Şehzade İle Arkadaşları

Ş

     Hükümdar Debşelim, filozof Beydebâ’ya dedi ki:
     “Bu hikâyeyi dinledim. Dedikleri gibi kişi iyiyi ancak aklı, basireti ve tedbiri sayesinde elde ediyorsa, ulu makamlara gelen körkütük cahil ile belâya uğrayan akıllı ve bilgili kişinin hâli nicedir?”
     Beydebâ cevap verdi:
     “İnsan nasıl gözüyle görür, kulağı ile işitirse, aynı şekilde soğukkanlılık, akıl ve tedbir ile yürür. Lâkin kaza ve kader bazen üstün gelir. Buna misal şehzade ile arkadaşlarının hikâyesidir.”
     Hükümdar:
“Bu nasıl olmuş?”
     Filozof:
     “Anlatırlar ki; dört kişi arkadaş oldular bir yolda; biri şehzade, ikincisi tacir oğlu, üçüncüsü yakışıklı bir asilzade, dördüncüsü bir çiftçi oğluydu. Hepsi de ihtiyaç halindeydiler, gurbet elin sıkıntısı bunları sarmış, büyük zarara uğramışlar, elbiselerinden başka bir şey kalmamıştı üzerlerinde…
     Yolda yürürken durumlarım düşünüyorlardı. Herkes kendi bildiğince düşünüyor, kendi karakterine uygun bir çözüm sunuyordu. Şehzade dedi ki:
     “Dünyanın her işi kaza ve kader iledir. İnsana ne takdir edilmişse o gelir başına; kaza ve kadere sabretmek ve neticeyi beklemek en hayırlısıdır.”
     Tacir oğlu: “Akıl her şeyden üstündür!”
     Asilzade: “Güzellik, söylenen şeylerden de üstündür!”
     Çiftçi oğlu: “Bir işte çalışmaktan daha üstün bir şey yoktur dünyada!” dediler.
     Neyse, bu dört arkadaş Mıtrûn kentine yaklaşınca bir kenara oturup istişare ettiler ve çiftçinin oğluna:
     “Haydi git, çalış da bu günümüzün rızkını getir yanımıza!” dediler.
     Çiftçi oğlu kalkıp gitti; bir araştırma yaptı, tek başına dört kişinin yiyeceğini sağlayacağı bir iş var mı, diye. Herkes ona, “Bu şehirde en kıymetli iş odunculuktur!” karşılığını verdi. Odun şehirden üç mil ötedeydi. Çiftçi oğlu gitti bir yük odun yaptı, şehre getirip sattı bir dirheme; onunla yiyecek satın aldı ve şehrin kapısına şöyle yazdı: “insanın bir gün boyunca durmadan çalışması bir dirhem ediyor!” Sonra aldığı yiyecekleri arkadaşlarına götürdü, beraberce yediler.
     Ertesi gün dediler ki:
     “Bu gün, ‘güzellikten daha değerli bir şey yok!’ diyen devir alsın nöbeti!”
     Asilzade şehre doğru yola çıktı, kendi kendine şöyle düşünüyordu:
     “Ben hiç bir şeyi beceremem! Bilmiyorum niye gireceğim bu şehre?” Ama arkadaşlarının yanına yiyeceksiz dönmekten utandı, onlardan ayrılmasına üzüldü. Epey bir yürüdükten sonra durdu, sırtını bir ağaca dayayıp uyuya kaldı.
     Şehrin ayan tabakasından birinin hanımı ona rastladı, yakışıklılığına hayran kaldı. Cariyesini salarak onu yanına getirmesini emretti. Cariye delikanlının yanına vardı, hanımına gelmesi için kendisini takip etmesini söyledi ona. Delikanlı tüm gününü bu zengin hatunun yanında neşeli bir şekilde geçirdi.
     Akşamleyin kadın ona beş yüz dirhem verdi! Asilzade oradan çıktı, şehrin kapısına: “Burada güzelim bir gün, beş yüz dirhem ediyor!” diye yazdı. Paralan arkadaşlarına getirdi.
     Üçüncü gün, şehre tacir oğlunu saldılar:
     “Haydi, sen de iddia ettiğin gibi aklınla ve ticaretinle günümüz için bir şeyler ara!”
     Tacir oğlu çıktı; yürüdü, yürüdü nihayet rıhtımda içi mallarla dolu bir ticaret gemisi gördü. O sırada bir grup tacir mallan satın almak amacıyla gemiye çıkmış istişare ediyorlardı bir köşede. Birbirlerine dediler ki:
     “Bugün dönelim, hiç bir şey almayalım! İyice değeri düşsün bu malların! Böylece ucuza satarlar. Gerçi mutlaka alacağız, ihtiyacımız var bu mallara, ama elbirliğiyle ucuzlaştırsak iyi kâr ederiz!”
     Uzaktan bunu işiten tacir oğlu yolunu değiştirdi, geminin sahiplerine geldi. Gemideki tüm mallan veresiye olarak yüz altına satın aldı! Sonra malı başka bir kente taşıyacak bir tacirmiş gibi gösterdi kendini.
     Öteki tacirler bu haberi alınca, malın ellerinden gitmesinden korktular, onun satın aldığı malı bin dirhem kâr bırakarak ondan satın aldılar! 100 altına iki bin dirhem ödediler.
     Bizim tacir oğlu gemi sahiplerine parayı ödedi, öteki tacirleri gemi sahiplerine havale etti, eldeki kârı alıp arkadaşlarına döndü ve kent kapısına şöyle yazdı:
     “Bir günün aklî bedeli, bin dirhemdir!”
     Dördüncü gün şehzadeye dediler ki:
     “Haydi koş, kaza ve kaderinle çalış bize!”
     Şehzade yürüyerek kent kapısına vardı. Orada bir peykeye oturdu. O bölgenin hükümdarı ölmüş, geriye ne çocuk ne de akraba bırakmıştı. Hükümdarın cenazesinde herkes bizimkinin önünden geçti. Bunca kederli insan arasında onun sükûneti herkesi şaşırtmıştı. Kapıcı onu azarladı:
     “Sen kimsin alçak herif? Bakıyorum hükümdarımızın ölümüne üzülmüyorsun, burada öylece duruyorsun?”
     Bu laflardan sonra kapıdan kovdu onu. Kalabalık gidince şehzade tekrar geldi ve aynı yere oturdu. Cemaat hükümdarı defnedip dönünce kapıcı onu yine gördü, öfkeyle bağırdı:
     “Bak, bak… Ben sana buraya oturmanı yasaklamadım mı?”
     Onu kıskıvrak yakalayan kapıcı durmadı, hapse attı! Ertesi gün kent halkı kimi başa geçireceklerini konuşmak üzere toplandılar. Ama her biri tahta göz diktiği için anlaşamadılar. O zaman kapıdaki görevli dedi ki:
     “Dün bizim kederimize katılmayan birini gördüm! Şu kapının yanında oturan o delikanlıya ne söylediysem cevap vermedi. Ben de kapıdan kovdum. Döndüğümde o yine orada oturuyordu. Onu casus sandığım için zindana attım.”
     Kentin ileri gelenleri adam saldılar, şehzadeyi getirdiler; niye şehre geldiğini sordular. O da anlattı:
     “Ben Fevîran hükümdarının oğluyum. Babam ölünce kardeşim üstün çıktı bana… Ben de canımı kurtarmak için kaçtım. Nihayet bu ormana geldim.”
     Delikanlı kendisiyle ilgili şeyleri anlatırken, kalabalık arasından evvelce onun babasının ülkesine gidip gelenler tanımaya başladılar onu; babasının iyiliklerini anlatarak övdüler ve ayan takımı bu delikanlıyı hükümdar yaptı kente!”
     Memleket halkının bir âdeti vardı. Başlarına geçen hükümdarı beyaz bir file bindirip kent etrafında dolaştırırlardı. Ona da bunu yaptılar. Delikanlı kent kapısına geldiğinde şöyle yazdırdı:
     “Çalışmak, güzellik ve akıl… Dünyada hayır ve şer olsun, insanın başına ne gelirse ancak ve ancak Allah’ın izni, kaderi ve kazası iledir. Bu hakikat Hak Teâlâ’nın bana yaptığı ihsanda da açıkça görülmüştür.”
     Böylece yeni hükümdar, divanına gitti; tahtına kuruldu; eski arkadaşlarına adam gönderdi. Hepsine görev verdi; akıllı tacir oğlunu vezir yaptı, rençper oğluna toprak verdi, yakışıklı asilzadeye de epey mal verdikten sonra oradaki kadınların kalbini çalmasın diye sürgüne gönderdi! Sonra ülkesinin akıllı adamlarını topladı ve bir nutuk çekti:
     “Benim dostlarım, Hak Teâlâ’nın, kendilerine lütfettiği kazancın ve hayrın ancak bir kaza ve kader ile gerçekleştiğini kesin olarak anladılar. Sizin de bunu bilmenizi ve inanmanızı istiyorum: Rabbimin bana bahşettiği her şey kader iledir. Ne güzellik, ne akıl, ne de çalışmakla oldu bunlar. Kardeşim beni kovduğu zaman böyle bir tahta oturmak bir yana, doğru dürüst hayatımı kazanacağımdan dahi emin değildim!
     Hele burada olmak hiç aklıma gelmedi. Çünkü bu ülkede benden daha güzel, daha yakışıklı, daha akıllı, daha çalışkan kimseler gördüm. Rabbimin evvelce verdiği kaza (hüküm) beni sevk etti yücelik yoluna, kaderim sayesinde.”
     O toplantıda yaşlı bir adam da vardı. Ayağa kalkıp dedi ki:
     “Sen aklın ve hikmetin gerektirdiği sözü söylüyorsun! Seni buraya getiren aklının kemâli ve samimiyetidir. Hakkında zannettiğimiz hususlar hakikat oldu, sana bağladığımız ümitleri boşa çıkarmadın. Anlattığına inandık ve sana güvendik. Allah’ın verdiği akıl ve ileri görüşlülük sayesinde hükümdarlığa layık oldun. Dünya ve ahirette en bahtiyar kişi, Hak Teâlâ’nın akıl ve basiret ihsan ettiği kişidir. Hükümdarımız vefat edince Rabbimiz bize büyük bir lütufta bulunarak seni çıkardı karşımıza!”
     Sonra bir gezgin ihtiyar kalktı, Allah’a hamd etti ve dedi ki:
     “Ben seyahatlerime başlamadan önce eşraf takımından birine hizmetçi idim. Dünyayı terk etme, zühde yönelme meyli doğdu bende ve o adamdan ayrıldım. O bana ücret olarak iki altın vermişti. Birini fakire vermek, diğerini kendime ayırmak istedim. Böylece çarşıya indim. Avcılardan biri çıktı karşıma. Elinde bir çift konuşan kuşlardan vardı. Onunla pazarlığa oturdum. İki altından aşağı inmedi. Bir altına satması için uğraştımsa da kabul etmedi. Kendi kendime:
     “Birini alıp diğerini bıraksam…” diye düşündüm ama sonra ekledim: “Belki de o iki kuş bir çifttirler, erkek dişi… Onları ayırmış olurum, yazık!” Onlara acıdım, Allah’a tevekkül ettim ve iki altına satın aldım ikisini de. Sonra düşündüm: “Bunları bir yerleşim bölgesine salarsam bu açlık ve zafiyetle uçamazlar, mutlaka avlanırlar.” Başlarına geleceklerden endişe ettiğim için insanlardan ve binalardan uzak, otu ve ağacı bol bir yere götürdüm kuşları; orada salıverdim. Uçtular ve meyveli bir ağacın üzerine kondular. Ağacın tepesine yerleşince bana teşekkür ettiler, biri diğerine diyordu ki:
     “Şu seyyah bizi belâdan kurtardı, ölümden döndük… Bize yakışan onu mükâfatlandırmaktır. Bu ağacın dibinde altın dolu bir çömlek var. Onu gösterelim de alsın değil mi?”
     Ben aşağıdan seslendim:
     “Siz tuzağı görmediniz ve yakalandınız! Böyle bir haldeyken kimsenin görmediği, gözlerden ırak bir hazineyi nasıl göstereceksiniz?”
     Kuşlar cevap verdi:
     “İlâhî kaza vuku bulunca gözler başka yere çevrilir ve perdelenir. Evet, kaza bizi perdeledi tuzak esnasında. Ama sen faydalanasın diye de bu hazineyi göstermişti evvelce bize…”
     Ben durmadım kazdım ve altın dolu çömleği gördüm. Kuşların sıhhati, selâmeti için dua ettim ve şöyle dedim onlara:
     “Allah’a hamd olsun ki siz havada uçuyorken yerdekini gösterdi size ve bana haber verdiniz bu hazinenin yerini!”
     Kuşlar dediler ki:
     “Ey akıllı adam! Kaderin her şeye hâkim olduğunu ve kimsenin onu asla aşamayacağını bilmez misin?”
     İhtiyar hikâyesini şöyle toparladı:
     “İşte böyle sultanım… Size gördüğümü haber verdim. Eğer zât-ı alileri emrederlerse o serveti oradan çıkarır ve hazinelerine katarım.”
     Hükümdar cevap verdi:
     “O senindir, hayrını gör!”

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz