Kaybeden Hepsini Alır – Loser Takes All (12)
Kaybeden Hepsini Alır – Loser Takes All (12)

Kaybeden Hepsini Alır – Loser Takes All (12)

İKİNCİ KISIM
Üçüncü Bölüm
       Gittim parayı getirdim, hemen orada bir kâğıt parçasının üzerine mukaveleyi tespit etti ve o zamana kadar dönmüş bulunan hastabakıcı kadın ile barmen de şahitlerimiz oldular. Anlaşmamız ertesi akşam saat 9’da yürürlüğe girecekti. Öteki, akşam yemeğine kadar kumar oynarken, ne iyi ne de kötü hiçbir haberle rahatsız edilmek istemiyordu. Ondan, bana bir kadeh viski ısmarlamasını istedim, ama Sina Dağı’nda içecek suyunu taştan çıkaran Musa bile bu kadar güçlükle karşılaşmamıştır.
       İskemlesi yeniden özel salona doğru itilirken arkasından baktım. Sonuç olarak, gelecek yirmi dört saat süresince Sitra şirketinin sahibi sayılırdım. Sonu gelmeyen savaşlarında, ne Dreuther, ne de Blixon, muhasebeci yardımcısının onayı olmadan hiçbir hamle yapamayacaklardı. İşin garibi, şirketin kontrolünün, Dreuther’in bir dostundan bir düşmanına geçtiğinin ikisi de farkında değillerdi. Blixon şu anlarda, Hampshire’daki evinde yarın dostlarına caka satmak için bir şeyler ezberliyor olmalıydı; sevinmesi gerektiğini bilmiyordu bile. Dreuther’e gelince; Dreuther denizdeydi, uzaktaydı, ünlü konuklarıyla birlikte muhtemelen briç oynuyordu; konumunun sarsıldığının farkında değildi.
       Bir viski daha ısmarladım. Artık sistemimden şüphe etmiyordum ve pişman da değildim. İlk önce Blixon’un haberi olacaktı. Pazartesi sabahı şirkete telefon edecektim. Durumu Blixon’a müdürüm Arnold aracılığıyla bildirmek daha uygun düşecekti. Dreuther ile Blixon arasında, ‘yabancı’ya karşı geçici bir yakınlaşma olmasına meydan vermemek gerekiyordu. Arnold’un, Blixon’a, şimdilik bana güvenebileceğini bildirmesini isteyecektim. Uğradığı bir limandan bürosuna telefon etmediği takdirde, Dreuther’in olan bitenden haberi bile olmayacaktı. Hatta buna engel bile olabilirdim; Arnold’a, Dreuther dönünceye kadar bu işin bir sır olarak kalması gerektiğini söyler, ondan sonra olanları Dreuther’e bizzat bildirmenin zevkini çıkarırdım.
       İkimizin de o gece verilmiş sözümüz olduğunu unutarak, Cary’ye durumu haber vermeye gittim. Şirketi yöneten adamın karısı olduğunu kendisine söylediğim zaman yüzünün alacağı ifadeyi merak ediyordum. “Sistemime ve gazinoda saatlerce kalışıma kızıyordun,” diyecektim ona, “Ancak bunlar basit bir amaç uğruna değildi; aslında paraya aldırdığım falan yoktu…” Böyle düşünürken, o güne kadar para kazanmaktan başka bir amaç gütmediğim tamamen aklımdan çıkmıştı. ‘Mutfak’ kısmında ilk kez 200 franklık fişle oynadığımdan beri, bu sonucu tasarlamış olduğuma kendim de inanmaya başlamıştım.
       Tabii Cary’yi bulamadım. Kapıcı, “Madam bir centilmenle birlikte çıktı,” dedi. Basit bir öğrenci lokantasında yemek yiyeceklerini anımsadım. Bir kadın bulmakta fazla güçlük çekmediğim günler olmuştu hayatımda. Bu nedenle, Cary’ye söylediğimi gerçekleştirmek amacıyla gazinoya döndüm. Ama, o güzel kadının yanında şimdi bir erkek vardı; parmakları ortak fişlerinin üzerinde kenetlenmişti. Çok geçmeden farkına vardım ki, gazinoya tek başlarına gelen kadınlar ender olarak hem güzel, hem de erkeklerle ilgilenen türden oluyor. Kendilerine en fazla cazip gelen şey rulet topuydu, yatak değil. Cary’nin sorularını ve benim yalanlarımı anımsadım; şimdi o yalanların foyası toptan ortaya çıkacaktı.
       Kuş yuvası saçlı kadının masaların arasında dolaşmasını, krupiyeye çaktırmadan sağa sola sırnaşmasını seyrettim. Usta bir tekniği vardı: birisinin önünde fişler adamakıllı biriktiğinde, tek bir fişi parmaklarının arasına alıyor ve sahibine göz süzerek öyle bir bakıyordu ki, sanki, “Ne kadar cömertsiniz, beni arzu ediyorsanız sizinim,” demek istiyordu. Kendi cazibesinden son derece emindi, kimse de yanıldığına işaret etmek kalpsizliğini göstermiyordu.
       Bu gece uzun amber küpeler takmıştı. Giydiği mor renkli gece elbisesi, en güzel yeri olan omuzlarını ortaya çıkarıyordu. Geniş, hayvanî ve muhteşem omuzları vardı, ama sürekli dönen bir ışık gibi eninde sonunda yüzünü size doğru çeviriyor ve altından küpeler sarkan, dağınık, takma sarı saçları görünüyordu. Eminim ki, o salkım saçak tutamları şuh bukleler sanıyor ve fosilleşmiş sabit bir gülümseyişle gülüyordu. Dolanışını seyrederken ben de dolanmaya başladım; çekim gücüne takılmış, derdimi ondan başka birisiyle halledemeyeceğim kanısına varmıştım. Bir kadınla birlikte yemek yemem gerekiyordu ve koskoca gazinoda ondan başka benimle yemek yiyecek kadın yoktu.
       Elbisesini hışırdatarak, çantasında biriktirdiği 100’er franklık fişleri şıkırdatarak görevliye arkasını döndüğü anda eline dokundum. “Muhterem hanımefendi,” dedim. Bu söze kendim de hayret ettim. Hitap şeklini sanki ağzıma bir başkası yerleştirmişti ve doğrusunu söylemek gerekirse, mor renkli gece elbisesinin, muhteşem omuzları sergilediği eski devire uygun düşüyordu. Gittikçe artan bir hayretle; “Muhterem hanımefendi,” diye tekrarladım.Neredeyse üst dudağımın üzerinde ufak, beyaz bir bıyığın bitivermesini bekliyordum. “Bir yabancının size bu şekilde hitap etmesini mazur göreceğinizi…”
       Orada bulunan görevlilerden, sanırım müthiş surette korkuyordu; çünkü beni görünce o kadar rahatladı ki, her zamanki sabit gülümsemesi ansızın yayıldı, anlamsız yüzü bir şimşek çakmış gibi aydınlanıverdi.
       “A, yabancı değilmiş,” dedi. İngiliz olduğunun farkına varınca rahatladım, hiç değilse gece boyunca kötü bir Fransızca ile konuşmak zorunda kalmayacaktım. “Büyük şansınızın takdirkâr bir izleyicisiyim.” Gerçekten, talihimden birkaç kez o da yararlanmıştı.
       “Muhterem hanımefendi, acaba…” Bu tuhaf söz yine ağzımdan kaçmıştı. “Akşam yemeğini birlikte yemek şerefini bana bahşetmez misiniz? Talihimi birlikte tespit edebileceğim kimsem yok.”
       “Tabii albayım, bu benim için büyük bir zevk olur.”
       Bunu duyduğumda, bıyığın gerçekten orada olup olmadığını anlamak için, yüzümü elimle yokladım. İkimiz de, sanki bir tiyatroda rol ezberleyen iki sanatçıya benziyorduk; ancak son perdenin nereye varacağından korkuyordum. Özel salonunun restoranına doğru ilerlemek niyetinde olduğunu sezdim ve olanca züppeliğim, orada bu kadar nam salmış gülünç bir şahsiyetle yemek yeme fikrine isyan etti. “Düşündüm de,” dedim, “Belki biraz hava alabiliriz. Ne kadar da güzel bir akşam. Bu salonlar çok sıcak oluyor. Şöyle ufak, kibar bir yere…” Eğer niyetimin yanlış anlaşılacağından ve kabul edileceğinden korkmasaydım, özel bir odada yemek yememizi teklif ederdim.
       “Büyük bir memnuniyetle, albayım,” dedi.
       Dışarı süzüldük; çıkışımızı tarif edecek başka kelime bulamadığımı söylemek zorundayım. Cary ile delikanlı dostunun, sözünü ettikleri ucuz lokantada oturuyor olmaları için dua ediyordum; beni o anda görmüş olmasına tahammül edemezdim.
       Kadın, insanı, gerçekle ilişiği olmayan bir dünyaya sürüklüyordu. Şimdi, sadece yüzümde bir bıyık değil, üzerimde de, bir açılıp bir kapanan, eskiden operaya falan gidilirken giyilen türden bir silindir şapkayla kırmızı astarlı bir pelerin varmış gibi geliyordu.
       “Böylesine yumuşak bir geceye, faytona binmek yaraşır, değil mi?” dedim.
       “Yumuşak mı dediniz, albayım?”
       “Hava çok ılık,” diye düzeltmeye çalıştım, ama anlamadı.
       Faytona kurulduğumuzda, ondan yardım istedim. “Doğrusu ben buranın yabancısı sayılırım,” dedim. “Dışarıda pek nadir yemek yedim. Şöyle sakin… ve kibar bir yer olarak nereye gidebiliriz?”
       Gideceğimiz lokantanın ille de kibar bir yer olmasını istiyordum; o kadar kibar olsun ki, orada ikimizden başka kimse bulunmasın, ben de o oranda daha az utanç duyayım.
       “Yeni açılmış küçük bir yer var; aslına bakarsanız bir kulüp, çok nezih bir yer. Adı, ‘Orphée’. Yalnız, korkarım ki oldukça pahalı, albayım.”
       “Hiç önemli değil.” Sürücüye kulübün adını söyledim ve arkaya yaslandım. Kuş yuvası dimdik oturuyordu, bedenini kendime siper edebiliyordum. “Cheltenham’da en son ne zaman bulundunuz?” diye sordum.
       O gece şeytan bizi kolluyordu. Söylediğim her söz rolüme uygun düşüyordu. Hemen yanıt verdi: “Ne kadar severim Cheltenham’ı.. Nereden anladınız?”
       “Bilirsiniz ki, gösterişli bir kadın insanın dikkatini çeker.”
       “Siz de orada mı oturuyorsunuz?”
       “Queen’s Parade’ye açılan küçük sokakların birinde.”
       “O halde yakın komşu sayılırız,” dedi. Bu yakınlığı ispat etmek ister gibi, mor bedeninin hafifçe üstüme abandığını hissettim.
       Faytonun durduğunu görünce sevindim; gazinodan ancak iki yüz metre kadar uzaklaşmıştık. İçi oyulmuş kocaman bir patatesi andıran kapının üzerinde asılı duran maskeye, bir albayın bakacağını tahmin ettiğim tarzda bakarak; “Biraz özentili bir yer, ne dersiniz?” diye sordum.
       Örümcek ağlarını çağrıştıran pamuk ipliklerin arasından geçtik. İlk girdiğimiz küçük odanın duvarları, yazarların, aktörlerin ve film yıldızlarının fotoğraflarıyla kaplıydı. Bir deftere imzamızı attık ve böylelikle ölünceye kadar kulübün üyesi olduk. Ben imzamı ‘Robert Deveureux’ diye attım. Kuş yuvasının, omzumun üzerinden eğilerek imzayı seçmeye çalıştığını hissediyordum.
       İçerisi kalabalıktı ve cam fanuslarla olduğundan fazla aydınlatılmıştı. Çevrede, eski bir lokantanın mezadından satın alındığını tahmin ettiğim bir sürü ayna vardı; üzerlerinde bazı eski zaman yemeklerinin adları okunuyordu.
       Kuş yuvası, “Costeau buranın açılışında bulundu,” dedi.
       “O da kim?”
       “Aman albayım,” dedi. “Benimle eğleniyorsunuz.”
       “Yani şey… sürdüğüm hayat, insanın okumaya fazla zaman ayırabilmesine izin vermiyor,” dedim ve birdenbire, aynanın üzerindeki ‘Külbastı’ tarifinin tam altından, Cary’nin bana bakmakta olduğunu gördüm.
       Partnerim, “Serüven dolu bir hayata ne kadar gıpta ederim…” dedi ve çantasını, içindeki fişleri şıkırdatarak masanın üzerine koydu. Sonra, bana doğru dönerek, “Anlatın bana, albayım. Erkeklerin yaşam öykülerini anlatmalarını dinlemeye bayılırım,” derken, başındaki kuş yuvası titriyor, amber küpeleri ileri geri sallanıyordu. Aynadan gördüğüm Cary’nin gözleri fal taşı gibi açılmıştı; ağzı, sanki bir şey söylerken sözü yarıda kesilmiş gibi yarı açık duruyordu.
       “Yok canım, anlatacak fazla bir şey yok,” dedim.
       “Erkekler kadınlardan çok daha alçak gönüllü oluyorlar. Eğer ben, iftihar edilecek kahramanca hareketlerde bulunmuş olsaydım, onları anlatmaktan hiç bıkmazdım. Cheltenham size herhalde çok sakin geliyordur.”
       Ötedeki masalardan birinden, bir kaşığın yere düşürüldüğünü duydum; ses Cary’nin bulunduğu taraftan gelmişti. Yılgın bir sesle, “Sakin bir yaşam beni rahatsız etmez. Ne yemek istersiniz?” dedim.
       “Hiç iştahlı biri değilim; o kadar az, o kadar az yerim ki, albayım, ancak iyi kızarmış bir ıstakoz ve…”
“ Ve bir şişe Dul!..”(3)
       Dilimi neredeyse ısıracaktım; ağzımdan çıkan sözcükleri kontrol edemiyordum. Cary’ye dönüp, “Bu ben değilim; ben söylemedim bu sözleri. Ben sadece rolümü oynuyorum; suçu yazara yükle,” demek istiyordum.
       Tanımadığım bir erkek sesi şöyle demekteydi: “Ama tapıyorum size. Her hareketinize, konuşma tarzınıza, sakinliğinize bayılıyorum. Size duygularımı ifade edebilmek için İngilizce’yi çok, ama çok daha mükemmel konuşabilmeyi ne kadar isterdim…” Yavaşça yana doğru dönüp Cary’nin masasına baktım. Kendisini ilk öptüğüm andan bu yana, onun böylesine kızardığını görmemiştim.
       Kuş yuvası;
       “Ne kadar genç ve romantik halleri var, değil mi?” dedi. “İngilizlerin fazla çekingen olduğu kanısındayım. Sizinle tanışıvermemiz onun için garip ya. Yarım saat önce birbirimizi tanımıyorduk bile, oysa şimdi, işte burada birlikteyiz. Nasıl demiştiniz; bir şişe ‘Dul’ içeceğiz. Bu tür erkekçe deyişlerden öyle hoşlanırım ki, bilemezsiniz. Evli misiniz, albayım?”
       “Bir bakıma öyle…”
       “Nasıl yani?”
       “Ayrı gibiyiz de.”
       “Çok üzüldüm. Ben de kocamdan ayrı düştüm… ölüm girdi aramıza. Belki de böylesi, öbür türlüsünden daha iyidir.”
       Nefret etmeye başladığım o ses, “Kocanız sizin sadakatinize bile lâyık biri değil,” diyordu. “Sizi bütün gece bir başınıza bırakıp kumar oynamak…”
       Cary;
       “Bu gece kumar oynamıyor,” dedi. Sonra boğuk bir sesle ekledi. “Cannes’da genç, güzel, zeki bir dulla yemek yiyor şu anda.”
       “Ağlamayınız, Chérie.”
       “Ağlamıyorum, Philippe. Gülüyorum. Eğer şimdi görebilseydi beni…”
       “Sanırım kıskançlıktan çılgına dönerdi. Siz kıskanç mısınız?”
       Kuş yuvası;
       “Ne kadar dokunaklı,” dedi. “Dinlememek insanın elinde değil. Bütün bir hayat, adeta seziliyor…”
       Bu durum bana tahammül edilemez derecede tek taraflı göründü. Sesimi biraz yükselterek, “Kadınlar öyle kolay aldanıyorlar ki,” dedim. “Aç bir insan görünümünde olduğu için, karım genç bir adamla gezmeye başladı. Büyük olasılıkla, karnı gerçekten açtı. Karımı, pahalı restoranlara götürür ve hesabı ona ödetirdi. Oralarda bir ıstakoza kaç para alıyorlar, biliyor musunuz? O kadar pahalı ki, fiyatını listeye yazmıyorlar bile. Öğrencilerin devam ettiği, basit ve ucuz lokantaymış ha…”
       “Anlamıyorum, albayım. Sizi üzecek bir şey mi oldu?”
       “Ya şarap? Benim paramla şarap içmesine de razı olmalı mıyım dersiniz?”
       “Size karşı çok kötü hareket etmişler.”
       Birisi bardağını masanın üzerine o kadar sert bir hareketle indirdi ki, bardak kırıldı. Nefret ettiğim ses, “Chérie,” dedi. “Bu bizde uğura alamettir. Durun, kulaklarınızın arkasına, başınızın üstüne, dökülen şaraptan biraz süreyim… Kocanız, o güzel kadınla beraber Cannes’da yatar mı dersiniz?”
       “Yatsa da uyuyakalır herhalde.”
       Ayağa kalktım ve Cary’ye bağırdım; kendimi tutamaz hale gelmiştim artık. “Ne hakla böyle şeyler söylüyorsun?”
       Cary, “Philippe, gidelim,” dedi. Masanın üstüne birkaç banknot bıraktı ve genç adamı dışarı sürükledi. Adam o kadar şaşırmıştı ki, itiraz edemedi.
       Kuş yuvası;
       “Gerçekten çok ileri gidiyorlardı, değil mi?” dedi. “Herkesin işitebileceği bir yerde böyle konuşulur mu? Eski zaman terbiyenize hayranım, albayım. Gençlere ders vermeli.”
       Kızarmış ıstakozunu ve ardından istediği çilekli dondurmasını yemesi bir saate yakın sürdü. Bana bütün hayatını anlatmaya koyuldu. Istakozu yerken, Kent şehrinde, bir rahip olan babasının evinde geçen çocukluğundan başladı, dondurmayı kaşıklarken de Cheltenham’da dul maaşıyla geçirdiği zor günlere kadar geldi. Kibar bir yer olduğu için, Monte Carlo’da küçük bir pansiyonda kalıyormuş. Sanırım, gazinoda kullandığı yöntem, masraflarını az çok karşılıyordu.
       Neden sonra kadını başımdan savdım ve otele döndüm. Cary’nin orada olmayacağından korkuyordum; ama yatakta oturmuş, hani baştan aşağı kısa konuşmalardan ibaret olan, o son derece zekice yazılmış, eğlenceli, romanımsı dil kitaplarından birini okuyordu. Kapıyı açtığımda, başını kaldırıp baktı ve;
       “Entrez, mon colonel.” dedi.(4)
       “Ne diye okuyorsun onu?” diye sordum.
       “J’essaye de faire mon française un peu meilleur.” dedi.(5)
       “Neden?”
       “Günün birinde Fransa’ya yerleşirim belki.”
       “Ya… kiminle? Aç bir öğrenciyle mi?”
       “Philippe bana evlenme teklif etti.”
       “Bu akşam kendisine yedirdiğin yemeğin fiyatı herhalde o kadar yüksekti ki, karşılıkta bulunmak gereğini duymuş olmalı.”
       “Geçici bir engelin var olduğunu söyledim.”
       “Fransızca’nın zayıf oluşunu mu kastediyorsun?”
       “Hayır… tabii ki seni.”
       Birdenbire ağlamaya başladı; görmeyeyim diye yüzünü dil kitabının ardına gizliyordu. Yatağın üzerine oturdum ve elimi vücuduna dayadım. Kendimi çok yorgun hissediyor, otelin köşesindeki o küçük pastaneden çok uzaklaşmış olduğumuzu hissediyordum. Çok uzun zamandan beri evliymişiz gibi geliyordu ve bu iş yürümemişti. Kırıkları nasıl toplayıp birleştireceğimi bilemiyordum. Zaten ellerimi kullanmakta hiçbir zaman becerikli olamamışımdır.
       “Londra’ya dönelim,” dedim.
       “Dreuther’i beklemekten vaz mı geçelim?”
       “Bekleyip de ne olacak? Dreuther’i avucumun içinde tutuyorum artık.”
       Ona anlatmak niyetinde değildim, ama her şey kendiliğinden ağzımdan döküldü. Kitabı yüzünden çekti, ağlaması durdu. Dreuther’e hükmetmenin zevkini iyice çıkardıktan sonra, hisselerimi iyi bir kârla Blixon’a satacağımı ve böylelikle onu mahvedeceğimi söyledim. “Rahat yaşayacağız,” dedim.
       “Biz’li konuşma,” dedi.
       “Ne demek istiyorsun?”
       “Şekerim, sinirlerim yatıştı, kızgın da değilim artık. Gerçekten çok ciddî konuşuyorum. Ben paralı bir adamla evlenmedim; Volunteer’de tezgâh başında tanıştığım bir adamla evlendim. O adam soğuk sosis yemekten hoşlanırdı, taksiye binmek fazlaca pahalı olduğu için otobüse binerdi. Hayatında pek mutlu olmamıştı. Evlendiği azgın kadın kendisini bırakıp kaçmıştı. O adama çok, ama pek çok şeyler vermek istiyordum. Ama şimdi, gözlerimi açınca bakıyorum ki, yanımda yatan adam hayatta dilediği her türlü eğlenceyi satın alabiliyor; üstelik eğlenmek deyince aklına gelen şey, kendisine yakınlık gösteren ihtiyar bir adamın mahvına neden olmak. Dreuther seni davet ettiğini unutmuşsa, ne oldu sanki? Seninle konuşurken samimi değil miydi? Sana baktı; yorgun görünüyordun. Hoşlandı senden; öyle ki, aniden, nedensiz, tıpkı benim seni Volunteer’de ilk gördüğüm zaman senden hoşlandığım gibi. İnsanlar böyledir işte. Rulette olduğu gibi, kahrolası bir sisteme göre hareket etmezler.”
       “Sistemimden yararlanmamış sayılmazsın.”
       “Bir de bana sor; mahvetti beni. Senin için yaşıyordum, şimdi ise seni kaybettim.”
       “Hiç de değil. Ben buradayım.”
       “Londra’ya dönüp de, Volunteer’de tezgâhın başına yeniden dikildiğimde, orada olmayacaksın. Ben, 19 numaralı otobüs durağında beklerken gene orada olmayacaksın. Benim seni bulabileceğim yerlerin hiçbirinde olmayacaksın. Sir Walter Blixon gibi, bir otomobil seni Hampshire’daki villana götürecek. Şekerim çok talihli bir adamsın, bol bol para kazandın, ama senden hoşlanmıyorum artık.”
       Onunla alay etmek istemememe rağmen, yine de “Demek yalnız fakirlerden hoşlanıyorsun?” dedim.
       “Bu, yalnız zenginlerden hoşlanmaktan daha iyi değil mi? Şekerim, ben oturma odasındaki divanda yatacağım.” Şimdi, yine ilk günlerde olduğu gibi, bir oturma odamız ve benim ayrı bir yatak odam vardı. “Rahatsız olma,” dedim. “Ben kendi odamda yatarım.”
       Balkona çıktım. Kavga ettiğimiz ilk geceki senaryo sanki yine tekrarlanıyordu. Ancak bu kez Cary, kendi balkonuna çıkmamıştı; üstelik ağız dalaşı da yapmamıştık.
       Kapısını çalıp bir şeyler söylemek istiyordum, ama ne söyleyeceğimi bir türlü kestiremiyordum. Aklıma gelen tüm sözcükler, Kuş yuvasının çantasındaki fişler gibi kuru ve anlamsız sesler çıkarıyordu.

(Yazan: Henry Graham Greene-Çeviren: D. Yılmaz Tekin)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir