Kayıkçı Keloğlan

K

     Bir varmış, bir yokmuş…
     Evvel zaman içinde bir padişahın iki çocuğu varmış. Bunlardan biri oğlan, biri de dünyalar kadar güzel bir kızmış. Padişah, çocuklarını her şeyden çok sever, onların her istediğini yerine getirirmiş.
     Bir gün padişah şöyle düşünmüş; “Ben oğlum üzülmesin, sıkılmasın diye onun hiçbir şeyine karışmadım. Halbuki bir gün öldüğüm zaman memleketin idaresi ona kalacak. Onun bu ülkeyi idare edebilmesi için tecrübeli ve bilgili olması lazım. Şu halde hemen hocalar tutarak zamanın bilgilerini oğluma öğretmeliyim.”
     Bunu düşünür düşünmez hemen vezirini yanına çağırmış ve olanı biteni anlatmış. Bu fikir veziri memnun etmiş. Ertesi gün derhal memleketin her tarafına haberler yollanmış. Memleketin en bilgili adamları saraya çağrılmış. Yalnız padişahın oğlu bundan hiç memnun olmamış, hatta üzülmüş. Çünkü o şöyle düşünüyormuş:
     “Niçin insan canını eziyete sokmalı? İşte babam da okuma yazma bilmiyor. Memleketi idare edemiyor mu? Millet de onu pekâlâ seviyor. Meydanda at oynatmak dururken ne diye kafamı yorayım?”
     Hakikaten şehzadenin dünyada en çok sevdiği şey sarayın meydanlığında at koşturup, oyalanmakmış.
Günler geçmiş ve şehzadeye hocalar tutulmuş. O, düşündüklerini kimseye söyleyemediğinden, hırslı hırslı sarayın bahçesinde dolaşıyormuş. Birdenbire bir ağacın dibine uzanmış uyuyan, üstü başı gayet perişan, kendi yaşlarında bir genç görmüş. Gencin yüzünden, iyi bir insan olduğu anlaşılıyormuş. Şehzade onu omuzlarından sarsarak uyandırmış ve ona;
     “Burada kuru toprak üzerinde uyuduğuna göre, hiç derdin yok galiba, kimsin sen?” diye sormuş.
     O da;
     “Ben Keloğlan kulunuz, sarayın kayıkçılarındanım. Dünyada dertsiz kul olur mu efendim, ama her derdin dermanı bulunur elbet. Fakat derdini söylemeyenler bu dermanı bulamazlar,” diye yanıtlamış.
     Bunu duyan şehzade derdini Keloğlan’a anlatmış. Zavallı Keloğlan bunun dert olduğuna bir türlü inanamıyormuş.
     Bunun üzerine şehzadeye;
     “Aman efendim, herkesin derdi bunun gibi olsa! Dünyada okuyup öğrenmekten daha büyük nimet olur mu?” demiş.
     Bunu duyan şehzade birdenbire Keloğlan’ı omuzlarından yakalayarak;
     “Dur, aklıma bir şey geldi. Mademki öyle, benim yerime sen geç. Hocalar nereden bilecekler senin ben olmadığını? Benim esvaplarımı giyersin, ders günleri ben de benim odalarıma hiçbir hizmetçinin girmemesini emrederim. Seni gören olmaz siz ders yaparken, ben de o sırada istediğimi yaparım,” demiş.
     Şehzade derdine çare bulduğu için çok seviniyormuş ama bu çok tehlikeli bir iş olduğu için Keloğlan itiraz ederek ;
     “Nasıl olur efendim, babanız duyarsa benim başımı uçurtur,” demiş.
     Fakat şehzade onu hiç dinlemeyerek;
     “Hey Keloğlan, sana emrediyorum, eğer dediklerimi yapmazsan babamdan önce ben senin başını uçururum anladın mı?” demiş.
     Keloğlan zavallı bir emir kuluymuş. Daha fazla itiraz edememiş, ayrıca okumak yazmak, öğrenmek dünyada en çok istediği şeylermiş. Bir de Keloğlan padişahın kızını bir gün bahçede dolaşırken görmüş ve ona âşık olmuşmuş. Onu bir daha göremediği için de üzülüyormuş. Kendi kendine;
     “Böylece belki onu bir daha görebilirim,” diyerek için için sevinmiş.
     Günler ve aylar geçmiş. Keloğlan ders günleri şehzadenin odasında giyinip, hazırlanıp hocaları bekliyormuş. Ders bitince de yine aşağı kayanın başına iniyormuş. Fakat şehzadeye her seferinde, yaptığı işin fenalığını anlatıyor, yol yakınken dönmesini söylüyormuş ama şehzade söz dinlemiyormuş.
     Bir gün Keloğlan dersini bitirip dışarı çıktığında padişahın kızı ile karşılamış. Onu görünce az daha orada pat diye düşüp ölecekmiş. Kızın güzelliği sanki onu büyülemiş. Yerlere kadar uzanan sarı saçlarından dolayı Keloğlan ona ‘Sarı Kız’ diyormuş. Sarı Kız da Keloğlan’ı o güzel elbiseler içinde çok beğenmiş. Şimdiye kadar sarayda böyle güzel bir adam görmemişmiş. Bu herhalde ağabeyimin arkadaşlarından birisidir diye düşünmüş;
     “Kardeşimi görmeye gelmiştim,” demiş.
     Keloğlan da kendini toplayarak;
     “Ağabeyiniz ders biter bitmez bahçeye indiler,” diye cevap vermiş.
     Keloğlan her sabah güneş doğarken evinden çıkar; kayığına biner ve saraya gelirmiş. Sonra bütün gün yolcu taşır, geç vakitte de evine dönermiş. Keloğlanın kayığıyla geçtiği bu su bir dere değil bir gölmüş. Şehir gölün bir kıyısında kuruluymuş. Öbür kıyısı ise saraya aitmiş.
Bizim dertli Keloğlan, artık içinde ikileşen derdi kimseye söyleyemiyor, bu dert onu yiyip bitiriyormuş. Fakat Keloğlan’ın dert ortakları da yok değilmiş. Bunlar gölün kıyısındaki sazlar, kuğular ve kayığın kürekleriymiş.
     Keloğlan her sabah ve akşam kayığına binince, gözlerini gölün titreşen sularına diker ve derdini sulara şöyle dökermiş:

     Çek çek çekirdek
     Çekirdeğin içi yok
     Keloğlan’ın suçu yok
     Padişahın nesi var
     Türlü türlü fesi var
     At oynatan oğlu var
     İnci dizen kızı var
     Padişahı bir görsem
     Sarı Kız’ı istesem
     Ver o kızı, al o kızı
     Ver o kızı, al o kızı

     Keloğlan bunu o kadar söylemiş ki bütün sazlar, sular ve kuğular bu şarkıyı öğrenmişler. Bu sırada hocalar da her gün padişaha haberler yollatıp, talebeleri olan şehzadenin çok akıllı bir genç olduğundan bahsediyorlarmış. Padişah da bundan çok memnun oluyormuş.
     Günlerden bir gün hocalar artık, şehzadeye öğretilecek hiçbir şey kalmadığını, bütün bilgileri ona verdiklerini söyleyerek, padişahtan izin istemişler. Giderlerken de eğer isterse yabancı ellerin bilginlerini davet edip, oğlunu imtihan ettirmesini, oğlunun her imtihandan muvaffak olabileceğini de belirtmişler.
     Bu haber şehzade ile Keloğlan’ı çok korkutmuş. Her şey meydana çıkınca, haklı olarak kızan padişah Keloğlan’ın kafasını uçurtacakmış. Şehzade en doğrusunun gidip gerçekleri anlatmak olacağını düşünerek babasına gitmiş. Ondan önce de Keloğlan’a, artık saraya gelmemesini, onun kendisini aratacağını, eğer padişah Keloğlan’ı ararsa sakın meydana çıkmamasını söylemiş. Zavallı Keloğlan korkuyla evine kaçıp saklanmış.
     Padişah oğlunu dinledikten sonra o kadar kızmış ki az daha oğlunu öldürecekmiş. Fakat buna Sarı Kız mani olmuş. Yabancı ellerin bilginleri yavaş yavaş memlekete geliyorlarmış. Şimdi onlar kimi imtihan edeceklermiş. Zavallı adam o gece hiç uyumamış.
     Ertesi sabah kayıkları hazırlatmış. Padişah şehir tarafına geçecekmiş. Göl, o sabah saatlerce Keloğlan’ı beklemiş. Fakat gelen giden yokmuş. Onun yanık sesiyle söylediği şarkıya o kadar alışmışlar ki, bakmışlar Keloğlan gelmiyor, sazlar sallana sallana, kuğular süzüle süzüle, sular titreye titreye bu şarkıyı söylemeye başlamışlar:

     Çek çek çekirdek
     Çekirdeğin içi yok
     Keloğlan’ın suçu yok
     Padişahın nesi var
     Türlü türlü fesi var
     At oynatan oğlu var
     İnci dizen kızı var
     Padişahı bir görsem
     Sarı Kız’ı istesem
     Ver o kızı, al o kızı
     Ver o kızı, al o kızı

     Padişah bu şarkıyı duyunca o kadar şaşırmış ki, her derdini unutuvermiş. Sonra da birdenbire;
     “Bu şarkının bittiği yere kadar gidelim. Beni aldatan Keloğlan’ı da böylelikle bulabiliriz,” demiş.
     Şarkının bittiği yerde kayıklardan inmişler. İlk gördükleri adam da onlara Keloğlan’ın evini göstermiş.
     Padişahın adamları zavallı Keloğlan’ı kapanıp ağladığı odasından alarak, padişahın huzuruna getirmişler. Dizlerine kapanan Keloğlan’a Padişah;
     “Cezan ölümdür. Senin kafanı uçuracağım. Bir padişahı aldatmanın ne demek olduğunu öğreneceksin,” demiş.
Fakat akıllı vezir, bu işin imtihan bittikten sonra yapılmasını, çünkü memlekette yabancı bilginlerin huzuruna çıkabilecek başka bir gencin belki bulunamayacağını söylemiş. Bunun üzerine Keloğlan’ın öldürülmesi birkaç gün ertelenmiş.
     İmtihan günü geldiğinde, padişah bu imtihanı seyretmeye oğlunu tanıyanları çağırmamış. Yalnız Sarı Kız bir kapı arkasından içeriyi seyrediyormuş. Birdenbire Keloğlan’ı görünce çok şaşırmış. Çünkü onu bir gün ağabeyinin odasında görmüş ve o günden sonra da ona âşık olmuş.
     Keloğlan o gün fevkalade bir imtihan vermiş. Padişah kendisini mahcup etmediği için memnun oluyor ve böyle akıllı bir çocuğu öldürmediğine de seviniyormuş.
     Salon boşalıp ortada padişah, vezir ve Keloğlan kalınca, içeri Sarı Kız girmiş ve babasına Keloğlan’ın canını bağışlaması için yalvarmış. Vezir de aynı şeyi düşünüyormuş.
     Bunun üzerine Padişah;
     “Ey Keloğlan, görüyorum ki sen memleket için gerekli bir adamsın. Seni affediyorum. Benden ne dilersin?” demiş.
     Keloğlan duyduklarına inanamıyormuş. Padişahın dizlerine kapanarak;
     “Sağolun Padişahım,” demiş ama arkasını söyleyememiş. Fakat Padişah anlamış, bir kızına bir de Keloğlan’a bakmış ve gülümsemiş.
     Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz