda, elini çenesine dayamış, öne doğru eğilmiş, yemek yiyişimi seyrediyordu. O sessizliğin içinde, kızarmış ekmeği kıtır kıtır çiğneyişim duyuluyordu; ama yenilgiyi kabul etmemeye karar vermiştim. Yemeğimi sonuna kadar büyük bir ciddiyetle yedim ve Cary’nin çöreğini ufak lokmalar halinde tırtıkladığını görmezlikten geldim. Bu yemekten o da pek zevk almıyor olmalıydı.
       Garsona, “Mösyö çilek yerken, kendisine refakat etmek için bir fincan kahve daha istiyorum,” dedi ve bana dönerek “Yarım şişe şarap daha almaz mıydın, şekerim?” diye sordu.
       “Hayır, biraz daha içersem kendimi tutamam belki…”
       “Şekerim, hoşuna gitmeyen bir şey mi söyledim? Fakir ama mutlu olduğumuz günleri anımsamamı istemiyor musun? Düşün ki şimdi evlenmiş olsaydık, seni paran yüzünden tercih etmiş olabilirdim. Biliyor musun, kumar oynayayım diye bana 500 frank verdiğin zamanlar o kadar hoştun ki. Rulet çemberini büyük bir ciddiyetle seyrederdin.”
       “Şimdi ciddî değil miyim?”
       “Rulete bakmıyorsun artık; önündeki kâğıtlara ve hesaplara bakıyorsun. Unutma şekerim, tatildesin…”
       “Eğer Dreuther gelmiş olsaydı, tatilde olurduk.”
       “Şimdi artık paramız var, kendi kendimize de tatil yapabiliriz. Yarın bir uçağa atlayıp gidelim… nereye olursa olsun.”
       “Yarın olmaz. Hesaplarıma göre, kaybedeceğim gün yarına denk geliyor. Tabii sadece 1000 franklık fişlerle oynayacağım, kaybedeceğim miktar az olsun diye.”
       “O halde öbür gün olsun.”
       “Öbür gün de olmaz; iki misli büyük oynayarak kaybımı çıkaracağım. Kahveni bitirdinse, baleye gitme zamanı geldi.”
       “Başım ağrıyor, gitmek istemiyorum.”
       “Çörekten başka bir şey yemezsen tabii başın ağrır.”
       “Üç gün süreyle çörekten başka bir şey yemediğim zaman hiç başım ağrımamıştı.” Masadan kalktı ve yavaşça, “Ben o günlerde âşıktım,” dedi. Kavga etmek istemedim, baleye yalnız gittim.
       Hangi balenin oynandığını anımsamıyorum; o gece bile isminin ne olduğunun farkında değildim. Kafam meşguldü. Bir sonraki gün kazanacaksam eğer, bir evvelki gün kaybetmem gerekiyordu; aksi halde sistemimin hatalı olduğu ortaya çıkacak ve numaraların bu kadar sürekli şekilde tutması sadece talihten ibaret olacaktı. Öyle bir talih ki, tesadüf kurallarında benzerine ancak birkaç yüz yılda bir rastlanır, hani şu uzun ömürlü hamarat maymunların, bir yazı makinesinin başına geçirildikleri zaman, birkaç yüz yıl içinde Shakespeare ‘in eserlerine benzer eserler meydana getirebilecekleri gibi.
       Balerin, bana bir kadından çok, rulet çemberinin ortasında dönen beyaz bir top gibi görünüyordu; son hareketini bitirip de perdenin önüne tek başına çıktığı zaman, muzaffer bir tavırla sıfırın üstünde durmuş gibiydi ve etrafındaki bütün paralar sanki masadan toplanıyor, ucuz oyuncuların 2000 franklarıyla koltukların dört köşe fişleri birbirine karışıyordu.
       Kendime gelmek için taraçada biraz dolaştım. İlk gece burada birlikte durmuş, ‘Martı’yı gözlemiştik. Cary’nin yine yanımda olmasını istedim ve neredeyse, ona arzu ettiklerinin hepsini sağlamak üzere otele dönüyordum. Hakkı vardı; ister sistem olsun, ister talih, kime ne? Bir uçağa atlar, tatilimizi uzatabilirdik. Şimdi, cam duvarları, modern heykelleri olmayan, sekizinci katında bir Kip bulunmayan, emin ama mütevazı bir firmaya ortak olabilecek kadar param vardı; ama bu, âşık olduğunuz bir kadını, el değdirmeden, kucaklamadan terk etmek, gitmek ve rulet topunun numaraların üzerinde neden bir sıra takip ederek durduğunu hiçbir zaman öğrenmemek anlamına gelirdi. İşe, mutlak talihin şiiri mi hakimdi, yoksa sınırları belli bir sistemin şaşmaz kuralları mı? Eğer talihse, yine de eyvallah derdim, ama bir de şaşmaz kuralı ispat edebilirsem ne kadar gurur duyacaktım.
       Bütün herkes oradaydı; masaların arasında dolaşırken, kendimi, askerlerini teftiş eden bir komutan gibi hissediyordum. Yaşlı kadına, şapkasının üzerindeki yapma papatyaların çarpık durduğunu ikaz etmek ve Bay Bowles’u işitme cihazını parlatmadığı için azarlamak geliyordu içimden. Dirseğimin dürtüldüğünü hissedince, beleşçi kadına 200 franklık fişini uzattım. “Daha düzenli şekilde yapın bu işi,” demek istiyordum kadına. “Kolunuzu dirseğinizden bükmeyin, iyice uzatın, sonra, saçınızı bir şekle sokmanın zamanı geldi artık.”
       Yanlarından geçtikçe, sinirli ve üzgün bir ifadeyle arkamdan bakıyor ve oynayacağım masayı seçmemi bekliyorlardı. Bir ara durakladım; birisi ayağa kalkıp yerini bana vermek istedi. Ama kazanmak maksadıyla gelmemiştim ki. Bu gece bilerek kaybedecek ve gidecektim. Onun için, oturmayı nezaketle reddettim. Fişlerimi belirli numaraların üzerine yerleştirdim ve fişlerin masadan toplanmasını muzaffer bir tavırla seyrettim. Sonra otele döndüm.
       Cary’nin orada olmadığını görünce üzüldüm. Ona geceki kaybımın önemini açıklamak istiyordum. Şimdi ise soyunup, yatağa girmekten başka yapacak bir şey yoktu. Hiç rahat uyuyamadım. Cary’nin yanımda olmasına alışmıştım. Saat 1’de, duruma bakmak için ışığı yaktığımda, henüz gelmemişti. Saat 2.30’da, karanlıkta yatağını bulmaya çalışırken Cary beni uyandırdı.
       “Neredeydin?” diye sordum.
       “Yürüyüş yaptım,” dedi.
       “Tek başına mı?”
       “Hayır.”
       İki yatağın arasındaki boşluk, Cary’nin düşmanca hisleriyle dolmuştu, ama ilk darbeyi indirmek niyetinde değildim; çünkü böyle bir fırsat kolladığını biliyordum. Diğer tarafa döndüm, tekrar uyumaya hazırlanıyormuş gibi yaptım. Uzunca bir süre sonra, “Deniz Kulübü’ne kadar yürüdük,” dedi.
       “Kapalı değil mi orası?”
       “İçeri girmenin bir yolunu bulduk. Bütün iskemleleri üst üste yığmışlar, karanlıkta içerisi o kadar büyük ve korkunç görünüyordu ki.”
       “Bir macera yaşadınız, desene. Işık temin edebildiniz mi bari?”
       “Parlak bir mehtap vardı. Philippe bana hayatını anlattı.”
       “O koca yığından bir iki iskemle indirdiniz, umarım.”
       “Yere oturduk.”
       “Eğer hayatı dayanılmaz derecede ilgi çekiciyse bana da anlat. Değilse, geç oldu, artık yarın sabah.”
       “Erken kalkıp gazinoya gitmen gerek. Senin, o hayatı ilgi çekici bulacağını sanmıyorum. O kadar basit ve sade ki. Ama anlatırken çok heyecanlanıyordu. Liseye gitmiş.”
       “Fransa’da pek çok insan yapar o işi.”
       “Annesi babası ölmüş, büyükannesi büyütmüş.”
       “Büyükbabası ne olmuş?”
       “O da ölmüş.”
       “Fransa’da yaşlılar arasında ölüm oranı çok yüksektir.”
       “İki yıl askerlik yapmış.”
       “Şaşılacak derecede farklı bir hayat yaşadığı muhakkak,” dedim.
       “Sen alay et… hep alay et.” Dedi.
       “Ama sevgilim, henüz bir şey söylemedim ki.”
       “Seni ilgilendirmez tabii. Kendinden başka kimse, hiçbir zaman ilgilendirmez seni. Hem üstelik genç ve çok fakir. Kahve ve çörekle karnını doyuruyor.”
       Samimi bir ifadeyle, “Vah zavallı,” dedim.
       “O derece ilgisizsin ki, adını bile sormuyorsun.”
       “Philippe olduğunu söyledin ya.”
       Övünerek, “Evet Philippe, ama soyadı ne?” diye sordu.
       “Dupont,” dedim.
       “Değil işte… Chantier.”
       “Ne yapalım, Dupont’la karıştırdım.”
       “Dupont kim?”
       “Belki birbirlerine benziyorlardır.”
       “Dupont kim, diyorum?”
       “Hiçbir fikrim yok,” dedim. “Vakit epey geç oldu.”
       “Tahammül edilmez bir insansın.” Sanki yüzümü tokatlıyormuş gibi yastığına vurdu. Birkaç dakika süren bir sessizlik oldu, sonra acı bir sesle, “Onunla yatıp yatmadığımı bile sormadın bana,” dedi.
       “Özür dilerim. Yattın mı?”
       “Hayır. Ama geceyi kendisiyle geçirmemi istedi.”
       “İskemle yığınının üzerinde mi?”
       “Yarın akşam onunla beraber yemek yiyeceğim.”
       Yavaş yavaş beni, dilediği hale sokmaya başlamıştı. Artık kendimi tutamaz duruma gelmiştim.
       “Bu Philippe Chantier de kim oluyor be?” diye bağırdım.
       “Tabii ki, aç genç adam.”
       “Akşam yemeğini kahve ve çörekle mi geçiştireceksiniz?”
       “Yemeğin parasını ben vereceğim. Çok gururlu, ama ısrar ettim. Beni çok ucuz, sakin ve basit bir yere götürecek; bir tür öğrenci lokantasına.”
       “İsabet,” dedim. “Çünkü ben de dışarıda yemek yiyeceğim. Bu akşam gazinoda tanıştığım birisiyle beraber.”
       “Kim?”
       “Madam Dupont adında birisi.”
       “Yok öyle bir isim, değil mi?”
       “Gerçek adını söyleyemem sana. Bir kadının şerefini korumak konusunda çok dikkatli davranırım.”
       “Kim bu kadın?”
       “Bu akşam bakarada çok kazanıyordu. Dereden tepeden konuşmaya başladık. Geçenlerde dul kalmış, kocasına çok düşkünmüş; şimdiyse kendini avutmaya çalışıyor. Yakında teselli bulacağını sanıyorum; çünkü genç, güzel, zeki ve de en önemlisi zengin.”
       “Nerede yemek yiyeceksiniz?”
       “Doğrusunu istersen, otelin restoranına getirmek istemiyorum; dedikodu olabilir. Özel salonda da kendisini herkes tanıyor. Otomobiliyle Cannes’a gitmeyi teklif etti, orada tanıdık çıkmaz karşımıza inşallah.”
       “Erken dönmen için bir neden yok. Ben geç döneceğim.”
       “Ben de sana tam aynı şeyi söyleyecektim, sevgilim.”
       O biçim bir geceydi. Uyanık yatarken, az ötemde onun da uyanık olduğunun farkındaydım. Hep Kip’in işi, şimdi de evliliğimizin mahvına sebep oluyor, diye düşünüyordum.
       “Sevgilim, sen o yemeğe gitmekten vazgeçersen, ben de benimkinden vazgeçerim,” dedim.
       “Seninkine inanmıyorum ki, uydurdun,” dedi.
       “Sana namusum üzerine yemin ederim ki, yarın akşam bir kadınla birlikte yemek yiyeceğim.”
       “Philippe’e söz verdim bir kez,” dedi.
       Sıkıntılı bir halde düşünmeye başladım: Şimdi bu işi kesinlikle yapmam gerekiyor; ama hay aksi, kadını da nereden bulacağım?

(Yazan: Henry Graham Greene-Çeviren: D. Yılmaz Tekin)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir