Kaybeden Hepsini Alır – Loser Takes All (15)

K

ÜÇÜNCÜ KISIM
Birinci Bölüm
       Viskinin etkisinden hafifçe sendeleyerek, yatın iskelesinden indim ve limandan yokuş yukarı doğru yürümeye başladım. Saat 8’i çeyrek geçiyordu ve bir saatle karşılaşınca, ilk kez olarak, Dreuther’e sözünü etmediğim konu aklıma geldi. Dreuther, “Para kullanmayın,” demişti. “Para iğrenç görünür. O küçük yuvarlak kırmızı fişleri alın… göreceksiniz hiçbir kumarbaz dayanamaz onlara.”
       Gazinoya gidip baktım, orada yoklardı. Sonra yanımdaki tüm parayı fiş olarak bozdurdum; dışarı çıkarken cebim, Kuş yuvasının çantası gibi şıkırdıyordu.
       On beş dakika kadar aradıktan sonra onları buldum; Cary ile birlikte yemeğe gittiğimiz küçük kahvedeydiler. Kapının dışından, kendimi göstermeden bir süre baktım. Cary mutlu görünmüyordu. Sonradan bana anlattı: Oraya, beni artık sevmediğini, birlikte bulunduğumuz yerlere karşı hiçbir duygusal bağının kalmadığını kendine ispatlamak için gitmiş, ama umduğu gibi olmamış. Benim oturduğum iskemlede bir yabancının oturduğunu görmek onu çok üzmüş. Bir de yabancının nefretle karşıladığı bir alışkanlığı varmış; ekmeğinin bir ucuna tereyağı sürüyor ve hepsini ağzına götürüp tereyağlı kısmını ısırıyormuş. Yemeğini bitirince, mevcut parasını saymış ve Cary’ye sistemini gözden geçirmek istediğini, mümkünse bir iki dakikalığına susmasını söylemiş. “Bu gece 500 franka kadar çıkabiliriz,” demiş. “Bu beş adet 100’er franklık fiş demektir.” Ben içeri girdiğimde, elinde kâğıt kalem hesap yapıyordu.
       Kapıdan “Merhaba,” diye seslendim. Cary döndü; alışkanlıktan neredeyse bana gülümseyecekti. Gülümsemesinin gözlerinden başlayarak yüzüne doğru yayılmaya hazırlandığını gördüm, ama bir çocuğun, uçurtmasını rüzgârdan çekip, havalandırmaktan vazgeçmesi gibi, suratı asıldı.
       “Ne yapıyorsun burada?” diye sordu.
       “İyi misin diye bakmak istedim.”
       “İyiyim.”
       “İnsan bazen bir şey yapar, sonra yaptığına pişman olur,” dedim.
       “Ben pişman değilim.”
       Genç adam;
       “Susar mısın, lütfen!” diye bağırdı. “Yaptığım hesap çok karışık.”
       “Philippe… kocam geldi.”
       Başını kaldırdı, “Bonsoir” dedi ve kaleminin ucuyla sinirli bir tavırla masaya vurmaya başladı.
       “Karıma iyi baktığınızı umarım,” dedim.
       “Bu sizin üzerinize vazife değil.”
       “Onu mutlu edebilmek için bilmeniz gereken bazı şeyler var. Sıcak sütün kaymağından nefret eder. Bakın… fincan tabağı kırıntılarla dolu. Kahvesini koymadan önce onları temizlemeniz gerek. Bazı gereksiz gürültüler sinirine dokunur; kızarmış ekmek gibi ya da o yediğiniz çöreğin çıkardığı kıtır kıtır seslerden nefret eder. Karşısında fındık fıstık yememeye de dikkat etmelisiniz. Beni dinliyorsunuz değil mi? Bakın, kaleminizi masaya vururken çıkardığınız ses hiç hoşuna gitmiyor.”
       Genç adam, “Siz buradan gitsenize,” dedi.
       “Karımla yalnız konuşmayı tercih ederdim.”
       Cary, “Ben seninle yalnız kalmak istemiyorum,” dedi.
       “Duydunuz söylediğini… lütfen gidiniz.”
       Dreuther’in, konuşmamızın bu şekilde cereyan edeceğini önceden tahmin etmiş olması tuhaftı. Ümitlenmeye başlamıştım.
       “Özür dilerim, ısrar etmek zorundayım,” dedim.
       “Hakkınız yok…”
       Cary bana hitaben;
       “Bizi bir başımıza bırakmazsan, ikimiz de çıkıp gideriz buradan. Philippe, hesabı öde…”
       “Chérie… sistemimi yoluna koymak istiyorum.”
       “Bakın ne teklif edeceğim,” dedim. “Ben sizden çok daha yaşlı bir adamım, ama sizinle dövüşmeye hazırım. Eğer ben galip gelirsem, Cary ile konuşmak hakkını elde ederim. Siz galip gelirseniz, o zaman çekip giderim ve sizleri bir daha asla rahatsız etmem.”
       Cary, “Dövüşmenize razı değilim,” dedi.
       “Duydunuz ne söylediğini.”
       “Ya da, Cary ile yalnız kalmak için size para veririm.”
       Cary, “Küstah!” diye bağırdı.
       Elimi cebime soktum ve bir avuç sarı ve kırmızı fiş çıkardım. 500’er, 1000’er, 10000’er franklık fişler, hepsini masanın üzerine fincanların arasına fırlattım. Genç adam gözlerini fişlerden ayıramıyordu. Bunlarla sistemini rahatlıkla uygulayabilecekti.
       “Ama ben dövüşmeyi tercih ederim,” dedim. “Geriye kalan bütün param bu.”
       Paralara gözünü dikmişti. “Dövüşmek istemiyorum,” dedi.
       Cary, “Philippe, kabul edemezsin!..” dedi.
       “Ya parayı alırsınız, ya da dövüşmeden buradan çıkamazsınız,” dedim.
       “Chérie, görüşmeniz yarım saat bile sürmez. Ne de olsa kocan, görüşmek hakkı. Aranızda halletmeniz gereken şeyler var; hem ben bu parayla sistemimin doğruluğunu ispat edebilirim.”
       Genç adama, son hafta süresince duymaya alıştığım bir sesle karşılık verdi: “Pekâlâ, al parasını. Git o kahrolası gazinoya. Bütün gece hep bunu düşündün zaten.”
       Adam hafifçe tereddüt etmek nezaketini ancak gösterebildi. “Yarım saat sonra gelirim, Chérie,” dedi.
       “Cary’yi bizzat gazinoya getireceğime söz veriyorum. Zaten orada yapılacak bir işim var,” dedim. Sonra, adam tam kapıdan çıkmak üzereyken ardından seslendim: “Bakın, bir fiş düşürdünüz.” Geri geldi ve hiç tereddütsüz eğilip fişi masanın altından aldı. Cary’nin yüzü öylesine allak bullaktı ki, davayı kazandığıma adeta pişman oldum.
       Ağlamamak için kendini zor tutuyordu. “Kendini çok akıllı sanıyorsun herhalde,” dedi.
       “Hayır.”
       “Philippe’in ne mal olduğunu ortaya koydun koymasına. İstediğin oldu. Fakat ben ne yapacağım şimdi?”
       “Bir geceliğine yata gel. Ayrı bir kamaran olacak. Yarın, istersen seni Cenova’ya bırakabiliriz.”
       “Fikrimi değiştireceğimi mi sanıyorsun?”
       “Evet, umuyorum. Gerçi pek büyük bir ümit değil ama, ümitsizliğe kapılmaktan çok daha iyi. Çünkü seni çok seviyorum.”
       “Bir daha asla kumar oynamayacağına söz verir misin?”
       “Evet.”
       “O Tanrının cezası sistemini yok edecek misin?”
       “Evet.”
       Gençliğimde işittiğim, ‘ve ondan sonra kalbim atmaz oldu…’ diyen bir şarkı vardı. Cary şartlarını sıralamaya başladığında kalbimi işte öyle hissettim.
       “Dreuther’e hisselerden söz ettin mi?”
       “Hayır.”
       “Onun hiçbir şeyden haberi olmadan ben o yata binemem. Çok haince bir şey olur.”
       “Sana söz veriyorum,” dedim. “Gece yarısından önce o sorunu da halledeceğim.”
       Başı eğik durduğu için yüzünü göremiyordum. Hiç ses çıkarmadan oturuyordu. Tüm iddialarımı ortaya koymuştum; artık söyleyecek başka bir şeyim kalmamıştı. Gece, fincan şıkırtıları ve musluktan akan sesle doluydu. Neden sonra, “Peki, ne bekliyoruz?” dedi.
       Bavulların hepsini aldık ve sonra karşıya, gazinoya doğru yürüdük. Gelmek istemiyordu ama, “Seni getireceğime ona söz verdim,” dedim. Cary’yi antrede bırakıp ‘mutfak’ kısmına girdim; orada yoktu. Bara baktım, ardından özel salona geçtim. Oradaydı, ömründe ilk kez alt limiti 500 frank olan fişlerle oynuyordu. A.N.Öteki de aynı masadaydı; 5000 franklık fişler önüne yığılmıştı. İskemlesine kurulmuş, parmaklarını birer fare gibi kıpırdatıyordu. Omzunun üzerinden eğilerek ona söylemem gereken şeyi söyledim, ama hiç oralı olmadı; çünkü top o sırada ruletin tam ortasında dönmekteydi. Philippe’in yanına geçtiği sırada ise, top sıfırın üzerinde durdu ve kasa her ikisinin de fişlerini toplayıp aldı.
       Philippe’e, “Cary girişte. Sözümü tuttum, onu getirdim,” dedim.
       “Söyleyin ona, içeri gelmesin. Kazanıyorum, sadece bu son oyunda kaybettim. Rahatsız edilmek istemiyorum.”
       “Sizi bir daha hiçbir zaman rahatsız etmeyecek.”
       “Toplam 10000 frank kazandım.”
       “Ama burada, kaybeden her şeyi kazanıyor,” dedim. “Alın bunları da, benim için kaybedin. Ne yazık ki geriye kalan bütün param bu.”
       İtiraz etmesini beklemeden uzaklaştım. Kalsaydım, itiraz edeceğini de sanmıyordum.

(Yazan: Henry Graham Greene-Çeviren: D. Yılmaz Tekin)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz