Kaybeden Hepsini Alır – Loser Takes All (13)

K

İKİNCİ KISIM
Dördüncü Bölüm
       Cary’yi ne sabah kahvaltısında, ne de öğle yemeğinde görmedim. Yemekten sonra gazinoya gittim, ilk kez olarak kazanmak arzusu duymuyordum. Ancak sistemimde, kesinlikle şeytanın parmağı olacak ki, kazandım. Bowles’a olan borcumu ödeyecek parayı elde etmiştim. Hisseler artık benim sayılırdı; oysa ki son 200 frankımı ‘mutfak’ kısmında kaybetmiş olmayı yeğlerdim. Daha sonra taraçada gezindim. Bazen yürürken insanın aklına bir şeyler gelir, ama benim aklıma hiçbir şey düşmedi. Bir ara limana baktım ve önceden orada bulunmayan beyaz bir gemi gördüm. Üzerinde İngiliz bayrağı vardı. Gazetede çıkan fotoğraflarından tanımıştım onu; ‘Martı’ydı bu.
       Kip, bir haftadan biraz fazla süren bir gecikmeyle de olsa, en sonunda gelmişti. “Seni gidi hayvan,” diye düşündüm. “Eğer verdiğin sözü tutmak zahmetine katlanmış olsaydın, Cary’yi kaybetmezdim. Bir şeyleri hatırlamak belki senin için önemli değil, ama şimdi o beni fazla önemli bulduğu için sevemiyor. Pekâlâ, madem ki ben Cary’yi kaybettim, sen de her şeyini kaybedeceksin; yatını herhalde Blixon satın alır.”
       Bara girdim, Kip oradaydı. Bir Pernaud ısmarlamıştı ve barmenle ahbaplık ediyordu. Fransızca’sı kusursuzdu. Karşısındaki insanın dili her ne olursa olsun, o dili mükemmel konuşabilen insanlardan biriydi. Ama, sekizinci kattaki Dreuther’e benzemiyordu şu anda; eskimiş denizci kasketini barın üzerine bırakmıştı, yüzündeki beyaz sakallardan anlaşıldığına göre birkaç gündür tıraş olmamıştı. Ayağında ütüsüz, eski bir mavi pantolon, sırtında gri renkli bir sporcu kazağı vardı. İçeri girdiğim zaman konuşmasına ara vermedi, ama barın ardındaki aynadan beni izlediğini fark ediyordum. Kafasının içinde, henüz belirleyemediği bir anı canlanıyormuş gibi ısrarla bana bakıyordu. Anladım ki, sadece bu daveti unutmakla kalmamış, beni de unutmuştu.
       “Bay Dreuther,” dedim.
       Mümkün olduğu kadar yavaş bir hareketle döndü. Hatırlamak için gayret sarf ettiği belliydi.
       “Beni hatırlamıyorsunuz,” dedim.
       “Yok, yok… dostum; gayet iyi hatırlıyorum. Durun bakayım, son görüşmemiz…”
       “Adım Bertram.” Bu ismin ona hiçbir şey ifade etmediği yüzünden okunuyordu.
       “Tabii,” dedi. “Tabii ya. Çok mu oldu buraya geleli?”
       “Dokuz gün kadar önce geldik. Nikâhımıza yetişeceğinizi umuyorduk.”
       “Nikâh?..” Aniden her şeyi hatırladı ve bir an için ne diyeceğini bilemedi.
       “Dostum, umarım ki her şey yolunda gitmiştir. Makinemiz arıza yaptı. İletişim kurma imkânımız da yoktu. Deniz yolculuklarını bilirsiniz. Ümit ederim bu gece gemiye gelirsiniz. Bavullarınızı toplayın. Gece yarısı yola çıkmak istiyorum. Monte Carlo fazla tehlikeli bir yer benim için. Ya siz? Kumarda kaybettiniz mi?” Beni söz yağmuruna tutarak hatasını unutturmaya, örtbas etmeye çalışıyordu.
       “Hayır, biraz kazandım.”
       “Kazancınıza sıkı sıkı sarılın. Tek muhafaza çaresi budur.”
       İçtiği Pernaud’un parasını ödemekte acele ediyor, işlediği hatadan biran evvel uzaklaşmak istiyordu. “Gecikmeyin; bu akşam üçümüz gemide yemek yeriz. Portofino’ya kadar yatta başka kimse olmayacak. Otele söyleyin, hesabı ben öderim.”
       “Gereği yok. Hesabın altından kalkabilirim.”
       “Gecikmem yüzünden sizin para harcamanıza razı olamam.”
       Denizci kasketini hızla çekti ve uzaklaştı. Neredeyse bir gemici gibi yalpalayarak yürüyecekmiş gibi geldi. Ne içimdeki kinin kabarması için fırsat vermişti bana, ne de karımın nerede olduğunu bilmediğimi söylemeye vakit bulabilmiştim.
       Bowles’ın parasını bir zarfa koydum ve kapıcıya tam saat 9’da gazinonun barında kendisine vermesini tembih ettim. Sonra yukarı çıkarak eşyalarımı toplamaya başladım. Ansızın ümide kapılmıştım; eğer Cary’yi denize açılmaya razı edebilirsem, sorunlarımızı karadaki lüks otelde, büyük, süslü özel salonda bırakabileceğimizi umuyordum. Tüm sorunlarımızı, toplu halde bir numaranın üzerine oynamak ve hepsini kaybetmek isterdim. Ancak, eşyalarımı toplayıp ta Cary’nin odasına geçtiğim zaman, hiçbir ümidimin kalmadığını öğrendim. Oda sadece boşalmış değildi, üstelik kiralıktı. Orada birisi yaşamış ve bir daha geri gelmemek üzere gitmişti. Tuvalet masası yeni gelecek müşteriyi bekliyordu. Üzerinde klasik bir dille kaleme alınmış bir mektuptan başka bir şey yoktu.
       Kadınlar o kadar çok magazin okuyorlardı ki, ayrılma formüllerini artık ezberlemişlerdi. Kullandıkları sözcükler öylesine sıradandı ki, onları bu dergilerden öğrendiklerine kalıbımı basabilirdim. “Şekerim, ben gidiyorum. Bunu sana bizzat söylemeye dilim varmadı; zaten ne faydası olacaktı. Uyuşamıyoruz artık.” Dokuz gün öncesini, evlendiğimiz gün eski faytonu nasıl hızlandırmaya çalıştığımızı anımsadım. Kapıda, “Evet,” dediler. “Madam bir saat önce otelden ayrıldı.”
       Bavullarımı muhafaza etmelerini söyledim. Kendisine söyleyeceklerimden sonra Dreuther, muhtemelen yatında kalmamı istemeyecekti. 

(Yazan: Henry Graham Greene-Çeviren: D. Yılmaz Tekin)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz