Yaşanmış Casusluk Öyküleri-2 (Mathilde Carre)

Y

       Mathilde Carre, 1910’da Fransa’da doğdu. İkinci Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında hemşire olarak çalışıyordu. 1940’ta Carre, bir Fransız casusu olarak işe alındı. ‘Kedi’ olarak bilinen Carre, Alman subaylarıyla yapılan görüşmelerden bilgi sızdırmakla görevliydi.
       Carre, 17 Kasım 1941’de Abwehrli Hugo Bleicher tarafından tutuklandı. İşkence gördüğü için çift taraflı ajan olarak çalışmayı kabul etti. Özel Operasyon Yöneticisinin (SOE) çalışmalarını keşfetme talimatı ile Londra’ya gönderildi. SOE tarafından sorgulandıktan sonra casus olarak tutuklandı.
       Carre, savaşın sonuna kadar Holloway Hapishanesinde gözaltına alındı. Fransa’ya sürgüne gönderildi, yargılandı ve ölüm cezasına çarptırıldı. Carre, Eylül 1954’te geri alındı ve hapishaneden tahliye edildi.
       Gelelim öyküsüne…

       Kedi, yanında kadın muhafızı Valeria ile birlikte Mayfair Oteli’nin Châteaubriand lokantasına gitmişti. Karşı karşıya yemek yerlerken birden bire sapsarı kesildi. Aniden sancılanmış gibi karnını ovuşturmaya başladı. Sonra elleriyle yüzünü kapadı.
       “Hastalandım Valeria… Derhal lokantadan çıkalım,” diye mırıldandı.
       Valeria, Carre’nin koluna girdi. Arka kapıdan koridora çıktılar.
       Kedi musluğa gidip yüzünü yıkadı. Başını ıslattı, biraz açılır gibi oldu. Lâkin tekrar salona girmesi imkânsızdı! Orada Armand’ın eski arkadaşlarından birini görmüştü! Valeria’ya döndü:
       “Yemek yiyemeyeceğim Valeria… Hemen eve gitmemiz lâzım.”
       Valeria salona doğru yürüdü. Carre arkasından seslendi:
       “Oradan çıkmayalım Valeria. Burada bir kapı daha var…”
       Carre çantasından para çıkardı.
       “Şunu garsona verelim, sonra da gidelim.”
       Valeria hesabı ödedi. Arka kapıdan caddeye çıktılar.
       Bu tehlike savuşturulduktan sonra Carre, kalabalık salonlara, lokantalara artık çekine çekine girmeye başladı.
       İngiliz istihbarat mensupları Kedi’yi suçüstü yakalamak ve ondan sonra tevkif etmek istiyorlardı. Bleicher’in ona, Londra’daki bazı Alman casuslarının adreslerini vermiş olması mümkündü. Carre, elbette bir gün bu ajanlarla temas  kurmaya çalışacaktı. İşte o zaman bu iki yüzlü kadının son dakikaları gelmiş olacaktı. Fakat Kedi çok dikkatli davranıyordu. Hiçbir yabancıya gizli haberler göndermeye kalkmıyordu.
       İngiliz İstihbarat Teşkilatı şüphe içindeydi. Kedi kurnazlık mı ediyordu, yoksa Londra’daki Alman ajanlarının adreslerini mi bilmiyordu? Bleicher ona hiçbir adres vermemiş de olabilirdi!
       Bleicher hakikaten ona hiçbir adres vermemişti.
       İngiliz uçakları Paris’teki Alman hedeflerini şiddetle bombalamakta idiler. Bir gün Lucas, yine paraşütle Paris üzerine bırakıldı.
       Carre, İngiltere’deki lüks apartman dairesinde yan gelip otura dursun, Lucas Alman işgali altındaki Paris’te, yeniden gizli faaliyetlere girişti. Bu seferki vazifesi eskisine nispetle iki misli zordu. Çünkü Bleicher ve adamları onu gayet iyi tanıyorlardı. Bir defa görülmesi işleri berbat etmeye kâfiydi.
       İngiliz Hava Kuvvetleri, artık her gün yeni bir düşman hedefini berhava etmek için Fransa toprakları üzerine süzülüyordu. Lucas, vazifesini yapıyordu.  Lâkin  çok geçmeden, kötü bir havadis Londra’ya ulaştı. Lucas yakalanmıştı! Onun yakalanması Carre’nin foyasının meydana çıkması demekti! Artık Bleicher, Londra’dan gönderilen telsizlerin sahte olduğunu anlayacaktı.
       Lucas tevkif edilip karşısına getirildiği zaman Bleicher’in ilk sözü şu oldu:
       “İhanete uğradım Lucas!”
       Buna Lucas şöyle cevap verdi:
       “İhanete uğrayan siz değil, benim Mösyö Bleicher! Kedi Londra’da hesabınıza çalışmakta devam ediyor!”
       Tuhaf değil mi, Bleicher bu cevaba inandı! Harbin sonun kadar, Carre’nin İngiltere’de hep Almanlar hesabına çalıştığını hayal edip durdu!
       Lucas ilk ifadesini müteakip derhal hapishaneye tıkıldı. İşkencelerle ağzındaki  dört dişi parça parça oldu. Ondan sonra Colditz esir kampına sürüldü. Orada 9 ay kaldı. Almanların mağlubiyetiyle hürriyetine kavuştu.
       Lucas Paris’te tevkif edildiği vakit, Londra onun Kedi hakkında Bliecher’e neler söylediğini tabii bilmiyordu! İngiliz İstihbarat Teşkilatı artık her şeyin bitmiş olduğu kanaatine varmıştı.  Almanlar Lucas’ı yakalayınca  Kedi’nin de foyasının meydana çıkması lâzımdı.  Şu halde artık Carre’nin  Londra’da hiçbir vazifesi kalmamıştı. Eğer İngiltere’deki Alman ajanları Kedi ile temas etmeyi düşünmekte iseler bile, bu vaziyetten sonra düşüncelerinden vazgeçmiş olmaları muhakkaktı! Şu halde, yapılacak iş,  Carre’yi artık sahneden çekmekti!
       Bir sabah erkenden Kedi’nin kapısını iki sivil memur çaldı. Carre’ye itiraz etmeden, sessizce kendilerini takip etmesini söylediler.  Doğru Hollywood Hapishanesine götürdüler.
       Carre bir müddet bu hapishanede yattı. Sonra Aylesbury’ye nakledildi. İşte burada baştanbaşa heyecanlı maceralarla geçip giden hayatının hikâyesini kaleme almaya başladı. “BİR KEDİ’NİN HATIRALARI”
       Mathilde Carre’nin kitabının ismi buydu. Yazılış tarihi 6 Nisan 1942 idi. İlk satırları, çekmekte olduğu vicdan azabını şöyle anlatıyordu:
       “Bütün bunları ben sizler için yazıyorum. Sizler ki beni her zaman sevdiniz. Belki şimdi hayatta değilsiniz, belki hapistesiniz, belki benden ayrısınız. Fakat ben daima sizin yanınızdayım. Çünkü siz bendiniz, ben de sizdim. Yine öyleyiz. Birbirimizden hiçbir zaman ayrılmış değiliz.
       Sevgi benim ruhumdan silindi. Yalnız sizin ruhunuzda kaldı. Benim bugünkü hayatımı kıskanmayınız. Şu anda siz bana, etrafımda bulunanlardan çok daha yakınsınız.  Güneşin gökyüzünde parlamasına, etrafımdakilerin bana anlayışla davranmalarına rağmen, ben yine sizinleyim. Ebedi uykunuza çekilen sizler bu gece uyumuyorsunuz!
       Çok ıstırap çektim. Bu derin sonsuz acıyı ifade edecek kelime mevcut değil, artık bundan fazla ıstıraba tahammül edemeyeceğim.
       “Bizim Dünyamız” da yaşıyorum. Bu dünyanın içine çekilmiş sizinle beraberim. Daima benim içimdesiniz!
       Her sabahın başlangıcı bana daha ağır geliyor. Gökyüzünün parlak renkleri arasında sizleri arıyorum. Hiçbir yerde yoksunuz. Fakat ben sizlere ve ideallerimize tamamen bağlıyım.
       Geçmişteki günlerde neşeyle, cesaretle, düşüncesizlikle, aptalca bir gururla yapılmış olan işleri hatırladıkça, insan ölmeyi daha rahat buluyor. Hem de derhal ölmeyi!
       Hepiniz birer birer benden ve hayattan ayrıldınız. Cesurdunuz, ciddiydiniz, nezaketliydiniz, muhabbetle doluydunuz. Hayatım sizin gülen yüzleriniz etrafında nihayet buluyor! Hayallerim, rüyalarım, mevcudiyetiniz içinde eriyor!
       Ben sizindim. Siz benimdiniz. Her şeyimiz müşterekti. Düşüncelerimiz, konuştuklarımız, yaptıklarımız, sırlarımız, dertlerimiz… Siz benim her şeyimdiniz. Kuvvetimdiniz, cesaretimdiniz, gayretimdiniz, ruhumdunuz! Beni sizden iyi kim bilebilirdi? Ah,  hep siz, her zaman siz, her yerde siz…”
       Kedi, önce İngiltere’de, sonra da Fransa’da yedi sene hapiste kaldıktan sonra, Paris’te muhakeme edildi. Bu yedi sene zarfında hep mahkeme gününe hazırlandı. Paris’in en meşhur avukatlarından Maitre Albert Naud’u tuttu. Onunla uzun bir savunma kaleme aldı.  Fransa içinde şahitler aradı. Bunların, Kedi’nin İngiltere ve Fransa için büyük hizmetler yapmış olduğuna şahitlik etmeleri lazımdı.  Şu şahıslar kendisine yardım edebilirdi!
       Albay Buckmaster, Binbaşı Tom Green, Binbaşı Cownburn, Polis Müfettişi Gale…
       Nihayet soğuk bir Ocak gününün sabahı mahkeme başladı. Carrre, zayıflamış, çökmüş ve küçülmüştü. Fakat gözleri yine parlaklığını muhafaza ediyordu. Sinirli hareketlerle salondaki yerine oturdu.
       Şahit olarak önce Vichy hükümeti casusluk teşkilatı mensuplarından Albay Achard dinlendi. Kedi’nin lehine şahitlikte bulundu. Bütün bir sene boyunca Carre’nin İngiltere ve Fransa için çalıştığını söyledi. Albay’dan sonra, yine aynı teşkilata mensup Yarbay Simonnau konuştu. O da aynı şeyleri tekrar etti.
       Üçüncü olarak, Kedi’nin annesi Madam Belard salona girdi. Hâkimin karşısında sözlerine şöyle başladı:
       “Biz Fransa’nın en şerefli ailelerinden biriyiz Hâkim Bey! Böyle bir ailenin vatanına ihanet etmesine imkân yoktur! Kızım bu güne kadar yalnız Fransa için canını tehlikeye atmıştır! Benden evvelki şahitler de onun hizmetlerini anlattılar. Kendisinin bir an evvel temize çıkarılmasını istiyorum!”
       Bu üç şahitten sonra sıra Kedi’nin kurbanları, öz arkadaşlarına geldi! Salona ilk getirilen, Carre’nin çocukluk arkadaşı Renê Aubertin oldu! Harp sona ermiş; Aubertin Almanların temerküz kampından güçlükle kurtulmuştu. Orada, gözlerinin önünde kaç samimi arkadaşı, inleyerek ölmüştü.
       “Sayın Bay Hâkim… Mathaussen temerküz kampında arkadaşlarıma söz vermiştim sağ kalıp günün birinde mahkeme huzuruna çıkacak olursam hakikati aynen anlatacağıma yemin etmiştim. Şimdi size, o günlerde olanları aynen söylemeye mecburum… Madam Carre benim en eski ve en yakın arkadaşımdır. Fakat o kendi canını kurtarmak endişesiyle otuz beş arkadaşını düşman eline teslim etmiş, vatanını Almanlara satmıştır. İlk kurbanı Hugentobler Ailesidir! Ondan sonra Paul de Rocquigny, daha sonra Mireille Lejeune ve kocası… Bütün bu fedakâr insanlar onun bile bile Almanlara teslim ettiği şahıslardır!”
       Salona ikinci olarak Viladimir Lipsky alındı. O da temerküz kampından sağ çıkmaya muvaffak olanlardan biriydi. Carre yüzünden nasıl tevkif edildiğini bütün teferruatıyla olduğu gibi anlattı.
       Lipsky’den sonra Armand’ın arkadaşlarından Jean Dupré salona girdi. Edouard VII Oteline nasıl götürüldüğünü, orada Kedi’nin gözleri önünde nasıl sorguya çekildiğini nakletti.
       Dördüncü şahit Henry Tabet ismindeki telsiz memuruydu. Bir zamanlar Kedi’nin gizli telsizini istemişti.
       “Madam Carre ile çok samimi idik,” diye söze başladı.
       Kedi bu sözleri duyunca yerinden fırladı. Hiddetle haykırdı:
       “Ne münasebet! Ne münasebet! Ben bu adamla bir kez bile yatmış değilim!”
       Heny Tabet gülümsedi.
       “Güzel bir tarafın olsaydı, belki o iş de olurdu…”
       Carre sinir içinde tekrar bağırdı:
       “Elbette güzel tarafım var! Niçin olmasın! Elbette var!”
       İkinci oturumda Lucas, ağırbaşlı tavrıyla salona girdi. 11 Mayıs 1941 senesinde paraşütle Paris üzerine bırakıldığından başlayarak bütün olayları en ince ayrıntılarına kadar anlattı.
       “Carre bana Almanlarla çalıştığını itiraf etmişti” dedi. “Ben de onun üzerine kendisini Londra’ya götürmeye karar verdim. Bir plan tasarlayıp Bleicher’i ikna ettik. Kedi bana karşı hiçbir ihanette bulunmadı. Benden evvel yaptıklarından haberim yoktur. Sadece bana kendi ağzıyla Bleicher’in emrinde olduğunu itiraf etmiştir.”
       Lucas’ın sözleri bitince savcı, Kedi aleyhindeki iddianamesini okumaya başladı. Bu sırada Carre,  çantasından çıkardığı bir çikleti ağzına attı. Müstehzi bir tavırla çiğnemeye başladı.
       Savcının iddianamesi yarım saatten fazla sürdü ve şu satırlarla sona erdi:
       “… Bir Fransız vatandaşı olan Mathilde Carre Fransa’ya ihanet etmiştir. Yanında ve emrinde çalışan bütün arkadaşlarına da ihanet etmiş; onları, kendi canını kurtarmak pahasına hapishanelere, temerküz kamplarına göndermiş, çoğunun ölümüne sebep olmuştur. Bunları bilerek ve kasten yapmıştır! Fransa’nın en büyük düşmanıyla hakiki olarak işbirliği yapmaktan çekinmemiştir. Bu sebeplerden dolayı ölüm cezasıyla cezalandırılmasını talep ederim!”
       Savcı, okumasını bitirdiği zaman Carre hâlâ ağzındaki sakızı çiğnemekle meşguldü!
       Hâkim heyeti karar vermek üzere birkaç dakika müzakereye çekildi. Celse tekrar açıldığı zaman karar okundu:
       “Vatana ihanet suçu katiyetle sabit olduğundan Mathilde Carre ölüm cezasına çarptırılmıştır.”
       Ertesi gün, Kedi’nin avukatı Maitre Naut, Carre’nin cezasının hafifletilmesi için Fransa Cumhurbaşkanına hitaben bir istida yazdı. Kedi’nin bütün hizmetlerini birer birer anlatarak idamdan affını istedi.
       Bu müracaat hemen tesirini gösterdi. Mayıs 1949 tarihinde Carre’nin cezası, müebbet hapse çevrildi. Kedi, yine hapishanedeki hücresine iade edildi. Burada 1954 senesinin yaz mevsimine kadar on iki sene çile doldurdu. Bu çilesi kâfi görülmüş olmalı ki, bir sabah birdenbire af emri çıktı. Tahliye edilip evine gönderildi.
       Gobelins Caddesi’ndeki küçük dairesinde yapayalnız ve ıstıraplarıyla baş başa oturan Carre, çektiği azabın tesiriyle çökmüş, bitkin bir vaziyette, hasta ve gözlerinin görme yetisi kaybolmuş bir halde, 1970 yılında ölmüştür. Fakat hiç olmazsa özgür ölmüştür; ihanet ettiği arkadaşları gibi düşman işkenceleri altında inleyerek can vermemiştir… 

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz