Bulunmaz Uşak Bulgaristan-1

B

Bu yazı dizisi, SSCB’nin parçalanıp bağımsız devletlerin birer birer sahneye çıktığı dönem öncesinde, Sovyet güdümündeki ülkeler içinde en dikkati çeken bir ülke olan Bulgaristan’ı ve onun unutulmaz yöneticisi Todor Jivkov döneminin bir bölümünün ve o döneme gelişen tarihsel sürecin bir etüdüdür. Türkiye Gazetesi’nin 18-19-20 Şubat 1986 tarihli nüshasında tefrika edilmiştir.
1. SOVYETLERİN YAYILMA SİYASETİ
     Genellikle bir açıklık rejimi olduğu için, demokrasileri başlangıçta aldatmak dikta sistemleri için kolay görünür. Sözgelimi; II. Dünya Savaşı’ndan önce Naziler, Chamberlain’ı aldatmışlar ve Çekoslovakya’nın işgalinden sonra duracakları konusunda İngilizleri ikna etmişlerdi. Savaştan sonra, gerçekten aldananın demokrasiler değil, Naziler olduğu anlaşılmıştır.
     Fakat Sovyetler Birliği gibi bir başka kaba güç, zafer sarhoşu batılı liderleri, Roosevelt’i, bir dereceye kadar Churchill’i aldatabildi. Polonya, Çekoslovakya, Romanya, Bulgaristan ve Macaristan’da tam bir demokrasi kurulacaktı. Oysa savaşın bitmesini takip eden üç yıl gibi kısa bir zaman süresi içinde Doğu Avrupa ülkeleri, Kızıl Ordu’nun baskısı ile komünist oldu. Şiddet ve baskı, bu bahtsız ülkelerde demokratik müesseseleri, siyasi partileri, düşünce hürriyetini yerle bir etti.
     Sovyetlerin kendi menfaatlerini gerçekleştirmek yolundaki gayretlerinin 1946 Mart’ına doğru bariz bir durum alması karşısında Winston Churchill, Fulton-Missouri’de yaptığı ünlü konuşmasında; “Sovyetlerin savaş istediklerine inanmıyorum. Onların istedikleri, savaşın meyvelerini toplamak ve gerçek güçlerini, gerekse doktrinlerini sınırsız bir şekilde yaymaktır…” demiştir.
     1948 yılında da, o tarihte Belçika Başbakanı ve Dışişleri Bakanı olan Paul-Henry Spaak, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nda; “Savaştan, başka toprakları fethetmiş tek bir büyük ülke çıkmıştır ve bu ülke de Sovyetler Birliği’dir…” şeklinde hitap etmiştir.
     Gerçekten de, Stalin devrindeki Sovyet yayılması; savaş sırasında Estonya, Letonya ve Litvanya’nın tamamen, Finlandiya, Polonya ve Romanya’nın bazı kısımları ile Kuzeydoğu Almanya’nın ve Doğu Çekoslovakya’nın ilhakıyla başlamıştı.
     Bu yayılma hareketi, savaş sonrası yıllarında da değişik bir şekilde devam etmiş, Sovyet ordularının Avrupa’da bulunuşu ve “Millî Cephe” adı verilen hükümetlere komünizmin sızması ile Arnavutluk, Bulgaristan, Romanya, Doğu Almanya, Polonya, Macaristan ve Çekoslovakya Sovyet hâkimiyeti altına düşmüştür.
     Hâkimiyet ve başka ülkelerin iç işlerine karışmama konusunda beyanatlar veren ve “… Başka ülkelerin istiklâline ve iç işlerine karışmama prensiplerine dürüstlükle uyulması… Yapılmış antlaşmalara ve anlaşmalara sımsıkı bağlı kalınması üzerine kurulu yeni bir milletlerarası ilişkiler sistemini…” arzu eden Sovyetler Birliği’nin, emperyalist yayılma siyasetini bu derece sözüne sadık kalarak gerçekleştirebileceğini kim düşünebilirdi?
     Öyle ki, Sovyetler Birliği’nin imzaladığı ve sonradan hiçbirine uymadığı anlaşmaları –başta İnsan Hakları Beyannamesi– burada sayacak olursak, konumuz dışına çıkmış ve zamanı lüzumsuz yere kullanmış oluruz. Ancak, yapabileceğimiz tek şey; 1921 yılında Riga’da komünistlerle de anlaşma imzalayan Polonyalıları veya yegâne arzuları politikalarını teminat altına almak isteyen ve huzur içerisinde yaşamaya hazırlanırken huzur içerisinde yutulan, arkadan hançerlenen diğer devletleri elemle anmak olacaktır.
     Açıkça ortaya konulan ve ondan sonraki dönemlerde de devam edecek olan bu siyasetin çizdiği sınırlar içerisinde kalan BULGARİSTAN da böylelikle bir peyk durumuna düşmüş oluyordu.
     Böyle bir oyuna ağlanılması ve asırlarca içiçe yaşanılmış bulunan bu yakın komşumuzun üzüntüsüne ortak olunması gerekirken, niye onu bugün zulümle, yardakçılıkla suçladığımızın hikâyesini aşağıdaki satırlarda bulacaksınız.
     Bu hikâye, bugün Sovyetler Birliği’nin kuklası durumunda bulunan ve komünizmin en ateşli destekçisi olan bir devletin hikâyesidir!
     Bu hikâye, bir milleti böylesine bir değişikliğe uğratan, uşak durumuna düşüren ve hâlen devam edegelen olayların hikâyesidir!
2. BULGARİSTAN VE HIRİSTİYANLAŞAN TÜRKLER
     Bugün Balkanlar’da yaşayan bir Slav topluluğunun, kendisine kavim adı olarak “Bulgar” kelimesini seçmiş olması ve oturduğu topraklara “Bulgarya-Bulgaristan” demesi ne garip tecellidir. Halbuki Bulgarlar, aslen Türk olup, Türklerin Onogur Boyu’ndan gelmişlerdir.
     Hun’lar zamanında Batı Sibirya’da yaşayan bu topluluk, daha sonra güney-batıya doğru ilerleyerek Volga (İtil) Irmağı kıyılarına inmiş ve V. asırda Kuturgurlar ve Uturgurlar olarak ikiye ayrılmışlardır. Bunlardan Tuna havzasına inen Kuturgurlar ise “Tuna Bulgarları” diye anılmaya başlamışlardır.
     M.S. 584-642 tarihleri arasında yaşamış bulunan Kubrat (Kurt) Han oğlu Asparuh Han, Tuna’nın güneyinde bir Türk imparatorluğu kurmuş (679-691) ve bu tarihten itibaren Balkanlar’ın meşru sahibi olduğunu savunan Bizans ile asırlar sürecek savaşlara girişilmiştir. Bulgarlar, nadiren Bizans’ı desteklemişlerdir ki, en mühimi Araplar’ın 717-718 yıllarındaki İstanbul muhasarası sırasındaki hayati yardımlarıdır. Halbuki bu sırada Müslüman olup batıdan muhasaraya katılsalardı, hem Bizans mahvolur, hem de Bulgar Türklüğü Slav’laşmaktan kurtulurdu.
     Daha sonra Kurum Han (739-756), üzerine yürüyen Bizans İmparatoru I. Nikeforos’u 22 Temmuz 811’de Vrbişki Geçidi’nde karşılayarak ordusuyla beraber yok etmiş ve ordusuz kalan Bizans’ın üzerine yürümüştür. İstanbul’u kuşatmış, fakat 13 Nisan 814’te ansızın öldüğünden kuşatma kaldırılmıştır. Yerine geçen oğlu Omurtag Han (814-831), Bizans’a sınırlarını kabul ettirmiş ve böylelikle Bulgar İmparatorluğu, Bizans ve Endülüs’ten sonra Avrupa’nın en kudretli devleti haline gelmiştir.
     809 yılına kadar taht şehri Şumnu’nun güneybatısındaki Çatalar iken, bu tarihten itibaren Sofya’ya götürülmüştür. Bulgarlar, Balkanlar’da yayıldıkça Slav kavimleri ile içiçe girmişlerdir. Hatta Bogoris (Pars) Han’ın 864’te Bizans propagandasına dayanamayıp Ortodoks Hıristiyan olması, zaten Türk nüfusu az olan devlete Türk vasfını kaybettirmiştir.
     Aslında Bogoris Han, dinî başkanlık konusunda Roma’daki Papa ve Bizans Patriği arasında bir tercih yapamamıştı. Bütün endişesi, Bizans’a alet olmayacak muhtar bir kiliseye sahip olmaktı. Fakat sonunda, gönderilen başpiskoposu Bulgar kilisesinin başı olarak tanımış ve Ortodoksluğu devlet dini olarak ilan etmiştir.
     Bu suretle, henüz Hıristiyan olmayan pagan (çok tanrılı-puta tapan) Slav tebaası da bu dini kabul ettiler. Bu tarihten bir asır sonra Bulgar Türkleri, bir Slav lehçesi konuşmaya başlayarak tamamen bir Hıristiyan-Slav kavmi haline geldiler, Türklüklerini kaybettiler ve unuttular, Slav denizi içinde eridiler.
     Bogoris’in oğlu Simeon Han (893-927), artık bir Hıristiyan imparatoru olarak hareket ediyordu. 923’te, Türk imparatorluk titri olan “Han” unvanını, Slavca aynı manada “Çar” ile değiştirerek Türklüğünü de reddetmiş oldu. Maksadı, bir Ortodoks olarak Bizans tahtına oturmaktı. 913 yılında İstanbul’u kuşatmasına, 20 Ağustos 917’de Ahyolu Burgazı Meydan Muharebesi’nde, Bizans ordusunu yok etmesine rağmen, ne Bizans’ı düşürebildi, ne de imparator olarak İstanbul’a davet edildi. 923’te tekrar İstanbul’u kuşattı, ama artık kudretinin zirvesinde iken çöküş başlamıştı.
     M.S. 679 tarihinden itibaren 5 hanedan mensubu 24 Han tarafından idare edilen Bulgar Devleti’ni,1018’de Bizans İmparatoru II. Basileilos, yaptığı beş günlük sefer sonunda ele geçirerek topraklarına kattı.

     (DEVAM EDECEK)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz