Kaybeden Hepsini Alır – Loser Takes All (16)

K

ÜÇÜNCÜ KISIM
İkinci Bölüm
       Kip, o gece mükemmel bir ev sahibiydi. Derdimizi o kadar biliyormuş gibi göründü ki, neredeyse biz unutmaya başladık. Yemekten önce kokteyl, yemekte şampanya içtik. Baktım Cary’nin dili konuşurken hafiften dolanmaya başladı. Beni Kip’le yalnız bırakmak istediği için, kamarasına erkenden çekilmek istedi. Hepimiz birden güverteye çıkıp Cary’ye ‘İyi geceler’ temenni ettik. Deniz kokan hafif bir rüzgâr esti, bulutlar ayı, yıldızları örttü; o zaman yatların yanmakta olan ışıkları gözümüze büsbütün parlak gözüktü.
       Kip, “Yarın beni Racine’in daha büyük bir şair olduğuna inandırırsınız, ama bırakın da bu gece Baudelaire’i düşüneyim,” dedi. Küpeştenin parmaklığına dayandı ve alçak sesle şiir okumaya başladı. Sonsuz bir hırsa sahip, bu görmüş geçirmiş ihtiyar, acaba geçmişte kalan hangi insana hitap ediyor diye düşündüm.

       “Bak işte sularda
       uyuyan
       bu macera düşkünü gemiler;
       Senin en ufak arzun
       tatmin olsun diye
       dünyanın bir ucundan gelmişler.”

       Cary’ye döndü, “Bunu sizin için söyledim… onun ağzından,” dedi ve sonra elini omzuna koydu; kamaraların bulunduğu koridora doğru itti. Cary, canı yanmış küçük bir hayvan gibi bir ses çıkardı ve ortadan kayboldu.
       Kip;
       “Nesi var?” diye sordu.
       “Galiba bir şey anımsadı,” dedim. Anımsadığı şeyin aslında ne olduğunu biliyordum, ama ona söyleyemezdim.
       Birlikte yeniden salona döndük. Kip birer içki hazırladı. “Düşündüğüm çarenin iyi sonuç verdiğine sevindim,” dedi.
       “Cenova’da yine de inmek isteyebilir.”
       “İnmez… inemez. Cenova’ya uğramayıveririz.” Ardından, düşünceli bir tavırla ekledi: “Bu ilk kadın kaçırışım olmayacak.”
       Bardağını uzattı. “Bu gece sizi sürekli içirip yanımda kalmanızı sağlamak niyetinde değilim, ama bir şey söylemek istiyorum. Şirkete yeni bir muhasebeci yardımcısı bulmayı düşünüyorum.”
       “Yani, benim işime son mu veriyorsunuz?”
       “Evet.”
       Koca hayvanın ne yapacağını önceden kestirmek çok zor, diye düşündüm. Konuğu olduğum şu sırada söylenir mi bu bana? Yoksa… acaba ben farkına varmadan, Öteki ile mi buluşup konuşmuştu?
       “Artık evli olduğunuza göre daha çok gelire ihtiyacınız olacak,” dedi. “Arnold’u General Enterprises şirketinin başına geçireceğim. Siz onun yerine Sitra’da müdür olacaksınız. Viskinizi için ve gidin yatın. Şu anda demir alıyorlar.”
       Aşağıya indiğimde, Cary’nin kamarasının kilitli olup olmadığını bilmiyordum. Kilitli olabilirdi, ama değildi. Ranzalardan birine, dizlerini çenesine kadar çekerek oturmuş, sabit bir bakışla lombozdan dışarı bakıyordu. Makineler işlemeye başlamıştı, limandan dışarı çıkıyorduk. Kentin ışıkları kamaranın duvarlarında oynaşıyordu.
       “Söyledin mi?” diye sordu.
       “Hayır.”
       “Söz vermiştin ama,” dedi. “Olup bitenlerden haberi olmadan, onun yatıyla İtalya sahillerini gezemem. O kadar nazik davrandı ki…”
       “Ona her şeyimi borçluyum,” dedim. “Seni yeniden elde etmek için ne şekilde hareket etmem gerektiğini bana o söyledi. Hepsi onun fikriydi. Ben hiçbir şey düşünemiyordum. Ümitsizlik içindeydim; ağlıyordum.”
       “O halde ona söylemelisin… hemen şimdi.”
       “Söyleyecek bir şey kalmadı ki. Bana yaptığı iyilikten sonra, Blixon’la birlik olup ona oyun oynayacağıma ihtimal verebiliyor musun?”
       “Ya hisseler?”
       “Gazinoda Philippe’i bulmaya gittiğimde, Öteki’ne verilmek üzere kapıcıya bıraktığım parayı geri aldım. Anlaşmamız bozuldu. Şimdi Öteki, 15 milyon frank daha zengin. Son 5 milyonumuz da Philippe’in elinde, tabii hepsini şu ana kadar kumarda kaybetmediyse. Anlayacağın başladığımız noktadayız.” Yanlış konuştuğumu fark ettim ve “Yani o noktaya birlikte gelebilsek,” dedim.
       “Hiçbir zaman o noktaya dönemeyiz,” dedi.
       “Hiç mi?”
       “Hiç. Seni şimdi o bulunduğumuz noktadan çok daha fazla seviyorum. Sana karşı çok acımasız ve anlayışsız davrandım; az kalsın seni kaybediyordum.”
       Uzun süre hiç konuşmadık. Dar ranzaya bedenlerimiz ancak sığıyordu. Fakat sabaha karşı, bir ara, lombozun yuvarlağı aydınlandığında Cary’yi uyandırdım ve Kip’in bana söylediğini aktardım; onu unutmuştum. Ardından, onu yine elimden kaçırmak korkusuyla hemen ekledim: “Zengin olacak değiliz, ama gelecek sene tatilimiz Bournemouth’da rahatlıkla geçirebiliriz.”
       Uykulu uykulu, “Hayır,” dedi. “Le Touqunet’ye gidelim. Orada gazino var. Ama sistemimizi yanımızda götürmeyelim.”
       Yerine getirmeyi unuttuğum bir sözüm daha vardı. Yataktan kalktım, ceketimin cebinden sistemimi kaydettiğim büyük kâğıda alarak ufak parçalar halinde yırttım; lombozdan dışarı fırlattım. Ufak kâğıt parçaları dümen suyuna doğru uçtu.
       Uykulu ses, “Şekerim, birden soğuk geldi. Kar mı yağıyor?” diye sordu.
       “Hayır, lombozu açmıştım… kapatayım.”
       “Boşver… öyle kalsın. Sen yanıma gel, yeter!..”
                                                                    B İ T T İ

Alt Bilgi Notları:
(1)-(2) Dreuther, Baudelaire’in ‘Seyahate Davet’ şiirindeki ‘İhtişam, sükûnet ve zevk’ sözcüklerini içeren mısraı Fransızca olarak mırıldanıyor. Bertram da, aynı şiirin bir önceki mısraında geçen ‘düzen’ ve ‘güzellik’ anlamlarına gelen iki kelimeyi tekrarlayarak, hem Fransızca bildiğini hem de şiirden anladığını belli ediyor.
(3) Burada ‘Dul Cliquot’ anlamına gelen ‘Veuve Cliquot’ şampanyasından söz ediliyor.
(4) “Giriniz, albayım.”
(5) Kötü bir Fransızca ile “Fransızca’mı biraz ilerletmeye gayret ediyorum” demek istiyor. 

(Yazan: Henry Graham Greene-Çeviren: D. Yılmaz Tekin)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz