Benekli Tay

B

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Evvel zaman içinde kalbur saman içinde ülkelerden birinde bir padişah yaşarmış.
     Bir gün padişah başında bir bit bulmuş. Saraydaki hiç kimse bitin ne olduğunu bilmiyormuş.
     Padişah, vezirine bunun ne olduğunu sormuş. Vezir de;
     “Bu bir baş böceği olmalı,” diye yanıt vermiş.
     Padişah bite, uzun uzun baktıktan sonra;
     “Acaba karnı aç mıdır? Bir padişahın baş böceğinin aç dolaşması hiç doğru olmaz,” demiş.
     Böylece biti, bir kutunun içinde çeşitli yiyeceklerle beslemeye başlamışlar.
Bu iyi bakım sonucunda bit gittikçe büyümüş. Neredeyse bir av köpeği kadar olmuş.
     Bitin çok büyüdüğünü gören padişah vezirine şöyle söylemiş:
     “Bu hayvanı kesip, derisini yüzelim. Bu deriyi yiğit delikanlılara gösterelim. Bunun ne derisi olduğunu kim bilirse kızımı ona veririm.”
     Padişahın, biricik kızından başka çocuğu da yokmuş. Böylece bit kesilmiş, derisi sarayın kapısına asılmış. Padişah habercilerini göndererek halka duyurmuş:
     “Duyduk duymadık demeyin, saray kapısına asılan derinin ne derisi olduğunu kim bilirse padişah ona kızını verecek! Duyduk duymadık demeyin!”
Halk saray kapısında asılı olan deriyi izlerken, devin biri bu duyuruyu işitir. Gidip sultanı almak ister.
     Padişahın huzuruna çıkar. Padişah, devi görünce ürperir. Dev sözü fazla uzatmaz.
     “Kapıya astığınız bit derisidir,” der.
     Padişah, biricik kızını deve vereceği için dövünmeye başlar. Dev’e yalvarır;
     “Sana kızımın yerine yirmi halayık vereyim,” der. Ancak dev razı olmaz, kızı ister.
     Padişah sonunda sözünü tutmak zorunda kalır. Koca devden çok korkan kızının yakarışları yüreğini parçalar. Sonunda kaderine razı olmaya karar verir.
     Kız, ahırdaki taylardan benekli olanını çok severmiş. Benekli tay yalnızca üzüm suyu içer, fındık yermiş. Kızcağız, devin yanına giderken binmek için babasından benekli tayı istemiş.
     Gözü yaşlı padişah hemen benekli tayı hazırlatmış. Kızını defalarca kucaklamış, sonra da askerleriyle birlikte devin yanına göndermiş.
     Dev uzun bir yolun başında kızı bekliyormuş. Askerler uzaktan devi bekler görünce, kızı orada bırakıp geri dönmüşler.
     Askerler de gidince kızcağız korkudan ağlamaya başlamış. 0 sırada benekli tay dile gelmiş;
     “Gözlerini kapa sultanım,” demiş.
     Sultan gözlerini kapamış, benekli tayin boynuna sarılmış. Tay birden havalanarak kızla birlikte uçmaya başlamış.
     Dev de arkalarından bakıyor, yumruklarını gösteriyor, “Seni elime geçireceğim,” diye haykırıyormuş.
     Benekli tay uçmuş, uçmuş… Sonunda denizin ortasındaki bir köşkün bahçesine inmiş. Kızcağız da devden kurtulmuş. Benekli tay sultana;
     Sen köşke gir, ben burada dinleneceğim,” demiş.
     Sultan köşke girmiş. Benekli tay da bahçede biraz dinleniyormuş. 0 sırada gemisiyle denizde gezinen bir şehzade köşkü görerek kıyıya yanaşmış. Derken benekli tayın tüylerinin parlaklığı gözüne ilişmiş.
     Yanındaki lalasına;
     “Bu köşkte kimseler yoktu. Oysa şimdi içinde bir şeyin aydınlığı denize vuruyor, gidip bakalım,” demiş.
     Lala:
     “Şehzadem, bize ne orada kimin olduğundan… Gidip o ıssız köşke girersek başımıza bir hal gelir. Kim bilir, belki indir, belki cin… Dev belki de, koca başlı ejderha… En iyisi biz yolumuza gidelim.”
     Şehzade diretir ve sonunda köşkün bahçesine girer.
     “Sultan, şehzadeyi görünce içeriden seslenir;
     “Buraya gelme,” der.
     Şehzade;
“Gelip seni göreceğim,” diye seslenir.
     Şehzade köşke girer ve güzeller güzeli sultanı görür. Kıza;
     “Sen kimsin?” diye sorar.
     Kız başına gelenleri bir bir anlatır.
     Şehzade;
     “Ben de senin gibi padişah çocuğuyum. İstersen seni sarayıma götüreyim,” der.
     Sultan onunla gitmeyi kabul eder. Şehzadeyle birlikte gemiye biner. Benekli tayı da alarak şehzadenin sarayına giderler.
     Şehzade, kızı babasına tanıtır. Onun başından geçenleri anlatır.
     Padişah, sultanla şehzadeyi kırk gün kırk gece süren bir düğünle evlendirir.
Bir gün, padişah başka bir padişahla savaşa tutuşur. Ancak oğlu daha ilk gün karşısına dikilir;
     “Babacığım, benim gibi bir oğlun varken senin savaşa gitmen doğru değil!” diyerek savaşa gider.
     Babası karşı çıkmaya çalışır ama bunun bir yararı olmaz. Şehzade savaşırken sultan bir kız bir de oğlan çocuğu dünyaya getirir. 0 günlerde dev de kızın nerede olduğunu ve iki çocuğu olduğunu öğrenir.
     Tüm askerlerin savaşta olduğu ve padişahın da öğle uykusuna yattığı bir sırada dev, gizlice saraya girer. Bebeklerden birini beşiğiyle birlikte kaçırır, ülkesine döner.
     Kızcağız uyanıp da bakar ki bebeklerinden biri beşikte yok. Yerinden fırlar, kimseye bir şey söylemeden öbür bebeğini de yanına alarak benekli taya biner ve yollara düşer.
     Neyse Sultan, az gitmiş, uz gitmiş dere tepe düz gitmiş, dönüp bakmış ki bir arpa boyu yol gitmiş.
     Bir dağın eteğinde, bir kenara oturmuş. Açlıktan, yorgunluktan, bebeğini emzirecek sütü kalmamış. Bebek ağlamaya başlamış. Sultan Allah’a yalvarmış:
“Allah’ım, ne olur bebeğime bir lokma yiyecek gönder.”
     O anda sihirli bir şey olmuş. Oturduğu yerin bir kenarından tertemiz su fışkırmış. Öbür kenarında da sepet sepet yiyecekler belirmiş. Sultan, benekli tay ve küçük bebek karınlarını doyurmuşlar.
     Tam o sırada yeri göğü inleterek gelen dev görünmüş.
     Sultan, benekli taydan yardım istemiş. İstemiş ama dev o anda bir sihir yapmış ve tayı zincirlerle bağlamış. Tay silkinmiş ama kendini kurtaramamış. Sultan korkuyla taya bağırmış. Tay yine silkinmiş ama kendini kurtaramamış. Dev de kıza iyice yaklaşmış. Kız var gücüyle bağırınca, tay da yeniden silkinmiş, bu kez zincirleri kopararak devin üstüne yürümüş.
     Dev, tayla çarpışmaya başlamış. Tayı yakalamaya çalışıyormuş, tay da ayak oyunları yaparak onu şaşırtıyormuş. Çünkü tayın tek silahı kurnazlığıymış.
Kısa zamanda tay, devi yere sermiş. Devin gömlek cebinde, beşiğinde uyuyan çocuğu da almışlar.
     Sultan bebeğini öpüp koklarken tay;
     “Çocuklarınla çık sırtıma,” demiş.
     Sultan, çocuklarla birlikte tayın sırtına binmiş. Tay da havalanarak uçmaya başlamış.
     Uçmuş, uçmuş, uçmuş… Sonunda mor dağların ardına varmış. Sultan’a;
     “Burası benim ülkemdir. Artık öleceğim. Sen başının çaresine bak,” demiş.
     Sultan ağlayıp sızlamış;
     “Güzel tayım, beni burada bırakırsan ben bu çocuklarla nereye giderim?” diye sormuş.
     Tay;
     “Ne yazık ki az sonra öleceğim! Başka bir yere gidemem. Ne var ki buraya hiç kimse gelemez. Güvendesin, korkma… Ben ölünce başımı keser, şu köşeye gömersin. Karnımı yarar içini boşaltırsın. Sonra çocuklarınla birlikte karnıma girer yatarsın, orada sana kimse kötülük yapamaz,” demiş.
     Kız başıyla onaylamış ve benekli tay da düşüp ölmüş. Tay, gerçekten peri padişahının oğluymuş.
     Kızcağız gözyaşları içinde tayın başını kesip gösterdiği köşeye gömmüş. Sonra da karnını yarıp çocuklarıyla birlikte içine girmiş. Çok geçmeden uyuyakalmışlar. Bir süre sonra Sultan gözlerini açmış. Kendisini muhteşem bir sarayda bulmuş. Sıra sıra halayıklar, cariyeler, uşaklar kendisine hizmet etmeyi bekliyormuş…
     Sultan, önce rüya gördüğünü sanmış. Ancak çocuklarıyla birlikte altın tabaklardaki yemekleri yedikten, şerbetleri içtikten sonra rüya olmadığını anlamış. Böylesi bir saray ne babasında varmış ne de kocasında…
     Çocukları altın beşiklerde yatıyormuş. Çevrelerindeki dadılar onları büyütür olmuş. Böylece yıllar geçmiş, çocuklar büyümüş.
     O günlerde savaş bitmiş, şehzade de sarayına dönmüş. Bakmış ki karısı ortalıkta yok, babasına sormuş:
     “Babacığım, eşim nerede? Onun biri kız biri oğlan çocuğu doğurduğunun haberini bana bir haberciyle göndermiştiniz,” demiş.
     Babası da olan biteni oğluna anlatmış ve karısının şu anda nerede olduğunu bilmediğini söylemiş.
     Bu duruma çok üzülen Şehzade, yanına lalasını da alarak hemen yola çıkmış. Amacı bir an önce karısını ve çocuklarını bulmakmış. Aradan günler, aylar geçmiş. Şehzadenin sormadığı kimse, gitmediği diyar kalmamış. Bir gün lalasına;
     “Lala,” demiş. “Artık yoruldum, tükendim. Bir tek şu karşımızda duran doruğu bulutlu dağın ardına da bakmak kaldı. Orada da bulamazsam saraya geri döneceğim.”
     Lalası ne desin, “Olur Şehzadem,” demiş.
     Birlikte atlarını o tarafa doğru sürmüşler. Çok geçmeden karşılarına, bulutların arasından yükselen görkemli bir saray çıkmış. Sarayın bahçesinde iki çocuk oyun oynuyor, dadıları da onlara refakat ediyormuş. Çocuklar iki yabancının geldiğini görünce hemen koşup annelerine haber vermişler. Sultanın yüreği duracak gibiymiş. Merak ve heyecan içinde bahçeye koşmuş.
     Şehzade gelenin sevgili karısı ve yanındaki iki çocuğun da kendi çocukları olduğunu hemen anlamış ve atından atlayarak hemen onların yanına koşmuş ve sevgiyle kucaklamış.
     Sultan, olanları bir bir şehzadeye anlatmış. Sonra yol hazırlıklarına başlayıp saraylarına dönmüşler ve bir daha hiç ayrılmayıp, mutlu bir yaşam sürmüşler.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi