Kaybeden Hepsini Alır – Loser Takes All (14)
Kaybeden Hepsini Alır – Loser Takes All (14)

Kaybeden Hepsini Alır – Loser Takes All (14)

İKİNCİ KISIM
Beşinci Bölüm
       Dreuther tıraş olmuş, gömleğini değiştirmişti; küçük salonda oturmuş kitap okuyordu. Yine sekizinci kattaki görkemli tavrını takınmıştı. İçki dolabı davetkâr şekilde açık duruyordu, çiçekler az önce itinayla yerleştirilmiş gibiydiler. Tüm bunlara boş verdim. Dreuther’in iyiliğini bilmiyor değildim; ama yüzeyde kalan iyilikler, ne yazık ki başkalarının mahvına neden olabiliyordu. İyilik dediğin insanın içinden gelmeli. Kafamın içinde bir hançer vardı ve ben onu saplamak için fırsat kolluyordum.
       “Karınız sizinle birlikte gelmedi mi?” diye sordu.
       “Arkadan gelecek,” dedim.
       “Ya eşyalarınız?”
       “Onlar da. Bir içki içebilir miyim?”
       Cinayeti işlemek için gereken cesareti onun içkilerinden almak düşüncesi beni hiç de rahatsız etmiyordu. Arka arkaya iki bardak viski yuvarladım. İçkileri bardağa kendi döktü, buz çıkardı ve akranıymışım gibi bana ikramda bulundu. Oysaki, aslında benim şu anda ondan daha yüksek konumda olduğumun farkında değildi.
       “Yorgun görünmüyorsunuz,” dedi. “Tatil size yaramış.”
       “Üzüntülerim var,” dedim.
       “Racine’i yanınıza almayı unutmadınız ya?”
       “Hayır,” O ufak noktayı anımsamış olması, bir an için bana dokundu.
       “Yemekten sonra belki okursunuz biraz. Ben de sizin gibi, bir zamanlar Racine’den hoşlanırdım. Unuttuğum o kadar çok şey var ki. Yaşlılık insana birçok şeyi unutturuyor.”
       Cary’nin sözleri aklıma geldi. Alt tarafı, onun yaşına gelince unutkan olmak her insanın hakkı değil miydi? Ancak, Cary’i düşününce neredeyse bardağımın içine göz yaşlarım boşanacaktı.
       “Elimizin altındaki birçok şeyi unutur hale geldik, fakat geçmişi hatırlıyoruz. Geçmiş günler o kadar sık üzer ki beni; hepsi gereksiz anlaşmazlıklar, gereksiz acılar…”
       “Bir viski daha alabilir miyim?”
       “Tabii.” Bana içki koymak için hemen ayağa kalktı. Geniş, ama yaşlı sırtı bana dönük, küçük barının üzerine eğilerek, “Lütfen konuşmaktan çekinmeyin,” dedi. “Sekizinci katta değiliz artık. Tatile çıkmış iki insanız ve umarım ki iki arkadaşız. İnsan kederli olunca az da olsa sarhoş olmak zarar vermez.”
       Gerçekten biraz sarhoştum, hatta birazdan da fazla. “Karım gelmeyecek, beni bıraktı,” derken, sesimin titremesine engel olamadım.
       “Kavga mı ettiniz?”
       “Hayır, kavga etmiş sayılmayız. Birbirimize söylediğimiz sözler, sonradan inkâr edilecek ya da unutulacak türden değil.”
       “Başkasına mı âşık?”
       “Bilmiyorum… belki.”
       “Anlatın bana. Size bir yardımım dokunamaz, ama insan derdini dinleyecek birine her zaman muhtaçtır.”
       ‘İnsan’ sözcüğünü kullanmakla, benim durumumu, herkesin başına gelmesi ihtimal dahilinde olan bir şeyi, genelleme yapmış oluyordu. İnsan doğar, insan ölür, insan sevdiğini kaybeder. Gemiye ayak atmadan önce kendisine asıl söylemek istediğim şeylerin dışında, ona her şeyi anlattım. Kahve ve çörekten başka bir şey yiyemediğimiz günleri, oyunda nasıl kazandığımı, aç öğrenciyi ve Kuş yuvasını anlattım. Garson hakkında yaptığımız tartışmayı, sonunda Cary’nin ağzından çıkan o basit “Senden artık hoşlanmıyorum.” Sözünü aktardım.
       Hatta o kadar ki, şimdi bunu nasıl yaptığıma bir türlü inanamıyorsam da, ona Cary’nin mektubunu bile gösterdim.
       “Çok üzüldüm,” dedi. “Eğer ben gecikmiş olmasaydım, tüm bunlar olmayacaktı. Ama diğer taraftan, bu kadar parayı da kazanamayacaktınız.”
       “Paranın Allah belasını versin,” dedim.
       “Öyle demek çok kolay,” dedi. “Benim de aynı sözleri sık sık söylediğim oldu. Ama, bakın işte, şimdi buradayım.” Eliyle, ancak çok zengin bir adamın sahip olabileceği, ufak, gösterişli salonu işaret etti. “Eğer o sözleri söylerken samimi olsaydım, şimdi burada olamazdım.”
       “Ben samimiyim,” dedim.
       “O halde ümidinizi kaybetmeyin.”
       “Karım, belki de şu anda bir başkasıyla yatıyordur.”
       “Ümitsizliğe düşmek için bir neden değil bu. İnsanın, birisini ne kadar çok sevdiğini, bir başkasıyla yattığı zaman anladığı çok olmuştur.”
       “Peki, ne yapmalıyım?”
       “Bir puro yakın.”
       “Puro sevmem.”
       “İzninizle,” dedikten sonra bir puro yaktı. “Bunlar çok pahalı. Paradan tabii ki hoşlanmam… kim hoşlanır ki? Madeni paraların üzerlerindeki desenler kötü çizilmiştir, kâğıt paralar da pistir. Genel parklarda yerde sürünen gazete parçaları gibi. Fakat puro içmekten, altımdaki yattan, konuk ağırlamaktan ve sanırım, korkarım ki evet…” purosunun külünü silkerek ekledi, “Paranın verdiği güçten hoşlanırım.” O güce artık sahip olmadığını unutmuştum bile. “İnsanın, paraya tahammül göstermesi gerek.”
       Ardından bana, “Nerede bulunabileceklerini biliyor musunuz?” diye sordu.
       “Kavuşmalarını kutluyorlardır herhalde… kahve ve çörekle.”
       “Ben dört kez evlendim. Karınızın geri gelmesini istediğinizden gerçekten emin misiniz?”
       “Evet.”
       “Bir düşünün; kadınsız hayat çok rahat olabilir.”
       “Rahatlık peşinde değilim… yani şimdilik.”
       “İkinci karım; o zamanlar gençtim, beni bıraktı ve onu yeniden elde etmek hatasına düştüm. Sonra tekrar kaçsın diye de yıllarca beklemem gerekti. İyi bir kadındı. İyi bir kadından kurtulmak kolay değildir. İnsan, ille de evlenecekse fena bir kadınla evlenmesi daha iyidir.”
       “Ben zamanında onu da yaptım, pek hoş bir şey değil.”
       “Ne kadar ilginç.” Purosundan uzun bir nefes çekti, dumanın dağılışını seyretti. “Ama yine de… bakın devam etmemiş. İyi bir kadın insanın başında kalır. Blixon iyi bir kadınla evli. Pazar günleri kilisede kocasının yanında oturuyor ve akşama ne yemek hazırlatacağını düşünüyor. Mükemmel bir ev kadını, eşyaları yerleştiriş tarzı da son derece zevkli. Elleri tombul; kendisi iftiharla, iyi hamur açacak ellere sahip olduğunu söylüyor. Ama bir kadının elleri varsın hamur açmasın. Ahlâklı bir kadın; hafta içinde karısını yalnız bıraktığında, Blixon’un içi rahat. Fakat her şeyden sonra ona dönmesi gerek, zaten işin en feci tarafı da bu; ona dönmesinin gerekli olduğu.”
       “Cary o derece iyi bir kadın değil.” Bardağımın dibinde kalan viskiye baktım. “Tanrı aşkına, ne yapayım ben şimdi… söylesenize.”
       “Ben fazla yaşlıyım, sözlerim gençlere acı gelir. İnsanlar gerçeklerden hoşlanmaz. Yaşlılık kendilerini ister istemez mantıklı kılıncaya kadar mantıktan hoşlanmazlar. Bana kalırsa, bavullarınızı getirin ve olup bitenleri unutun. Viskim bol, birkaç gün uyuşturun kendinizi. Yarın Portofino’da tekneye birkaç güzel konuk binecek. Celia Charteris’ten çok hoşlanacaksınız. Eğer bekârlık size güç geliyorsa, Napoli’de bir iki genelev var. Şirkete telefon eder izninizi uzatırım. Yaşamda macerayı kabul edenlerden olun; onu ehlileştirmeyin.”
       “Cary’yi istiyorum… o kadar. Macera aramıyorum,” dedim.
       “İkinci karım, beni fazla hırslı bulduğu için bıraktı. Ancak ölüm döşeğinde olanların bu hırslarından kurtulduğunu bir türlü kabul etmek istemiyordu –ki onlar da, muhtemelen yaşamak için çırpınıyorlardır. Bazı insanlar hırslarını gizlemesini iyi bilirler… işte o kadar. Karımın sevdiği gence yardım edebilecek durumdaydım. O zamanlar, gencin de hırslı biri olduğu ortaya çıktı. Hayatta hırslı olmanın türlü şekilleri vardır; sorun bundan ibaret ve karım sonuçta benim şeklimi tercih ettiğini anladı. Çünkü bendeki hırs sonsuzdu. Kadınlar sonsuzluğu kendilerine bir rakip olarak kabul edebilirler, ama erkeğin bir müdür yardımcılığı makamını kendilerine tercih etmesini bir hakaret sayarlar.” Purosunun külüne kederli bir tavırla baktı. “Ama, ne de olsa insan başkasının işine karışmamalı.”
       “Ben ne mümkünse yapmaya hazırım,” dedim.
       “Anlaşılan karınız çok romantik. Bu genç adamın parasızlığını şirin buluyor. Aklıma bir çare geliyor galiba… Kendinize bir içki daha alın ve bakın size anlatayım…”

(Yazan: Henry Graham Greene-Çeviren: D. Yılmaz Tekin)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir