Kuzey’in Venedik’i – BRUGES

K

     Aslında resimlere bakınca İtalya’daki meşhur Venedik olmadığını anlamak o kadar da zor değil. Burası Belçika’nın Bruges kenti. Bir başka ifadeyle Kuzey’in Venedik’i…
     Kısaca, yükselen, çöken ve yeniden doğan kent olarak tarif edilebilecek bir kent. Çünkü 820 yıl önce kurulduğundan kısa süre sonra müthiş bir şekilde gelişen kent, 13’üncü yüzyılda Kuzey Denizi’nin en büyük ticaret merkezi sayılıyordu. Ve Londra ya da Venedik kadar meşhurdu. Kentin dinamizmi o dönemde Floransa ve Cenova kentlerinin en ünlü bankerlerini, İngiltere, İspanya ve İskoçya’nın büyük tüccarlarını çekiyordu.
     Zengin burjuva takımı ise sanat eserleri için geliyorlardı. Kendini aristokrat sayan herkesin bir Van Eyck’i ya da bir Memling’i olmalıydı. İşin kuralı buydu.
     Bruges’in çöküşü ise 15’inci yüzyılda başladı. Kenti Kuzey Denizi’ne bağlayan Zwin kanalına alüvyonların toplanmaya başlamasıyla ulaşım da zorlaştı ve Bruges çökerken, Amsterdam ve Antwerp’in yükselişi başlamıştı.
     Bruges derin bir uykuya dalmış gibiydi ve uzun süre de öyle kalmaya devam etti. Ta ki Georges Rodenbach’ın “Ölü Bruges” isimli kitabı kente olan ilgiyi uyandırana kadar. Meraklı İngiliz turistleri, kenti yeniden keşfettiler. Onlardan sonra ise büyük bir turist akını başladı. Ve Bruges yeniden doğdu.
     Bruges’de ziyaret edilebilecek 17 müze, 50’nin üstünde anıt ve heykel, 4 manastır var. Ama Venedik’te de olduğu gibi Bruges’i de ancak yürüyerek gezerseniz iyi tanıyabilirsiniz. Çünkü her köşede bir sürprizle karşılaşmanız mümkün.
     Orta çağların esrarengiz havasını hâlâ muhafaza eden kentte, hiçbir şey bozulmamış. Tarih de, gelenekler de aynen duruyor. Sofralarda bile zamanımızın şarapları değil, yine geleneksel “Bruges Beyazı” diye bilinen güzel bir içki içiliyor. Genç kızlar da yine nineleri gibi büyük ustalıkla dantel örmeye devam ediyor.
     “Altın Ağaç Festivali” de nesilden nesile geçen ve günümüze kadar gelen bir bayram. Festival sırasında her yıl hep aynı törenler hiç şaşmadan tekrarlanıp duruyor. Altın Ağaç Festivali sırasında “Cesur Charles ile Marguerite de York”un düğün törenleri sahneleniyor.
     Kentin dört manastırındaki rahibeler ise aynen 13’üncü yüzyıldaki rahibeler gibi manastıra yakın kanallarda dokumacılar için yün yıkamaya devam ediyor.
     Kuzey’in Venedik’i Bruges aslında bütün bunlara bakılırsa eskiye en sadık kent olarak adlandırılabilir.
     Kentin o ilginç tarihini kanıtlayan şeylerden biri de 320 yaşındaki dev saati. Tam 320 yıldır her saat başı kulak zevkinizi tatmin edecek olağanüstü bir müzik yayılır bu saatten. Bruges sakinleri bu saatin sesini duymadıkları günlerde “Kentin kalbi durdu” diyerek endişelenirler.
     320 yaşında, 6 ton ağırlığında ve 2 metre çapındaki Tower Master saati çaldığında 20 kilometre uzaklıkta bulunsanız bile sesini duymamak elde değil.
     Bruges’de ilginç olan bir başka şey de insanlar. 14’üncüyüzyıldan buyana hep aynı alışkanlıklarını adeta inatla sürdürüyorlar.
     Erkekler ister banka müdürü olsun, ister noter olsun ya da mesleği ne olursa olsun her hafta sonu ava çıkarlar. Ancak av 14’üncü yüzyılın geleneklerine göre yapılır ve herkes silah yerine ok ve yayı kullanır.
     Kadınlar bu işe hiç karışmazlar. Ama orman kenarındaki o müthiş sofraları hazırlayıp hep birlikte eğlenirler.
     Kuzey Denizi’nin güçlü nefesinin iyice hissedildiği Bruges’i Venedik’ten farklı kılan şey kış günleridir. Çünkü kış gününde dondurucu soğuklar, ağaçları, kanalların sularını ve kanal teknelerini adeta birer heykele çevirir. Her yer buz tabakası ile kaplanır.
     İtalyanların bir sözü vardır: “Bütün yollar Roma’ya çıkar”. Bruges’de ise “Bütün yollar Grand Palace’a ya da Büyük Saray’a çıkar” Kırmızı ve altın rengine boyanmış meydandaki evler, eski zamanların o şaşaalı kermeslerinin ve pazarlarının anısını şimdi de taze tutuyor.
     Kısacası, “Kuzey’in Venedik’i geçmişine sadık kaldığını her şeyiyle kanıtlıyor…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz