Şehzade İle Limon Kız
Şehzade İle Limon Kız

Şehzade İle Limon Kız

       Bir varmış, bir yokmuş…
       Zamanın birinde çok iyiliksever bir padişah varmış. Fakirlere sık sık yiyecek, bayramlarda giyecek dağıtırmış. Yılda bir gün de, sarayının karşısındaki çeşmenin bir musluğundan yağ, bir musluğundan da bal akıtır, herkesin hayır duasını alırmış.
       Gene böyle çeşmenin musluklarından yağ ile bal aktığı bir gün, ihtiyar bir kadın çeşmeye gelmiş. Elindeki ağzı kırık testiye yağ doldurmuş.
       O sırada padişahın yaramaz oğlu da, sarayın penceresinden çeşmeye gelip gidenleri seyrediyormuş. İhtiyar kadın çeşmenin yanından uzaklaşırken, okunu çektiği gibi onun testisini parçalamış. Yağ yerlere dökülmüş.
       Şehzade, ihtiyar kadının haline kahkahalarla gülmeye başlamış. Neye uğradığını anlayamayan kadıncağız, başını kaldırıp şehzadeye;
       “Hey oğul!” diye seslenmiş. “Ben sana ne yaptım da testimi kırdın? Dilerim Allah’tan, Limon Kız’a âşık olasın da onu kavuşamayasın!”
       O günden sonra şehzadeyi bir düşüncedir almış. “Acaba bu Limon Kız nasıl bir şeydir,” diye akşamlara kadar düşünüyor, meraktan çatlayacak hale geliyormuş.
       Oğlunun bu düşünceli haline canı sıkılan padişah, bir gün onu yanına çağırarak sebebini sormuş. Şehzade de Limon Kızı merak ettiğini, izin verirse gidip onu arayacağını söylemiş.
       Padişah, çaresiz razı olmuş. Şehzade, hazırlandıktan sonra bir gün padişah babası ile sultan annesine veda ederek yollara düşmüş…
       Az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Günlerce yol almış; sonunda bir dağ başında ihtiyar bir adama rastlamış. Selam verip ihtiyarın elini öpmüş.
       Bu delikanlının kendisine saygı gösterip elini öpmesine pek memnun kalan ihtiyar;
       “Hayır ola evlat,” diye sormuş. “Böyle tek başına nereye gidiyorsun?”
       Şehzade;
       “Bir Limon Kız varmış,” diye cevap vermiş. “Onu pek merak ediyorum da, aramaya çıktım. Ancak, günlerden beri yol yürüdüğüm halde hâlâ bir iz bulamadım…”
       İhtiyar gülerek;
       “Ben Limon Kız’ın bulunduğu yeri biliyorum,” demiş. “Sana tarif edeyim: Şuradan doğru yürü. Karşıki dağın arkasına git. Orada önüne bir gül bahçesi çıkacak. Gül ağaçlarının kocaman kocaman dikenleri vardır. ‘Ne güzel güller’ diyerek bir gül koparıp kokla. Ellerinin kanamasına bakma! Oradan çıkıp yürü; suyu kan gibi kırmızı akan bir dere ile karşılaşacaksın. Yanına gidip ‘Aman ne temiz su’ diyerek biraz iç ve yoluna devam et. Bir köşe başında zincirlerle ağaçlara bağlanmış bir at ile bir köpeğe rastlayacaksın. Atın önündeki eti köpeğin önüne, köpeğin önündeki otu da atın önüne koy; oradan uzaklaş. Az ilerde karşına iki kapı çıkacak. Bir kapalı, öteki açıktır. Kapalı kapıyı aç, açık kapıyı kapa! Açılan kapıdan geçerek yürü; büyük bir bahçeye gireceksin. Burası Dev’in sarayının bahçesidir. Bahçede binlerce meyve ağacı arasında bir tane de limon ağacı vardır. O ağacı zaman geçirmeden arayıp bul! Üzerinde üç tane limon göreceksin. Bu üç limonu da kopar, arkana bakmadan geri dön! Geldiğin yerlerden geç. Bu limonları keserken her birinden bir kız çıkar. Senden bir şey isteyecekler: İstediklerini yaparsan ne âlâ… Yapamazsan ölürler. Dikkatli davran… Haydi yolun açık olsun evladım!”
       Şehzade, ihtiyara teşekkür etmiş; elini öpmek için eğildiği zaman karşısında kimseyi bulamamış. İhtiyar birdenbire ortadan yok olmuş.
       Hemen yola çıkarak yürümeye başlamış. Çok geçmeden dağın arkasına varmış. Biraz sonra gül bahçesine ulaşmış. Güllerin arasına dalmış. Elleri dikenlerden kan içinde kaldığı halde, bir gül koparıp “Ne güzel güller,” diye koklamış. Oradan çıkmış; suyu kan gibi akan dere ile karşılaşmış. Kenarına gidip eğilmiş “aman ne temiz su,” diyerek biraz içmiş, kalkıp yoluna devam etmiş. Bir köşe başında zincirlerle ağaçlara bağlı at ile köpeği görmüş. Köpeğin önündeki otu atın önüne, atın önündeki eti de köpeğin önüne koyarak oradan uzaklaşmış. Biraz sonra karşısına iki kapı çıkmış. Açık kapıyı kapamış, kapalı kapıyı da açarak içinden geçmiş ve devin meyve bahçesine girmiş.
       Koca bahçede araya araya limon ağacını bulmuş. Hakikaten ağaçta üç tane limon varmış. Üç limonu da koparıp geriye dönmüş. Tam bahçenin kapısına yaklaştığı sırada Dev, bahçesinden limonların koparıldığının farkına varmış ve yeri göğü inleten sesiyle bağırmış:
       “Tutun kapılar! Şu oğlanı tutun! Salmayın!”
       Açık kapı dile gelip Dev’e cevap vermiş:
       “Ben kaç yıldır kapalı duruyordum. Kimse bana halin nedir diye sormadı. Bu delikanlı beni açtı, biraz ferahladım. Ben onu tutamam! Güle güle gitsin!”
       Şehzade, kapıdan geçmiş.
       Dev, bu sefer at ile köpeğe seslenmiş:
       “At! Köpek! Şu oğlanı tutun! Bırakmayın!”
       At ile köpek birlikte cevap vermişler:
       “Biz onu tutmayız. Yıllardan beri birimize zorla et, birimize de ot yediriyorsun. O bizi bundan kurtardı. Etle otun yerini değiştirdi. Allah ondan razı olsun. Biz ona fenalık yapamayız!”
       Şehzade, atla köpeğin önünden de geçmiş.
       Bu sefer Dev, dereye seslenmiş:
       “Kanlı dere! Kanlı dere! Şu oğlanı sakın bırakma!”
       Dere, dile gelip cevap vermiş:
       “Ben ona fenalık yapamam. Sen her zaman ‘kanlı dere’ diyerek benim suyumu içmezdin. Halbuki o, ‘aman ne temiz su’ diyerek içti, gönlümü hoş etti. Varsın geçsin, yolu açık olsun!”
       Şehzade, dereden de geçerek gül bahçesine girmiş.
       Dev, arkadan gene seslenmiş:
       “Dikenli güller! Dikenli güller! Şu oğlanı tutun! Bırakmayın!”
       Güller de dile gelip hep bir ağızdan Dev’e cevap vermişler:
       “Sen tenezzül edip de bir gün olsun bizi koklamadın. Her zaman ‘dikenli güller’ diye hakaret ettin. Oysaki bu delikanlı dikenlerimize bakmadı; ellerinin kanamasına aldırmadı. Bizden bir tane kopararak ‘ne güzel güller’ diye kokladı. Bizi sevindirdi. Allah da onu sevindirsin. İşi rast gitsin!”
       Şehzade, gül bahçesinden de çıkıp yola koyulmuş.
       Dev, çaresiz kalınca bahçesinden çıkarak oğlanın arkasından koşmaya başlamış. Önce kapılardan, sonra atla köpeğin önünden geçmiş dereye gelmiş. Fakat dere ona yol vermemiş. Sularını kabartmış, kabartmış… Her tarafı kaplamış, devi boğmuş.
       Şehzade, herşeyden habersiz olarak yol alırken, limonlardan birini kesmeyi düşünmüş. Yol kenarına oturarak bıçağı ile limonun birini kesmiş. Limon iki parça olur olmaz, içinden son derece güzel bir kız çıkarak şehzadeye;
       “Su! Su!” diye seslenmiş.
       Şehzade, kızın su istediğini anlamış. Etrafına bakınmaya başlamış. Aksi gibi oralarda ne bir dere, ne de bir çeşme varmış. Zavallı kız;
       “Su! Su!” diye diye ölmüş.
       Şehzade bu hale fena halde üzülmüş. Ama ne çare? Yerinden kalkmış. Kederli kederli yol almaya başlamış. Biraz yorulmuş. Bir ağaç altına oturarak dinlenmeye koyulmuş. Bu sırada ikinci limonu da kesmiş.
       Bu limondan da göz kamaştıracak kadar güzel bir kız çıkmaz mı? O da, evvelki gibi;
       “Su! Su!” demeye başlamış.
       Fena halde telaşlanan şehzade, sağına soluna bakınarak su aramış. Fakat Allah’ın dağında ne bir pınar, ne de bir dere varmış. Çaresizlik içinde bu kızın da;
       “Su! Su!” diye diye inleyerek öldüğünü görmüş.
       O kadar üzülmüş, o kadar üzülmüş ki, neden bu ikinci limonu bir su kenarında kesmedim diye kendi kendine kızmış.
       Kederli kederli yerinden kalkmış; düşünceli düşünceli yola koyulmuş. Ne olursa olsun üçüncü limonu bir su kenarında kesmeye karar vermiş.
       Böylece epey zaman yol almış, nihayet bir şehre yaklaşmış. Şehre girmeden yol kenarında ağaçlıklı bir bahçe görmüş. Bahçenin ortasında kocaman bir havuz varmış. Etrafta da kimsecikler yokmuş.
       Gidip havuzun kenarına oturmuş. Elleri titreye titreye üçüncü limonu da çıkarıp kesmiş.
       Bu sefer limonun içinden, evvelkilerden daha güzel, ayın ondördü gibi bir kız çıkmış. Başlamış;
       “Su! Su!” diye inlemeye…
       Şehzade hemen onu tutup havuzun içine atmış. Bol suya kavuşan Limon Kız, kana kana içmiş, doya doya yıkanmış. Şen kahkahalar atmaya başlamış.
       Limon Kız’ı ölmekten kurtardığı için şehzadenin sevincine diyecek yokmuş. Neşe içinde Limon Kız’ı seyrediyormuş.
       Limon Kız havuzda yıkanırken, şehzade;
       “Sultanım,” demiş. “Sizi bu halde sarayıma götüremem. Beni burada bekleyin. Gidip size güzel bir elbise getireyim. Askerlerimi de alayım. Saraya öyle döneriz.”
       Limon Kız;
       “Peki şehzadem,” demiş. “Ben sizi şurada, ağacın üzerine çıkarak beklerim. Yalnız, saraya gittiğiniz zaman annenizle babanıza, alnınızdan öptürmeyin. Sonra beni unutursunuz!”
       Şehzade;
       “Peki,” demiş. Sonra parmağındaki yeşil taşlı yüzüğü çıkararak;
       “Limon Kız,” diye seslenmiş: “Al bu yüzüğü de parmağına tak! Birbirimizi kaybedersek, bununla kolay buluşuruz!”
       Yüzüğü havuza doğru fırlatmış. Limon Kız da yakalayarak parmağına takmış. Şehzade de oradan uzaklaşıp gitmiş.
       Saraya varır varmaz, oğullarına yeniden kavuşan padişah ile sultan, onu kucaklamışlar, sevin içinde önce alnından, sonra da yanaklarından öpmüşler. O andan itibaren de, şehzade Limon Kız’ı unutmuş.
       Şehzade unutadursun, biz gelelim Limon Kız’a…
       Şehzade uzaklaştıktan sonra, Limon Kız sudan çıkmış. Havuzun kenarında yüksek bir çınar ağacı varmış. Ona yaklaşarak;
       “Eğil çınar ağacı!” diye seslenmiş.
       Çınar ağacı yavaş yavaş eğilmiş. Limon Kız dallarından birine oturduktan sonra, ağaç düzelmiş.
       Limon Kız, ağaçta yaprakların arasına gizlenmiş. Bir taraftan da başını uzatarak havuzun durgun suyunu seyrediyormuş.
       O sırada, şehirdeki evlerden birinin arap hizmetçisi havuza su almaya gelmiş. Elindeki testiyi havuza daldıracağı sırada, birdenbire durmuş. Havuzun suyunda Limon Kız’ın güzel hayali varmış. Arap kız bunu kendi hayali zannederek hayran hayran seyre dalmış. Sonra, kendi kendine;
       “Ben bu kadar güzelim de, bana ne diye hizmetçilik yaptırıyorlar?” demiş.
       Testiyi doldurup havuzun yanından hızla uzaklaşmış. Eve geldiği zaman, hanımına;
       “Havuzdan testiyi doldururken suda kendimi gördüm,” demiş. “Aslında ben çok güzel bir kızmışım. Ne diye bana hizmetçilik yaptırıyorsunuz? Bundan sonra ben su getirmeye falan gitmem!”
       Hanımı gülerek;
       “Hay aptal kız hay,” demiş. “Bir kere başını kaldırıp da ağacın dallarına doğru baksaydın, o zaman kimin güzel olduğunu anlardın!”
       Arap kız, bu sözler üzerine evden çıkarak doğruca havuzun kenarına gitmiş. Hayalini gördüğü yerde başını kaldırarak ağaca bakmış. Dallar arasında ayın ondördü kadar güzel bir kız görünce hanımına hak vermiş.
       Hemen Limon Kız’a seslenerek;
       “Güzel kız! Cici kız! Ne olur, beni de yukarı alsana!”
       Şehzadenin dönmesi geciktiği için Limon Kız’ın canı sıkılıyormuş. Biraz konuşup vakit geçirmek için arap kızı yukarıya almaya razı olmuş. Hemen;
       “Eğil çınar ağacı, eğil!” diye seslenmiş.
       Arap kız, ne oluyor diye şaşkın şaşkın bakınırken, çınar ağacı yere doğru eğilmeye başlamış. Limon Kız’ın oturduğu dal toprağa iyice yaklaşınca, arap kız yanına oturmuş. Çınar ağacı düzelmiş.
       Öteden beriden konuşmaya başlamışlar. Sonra da, vakit geçsin diye, Limon Kız ona başından geçenleri anlatmış.
       Arap kız, onun başına gelenleri öğrendikten sonra;
       “Madem sen bir peri kızısın,” demiş. “Elbet bir tılsımın vardır. Bana söylemez misin?”
       Aklına hiçbir fenalık getirmeyen Limon Kız;
       “Benim tılsımım başımdaki küçücük altın taraktır,” diye cevap vermiş. “Eğer bu küçük altın tarak, yerine konmazsa, ben kuş olup uçarım…”
       Sonra gene konuşmaya dalmışlar. Bir aralık arap kız;
       “Peri kızı,” demiş. “Saçlarınız pek bir dağınık. Başınızı eğerseniz biraz tararım…”
       Limon Kız başını eğmiş. Arap kızı da küçük altın tarakla onun saçlarını taramaya başlamış. Tarama işi bittikten sonra, tarağı çıkardığı yere değil, saçlarının başka bir tarafına takmış. Limon Kız da beyaz bir güvercin olup uçmuş…
       Limon Kız kuş olup uçtuktan sonra, arap kız sevincinden geniş bir nefes almış. Sonra üzerindeki elbiseleri çıkarıp Limon Kız gibi ağacın yaprakları arasına gizlenmiş. Şehzadeyi beklemeye başlamış.
       İşte bu sıralarda şehzade, Limon Kız’ı hatırlamış. Hemen askerlerini toplamış. Bir kat ipekli sultan elbisesini de yanına alarak yola çıkmış. Atını önden sürerek havuzun olduğu yere varmış. Başını kaldırıp ağaçta arap kızı görünce şaşırarak;
       “Kız, sana ne oldu böyle?” diye sormuş.
       Arap kız, üzüntülü görünerek;
       “Ne olacak şehzadem,” demiş. “Beni unuttunuz. Burada otura otura güneş vurdu kararttı, rüzgâr esti sararttı. Ağlamaktan gözlerim bozuldu.”
       Şehzade bu sözlere inanmış. Arap kızı güzelce giyindikten sonra şehzadenin yardımı ile aşağıya inmiş.
       Hep beraber saraya dönmüşler. Padişahla sultan anne, arap kızı görünce şaşırmışlar. Şehzadenin dediği gibi bu kızın hiç de güzel bir tarafı yokmuş. Çaresiz kaldıklarından, oğullarının hatırı için ses çıkarmamışlar. Kırk gün kırk gece düğün yaparak bunları evlendirmişler.
       Düğünden sonra sarayın bahçesine beyaz bir güvercin dadanmış. Hergün bir ağaca konar, bahçıvana;
       “Bahçıvan başı! Bahçıvan başı!” diye seslenirmiş. “Şehzade uyuyorsa, uyusun uyansın, uykuları yağ bal olsun! Arap kızı uyuyorsa, uyusun uyansın, uykuları zehir olsun. Bastığım dallar kurusun, çiçek, meyve vermez olsun!”
       Sonra uçup gidermiş. Böylece her gün konduğu ağaçların dalları kurur olmuş. Bir gün sarayın bahçesine inen şehzade, bazı ağaçların dallarını kurumuş görünce, bahçıvana;
       “Neden bu ağaçlara iyi bakmıyorsun?” diye çıkışmış.
       Bahçıvan da, dalların neden kuruduğunu anlatmak zorunda kalmış.
       Bunun üzerine şehzade;
       “O halde bütün dallara zift sür, güvercini yakala!” diye emretmiş.
       Bahçıvan, şehzadenin dediklerini hemen yapmış.
       Ertesi gün güvercin yine gelip dallardan birine konarak;
       “Bastığım dallar kurusun, çiçek, meyve vermez olsun!” demiş.
       Fakat, uçarken ayakları zifte yapıştığı için dalda kalakalmış.
       Şehzadeye hemen haber vermişler. Güvercini de alıp bir kafeste muhafaza altına almışlar.
       Şehzade, güvercini çok sevmiş. Kafesi alıp kendi odasına götürerek bir köşeye asmış.
       Güvercin, şehzade odada iken bir şeyler cıvıldar, âdeta bir insan gibi konuşur, o odadan çıkınca susarmış.
       Arap kızı, güvercini gördüğünde hemen tanıdığı için, onu yok etmeyi düşünmeye başlamış. Bir gün yalandan hastalanarak;
       “Benim canım beyaz güvercin eti istiyor,” demiş. “Yoksa ölürüm…”
       Şehzade, çarşıdan bir beyaz güvercin aldırmaya kalkmış. Ama Arap kız;
       “İlle de bu güvercin olacak! Başkasını istemem!” diye tutturmuş.
       Şehzade, ne yaptı ne ettiyse, arap kızını razı edememiş. Kafesteki beyaz güvercini kestirmiş.
       Sarayın bahçesinde, güvercini kestikleri yer kıpkırmızı kan olmuş. Kanların olduğu yerde o anda kocaman bir selvi ağacı meydana gelmiş.
       Arap kızı, selvi ağacını görünce dayanamamış, bu sefer de;
       “Bu selvi ağacından bana bir taht yaptırın!” diye tutturmuş.
       Başka bir selvi ağacı bulup keselim demişlerse de, anlatamamışlar. Çaresiz selviyi kesmişler. Arap kızına güzel bir taht yapmışlar.
       Artan tahta parçalarını fakir bir kadına vermişler. O da ocakta yakmak için dua ederek alıp evine götürmüş, bir kenara koymuş. Öteberi almak için çarşıya çıktığı bir sırada, tahta parçaları kımıldamaya başlamış. Çok geçmeden tahtaların arasından Limon Kız ortaya çıkmaz mı? Hemen kollarını sıvayarak evi baştan aşağı temizlemiş, gül gibi yapmış. Sonra mutfağa giderek yemekler pişirmiş, bulaşıkları yıkayıp kurulamış, kapları yerine kaldırmış. Yemek sofrasını kurmuş. Her iş bittikten sonra da, bir dolaba girip saklanmış.
       O sırada fakir kadın eve gelmiş. İçeri girer girmez şaşırmış. Acaba bunları kim yaptı diye evi aramaya başlamış. Kimseyi göremeyince;
       “İn misin, cin misin? Ortaya çık!” diye seslenmiş.
       Bunun üzerine, Limon Kız saklandığı yerden çıkarak;
       “Ne inim, ne de cin,” demiş. “Bir peri kızıyım. Ama artık senin gibi bir insan oldum…”
       Sonra gidip kadının elini öpmüş. Başından geçenleri ona anlatarak, evlatlığa kabul etmesini rica etmiş. Yalnızlıktan zaten canı çok sıkılan fakir kadın, onu hemen evlatlığa kabul etmiş.
       O günden sonra, güzel güzel geçinmeye başlamışlar. Günlerden bir gün, şehzade hastalanmış. Hekimler bol bol çorba içmesini söylemişler. Her gün bir evden çorba gönderiliyor, şehzade beğenirse hepsini içiyor, beğenmezse bir kaşık alıp bırakıyormuş.
       Limon Kız bunu haber alır almaz güzel bir çorba pişirmiş. Şehzadenin havuz başında kendisine verdiği yeşil taşlı yüzüğü çorbanın içine atmış.
       Fakir kadına;
       “Anneciğim,” demiş. “Şehzademiz için ben de bir çorba yaptım. Ne olur saraya götürür müsün?”
       Kadıncağız;
       “Hay hay yavrum!” diyerek çorba tasını almış, saraya gitmiş. Askerler, üstü başı yırtık pırtık olan bu kadını saraya sokmak istememişler. Şehzade, kadını pencereden gördüğü için askerlere bırakmalarını emretmiş.
       Kadın yukarıya çıkarak çorbayı şehzadeye vermiş. Odadan çıkarken, şehzade çorbadan bir kaşık içmiş, çok beğenmiş. Arkasından ikinci kaşığı almış. Ağzına katı bir şey gelmiş. Bir de çıkarıp bakmış ki, Limon Kız’a verdiği yeşil taşlı yüzük değil mi?
       O zaman anlamış ki, Limon Kız diyerek evlendiği arap kızı başka biri…
       Arkasından adam koşturup fakir kadını çağırtmış. Odaya girdiğinde;
       “Nineciğim,” demiş. “Senin kızın var mı?”
       Kadıncağız;
       “Var oğlum,” diye cevap vermiş. “Hem de bir peri kızı! Ama şimdi o da bizim gibi bir insan sayılır…”
       Kadının bu sözleri şehzadeyi o kadar sevindirmiş ki, birdenbire hastalığı falan geçmiş. Kadını yanına oturtarak ne biliyorsa anlatmasını rica etmiş.
       Fakir kadın da, Limon Kız’ın anlattıklarını şehzadeye bir bir söylemiş.
       Şehzade işin doğrusunu öğrenince, ellerini çırpmış. Odaya giren arap uşağa;
       “Çabuk eşime haber salın, yanıma gelsin!” diye emir vermiş.
       Biraz sonra arap kızı odaya girmiş. Korkudan tir tir titriyormuş.
       Şehzade;
       “Seni yalancı, hain kadın seni!” diye bağırmış. “Söyle bakalım, kırk katır mı istersin, yoksa kırk satır mı?”
       Arap kızı;
       “Kırk satırı ne yapayım,” diye cevap vermiş. “Kırk katır isterim ki memleketime döneyim!”
       Arap kızını hemen kırk katırın kuyruğuna bağlayıp dağlara salmışlar.
       Sarayda yeniden düğün hazırlıkları yapılmış. Şehzade ile Limon Kız’ı kırk gün kırk gece süren görülmemiş şenliklerle evlendirmişler.
       Sonunda onlar ermiş muradına, darısı tüm sevenlerin başına…

(Dağıstan Masalı-Çeviren: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir