Kaybeden Hepsini Alır – Loser Takes All (11)
Kaybeden Hepsini Alır – Loser Takes All (11)

Kaybeden Hepsini Alır – Loser Takes All (11)

İKİNCİ KISIM
İkinci Bölüm
       Sabah kahvaltısında olsun, öğle yemeğinde olsun birbirimize karşı çok nazik davrandık. Hatta akşam üzeri, Cary benimle birlikte gazinoya geldi, ama sanırım tek amacı sözünü ettiğim kadını görmekti. Tesadüf bu ya, masaların birinde son derece güzel, genç bir kadın oturuyordu ve Cary doğal olarak yanlış teşhiste bulundu. Gözlerimizle işaretleşip işaretleşmediğimizi kestirmeye çalıştı, en sonunda merakını yenemeyip bana sordu: “Onunla konuşmayacak mısın?”
       “Kiminle?”
       “O kadınla…”
       “Ne demek istediğini anlamıyorum,” dedim. Bunu derken, sesimin tonuyla, sanki hâlâ birinin şerefini koruyormuşum hissini vermeye çalıştım.
       Cary öfkeyle, “Gitmeliyim artık,” dedi. “Philippe’i bekletmemeliyim. O kadar hassas ki.”
       Sistemim iyi işliyordu; tam kaybedeceğimi tahmin ettiğim miktarı kaybediyordum, ama hesaplarımın hiç tadı kalmamıştı artık. Düşündüm; ya bu âşık kavgası dedikleri kavgalardan değilse; ya bu adamla gerçekten ilgileniyorsa; ya bu her şeyin sonuysa. Ne yaparım o zaman? Hayatta ne kalır bana? “On beş bin İngiliz lirası” hiç de tatmin edici bir yanıt değildi.
       Sürekli kaybetmekte olan sadece ben değildim. Bay Bowles tekerlekli iskemlesine oturmuş, hastabakıcısına emirler veriyor, kadın da omzunun üzerinden eğilerek fişleri masanın üzerine koyuyor ve özel küreği ile ileri doğru itiyordu. Onun da bir sistemi vardı, ama tahminime göre iyi netice vermiyordu. Hastabakıcıyı iki kez fiş almak için kasaya yolladı. İkincisinde, 1000’er franklık birkaç banknot hariç, cüzdanının boşalmış olduğuna dikkat ettim. Sert bir sesle emirler ve hastabakıcı, geriye kalan fişleri söylediği numaraların üzerine yerleştirdi. 150 bin frank tutarındaydı bu fişler; top döndü, döndü ve paraların hepsi gitti. İskemlesini masadan uzaklaştırmak üzereyken, gözü bana takıldı.
       “Siz,” dedi. “Adınız nedir?”
       “Bertram.”
       “Az para bozdurmuşum, Bertram. Otele dönmek istemiyorum. Bana 5 milyon ödünç verin.”
       “Üzgünüm,” dedim.
       “Kim olduğumu biliyorsunuz. Kaç paralık adam olduğumu da biliyorsunuz…”
       “Otelden alın,” diyecek oldum.
       “Bankalar açılmadan bana o kadar para vermezler. Ben bu gece istiyorum. Siz dünyanın parasını kazandınız. Gördüm sizi. Bu gece sona ermeden paranızı iade ederim.”
       “İnsanın bazen kaybettiği de olur.”
       Kulağındaki cihazla oynayarak, “Ne dediğinizi duyamıyorum,” dedi.
       “Üzgünüm… Bay Öteki.”
       “Adım ‘Öteki’ değil. Tanıyorsunuz beni. Ben A.N. Bowles’ım.”
       “Bizim büroda size A.N.Öteki deriz. Niçin gazinodaki bankaya gidip bir çek bozdurmuyorsunuz? Her saatte bir görevli vardır orada.”
       “Fransa’da hesabım yok, delikanlı. Döviz kurallarından haberdar değil misiniz?”
       “Her ikimize de fazla güçlük çıkaracağa benzemiyorlar,” dedim.
       “Gelin, bir fincan kahve içip bu işi konuşalım.”
       “Şu anda meşgulüm.”
       Öteki, “Delikanlı,” dedi. “Ben senin patronunum.”
       “Kip’ten başka kimseyi patron olarak tanımam.”
       “Kip de kim Tanrı aşkına?”
       “Bay Dreuther.”
       “Kip, A.N.Öteki… Çalıştığınız şirketin başında bulunanlara karşı ne kadar da saygısızsınız. Ya Sir Walter Blixon… onun da bir adı var mı?”
       “Şirketin genç memurları, sanırım ona ‘Kıymık’ diyorlar.”
       Pudralanmış gibi duran gri yüzünde hafif bir gülümseme belirip kayboldu. “Hiç değilse bu isim bir şey ifade ediyor,” dedi. Sonra, bayan hastabakıcıya dönerek; “yarım saat kadar dolaşabilirsiniz. Limana kadar yürüyüp geri gelin. Gemilerden ne kadar hoşlandığınızı anlatırsınız bana.”
       İskemleyi çevirip, Bowles’ı bara doğru itmeye başladığımda, alnımın ve ellerimin hafifçe terlediğini hissettim. Aklıma, öylesine olmayacak bir düşünce saplanmıştı ki, Cary’yi ve aç dostunu unutmuştum. Bara varmamızı bile bekleyemedim. “Oteldeki kasamda 15 milyon frankım var,” dedim. “Hisselerinize karşılık o parayı size bu gece verebilirim.”
       “Saçmalamayın. Hisselerin değeri 20 milyon eder; üstelik Dreuther ya da Blixon o hisseler için 50 milyon verirler bana. Bir bardak Perrier maden suyu, rica edebilir miyim?”
       Maden suyunu getirdim. “Haydi, şimdi gidip istediğim 5 milyonu getirin,” dedi.
       “Hayır.”
       “Delikanlı,” dedi. “Şaşmaz bir sistemim var. Yirmi yıldır kasayı iflas ettirmeyi aklıma koydum. 5 milyon frank yüzünden yaya kalacak değilim. Gidip getirin şu parayı. Getirmezseniz, sizi şirketten kovdururum.”
       “Kasasında 15 milyonu bulunan bir adama böyle tehditler bir şey ifade eder mi sanıyorsunuz? Hem yarın, 20 milyonum olacak.”
       “Bu gece hep kaybediyordunuz. Sizi seyrediyordum.”
       “Kaybedeceğimi biliyordum. Bu da sistemimin doğru olduğunu gösterir.”
       “Şaşmayan iki sistem birden olamaz.”
       “Korkarım ki sizinkinin foyası meydana çıkacak.”
       “Sizinkinin esasını bana anlatsanıza.”
       “Olmaz. Ama sizinkinin neden hatalı olduğunu anlatayım.”
       “Karışmayın sistemime.”
       “Kaç para kazandırdı size?”
       “Henüz kazanmaya başlamadım. İlk aşamadayım daha. Bu gece kazanmaya başlayacağım. Kahrolsun… delikanlı, git getir şu 5 milyonu.”
       “Benim sistemim, 15 milyondan fazla kâr getirdi.”
       Nedense Öteki’nin sakin bir adam olduğunu sanmıştım, ama yanılmışım. İnsanın hareketleri böylesine sınırlandırılmış olursa, sakin görünmek kolaydır. Fakat parmakları dizinin üstünde biraz kımıldamaya başlayınca, bu, kendini tutamayacak kadar heyecanlandığına işaretti. Başı azıcık kımıldayınca, işitme cihazının kordonu hemen sallanmaya başlıyordu. Tıpkı bir panjurun hafifçe tıkırdaması, bazen bir fırtınanın yaklaşmakta olduğunu işaret ettiği gibi.
       “Ya bulduğumuz sistemler aynıysa?” dedi.
       “Aynı değil. Sizinkini seyrettim. İyi biliyorum. Sizinki gibi sistemleri kitapçılarda, kâğıt gibi bir zarf içinde 1000 franka satıyorlar.”
       “Yalan. Ben o sistemi, yıllar boyu bu iskemlede kendim düşünüp buldum. Tam yirmi yıl boyunca.”
       “Yalnız, siz de bilirsiniz ki, büyük zekâlar benzer şekilde düşünmez. Ancak zarfının üzerinde ‘Garantili’ yazılı 1000 franklık bir sistemle de kasayı iflas ettirmek mümkün değildir.”
       “Yanlış düşündüğünüzü ispat edeceğim. Sözlerinizi geri alacaksınız. Haydi getirin bana şu 5 milyonu.”
       “Koşullarımı söyledim size.”
       Hastalığının kendisini çivilediği alanın içinde, elleri ileri geri, sağa sola gidip geliyordu. Kafese kapatılmış fareler gibi çırpınıyorlardı. Parmaklıkları kemirişlerinin hayalini kurmak hiç de zor değildi.
       “Benden ne istediğinizin farkında mısınız? Blixon’un tarafını tutacak olduğunuzda şirkete hükmedebileceğinizi biliyor musunuz?”
       “Hiç değilse, yabancısı olmadığım bir şirkete hükmetmiş olurum.”
       “Beni dinleyin. Eğer bu gece bana o 5 milyonu verirseniz, parayı hem yarın sabah size iade ederim, hem de kazancımın yarısını veririm.”
       “Sizin sisteminizle kazanacak falan değilsiniz.”
       “Kendi sisteminizden pek emin görünüyorsunuz.”
       “Öyle.”
       “Bana 20 milyon verir, üstelik sisteminizi de açıklarsanız, hisselerimi size satmayı düşünebilirim. Dinleyin; madem ki kendinizden bu derece eminsiniz, hisselere karşılık peşinat olarak 15 milyon verin. Gerisini yirmi dört saat sonra, yani yarın akşam saat 9’da ödersiniz ya da 15 milyonunuz yanar. Üstelik sisteminizi de bana devretmiş olursunuz.”
       “Çılgınca bir teklif,” dedim.
       “Burası çılgınlık yeri.”
       “Yarın 5 milyon kazanamazsam, tek bir hisseye bile sahip olamayacağım.”
                “Evet, tek hisseye bile sahip olamayacaksınız.” Parmaklarının kımıldayışı durmuştu.
       “Yirmi milyonum yok ama…” dedim ve güldüm. “Aklınıza hiç şu olasılık gelmiyor mu? Yarın şirkete telefon edecek olsam, Blixon paranın geri kalan kısmını bana yollar. Hisselerinizde o derece gözü var.”
       “Yarın pazar ve anlaşmamız nakit para üzerine.”
       “Paranın hepsini ödemeden, sistemimi size açıklamam,” dedim.
       “Eğer kaybederseniz zaten istemem.”
       “Ama benim de oynayabilmek için paraya ihtiyacım var.”
       Bunu uzun uzun düşündü. “Birkaç bin frankla bir sistem üzerinde çalışılmaz ki,” dedim.
       “15 milyon üzerinden şimdilik bana 10 milyon verebilirsiniz,” dedi. “Eğer kaybederseniz 5 milyon borcunuz kalır.”
       “Kaybedersem, nasıl alacaksınız benden o parayı?”
       Kurnaz bir tavırla gülümsedi. “On yıl müddetle, aylığınızdan yıllık beş yüz sterlin kestiririm.”
       Sanırım bunu yapardı. Dreuther ve Blixon’un dünyasında o ve ufak hisse senedi yığını, ancak doğasındaki sertlik, kötülük ve insafsızlık sayesinde ayakta durabilmişti.
       “5 milyon frankla 10 milyon kazanmam gerekecek.”
       “Sisteminizin mükemmel olduğunu söylemiştiniz.”
       “Öyle sanıyorum.”
       Düşündüğü bu yeni kumar, ihtiyarın hoşuna gitmişti; benimle alay ediyordu. “En iyisi siz peşinattan vazgeçin de, bana 5 milyon borç verin.”
       Ünlü şahsiyetlerle dolu yatıyla denizleri dolaşan Kip’i, onun Cary ile beni unutuşunu düşündüm. Tabii, şirketindeki muhasebeci yardımcısı bir adam onun umurunda mıydı? Bayan Bullen’e dönüp şöyle deyişini anımsadım: “Bay Bertram’ın nikâhlanması için gereken tertibatı alınız.” Bayan Bullen aracılığıyla, acaba çocuklarımızın doğmasını ya da anne babalarımızın gömülmesini de temin edecek miydi? Düşündüm ki, bu hisseleri Blixon’un emrine vermekle Kip’i kıstırmış olacağım; eli kolu bağlanacak, onu arzu ettiğim sürece oynatacağım. Ondan sonra da sekizinci kattaki odaya, yata, ‘luxe, calme et volupté’ye elveda. Beni, kültürü, nezaketi, sahte iyiliği ile aldatmıştı ve neredeyse ben de onu, onun baktığı gözle görmüş, yani büyük bir insan olduğunu sanmıştım. Şimdi, nedenini anlayamadığım bir üzüntüyle, “O kadar küçülecek ki, onu avucumun içine alabileceğim,” diye düşünüyor ve mürekkep lekeli parmaklarıma dalgın dalgın bakıyordum.
       Öteki, “Bakın,” dedi. “Sizin de aklınız kesmiyor artık bu işi.”
       “Hayır, hiç de öyle değil,” dedim. “Önerinizi kabul ediyorum. Başka bir şey düşünüyordum, ondan daldım.” 

(Yazan: Henry Graham Greene-Çeviren: D. Yılmaz Tekin)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir