O Hâlâ Mutlu Bir Çocuktu..

O

     Sakin akan nehrin kıyısında yaşayan Bechuanaland’ın (şimdi Botsvana) en eski kabilesinin en genç üyelerinden biriydi Anibu. Dört kardeşi, annesi ve babasıyla mutlu bir çocuktu.
     Anibu’nun ailesinin tek geçim kaynağı, su bitkilerinin ince kökleriyle sertleşmiş nehir çamurundan yaptıkları hayvan heykelcikleriydi. Yaptıkları heykelleri satmak için haftada iki kez kurulan pazara giderlerdi.
     Anibu, malzeme toplamak için gittiği nehrin kıyısındaki büyük siyah kayaya oturup, su içmeye gelen zebraları, antilopları, filleri izlerdi. Yaptıkları heykelciklerden tanıdığı ama şimdiye kadar görmediği zürafayı çok merak ederdi. O nehrin kıyısında şimdiye kadar görmediği tek hayvandı zürafa…
     Bir gün annesi Anibu’yu çamur toplamaya gönderdi. Nehre geldiğini suyun sesinden anlardı. Kayaya geldi; eğlence olsun diye, elindeki sopayla balıkları dürtüklemeye başladı. Bu sırada arkasında büyük bir gölge belirdi. O kadar korkmuştu ki birkaç kez yutkundu. Sonra gölgeye bir yenisi daha eklendi. İkinci gölge daha küçüktü. İçinden gelen korku ve merak karışımı duyguyla arkasına döndü. İşte… Görmek istediği hayvan karşısında duruyordu. Bu hayvan uzun boylu, siyah benekli, zarif bir yaratıktı.
     Büyük zürafa Anibu’nun tam karşısında su içiyordu. Yavrusu da Anibu’ya başını sallayarak bakıyordu. Anibu ise hiç kıpırdamadan zürafaları izliyordu.
     Bu tatlı yaratıklara artık gözü alışmıştı. Bir süre daha onları izledikten sonra başını güneşe doğru çevirdi. Artık akşam olmak üzereydi. Fakat hiç çamur toplayamamıştı. Annesi tarafından azarlanmak istemezdi. Onun için aceleyle ama özenerek biraz malzeme topladı. Dönüş yolunda küçük zürafaya isim bulmuştu bile; Züfi…
     Annesi topladığı malzemeyi çok güzel buldu; oğluna teşekkür etti. Anibu, o gün akşam, yaşadığı günün rahatlığıyla deliksiz bir uyku çekti. Rüyasında ise Züfi’ye binmişti, tüm dünyayı geziyordu.
     Sabah malzeme toplama sırası ağabeyi Kofi’deydi. Kofi çok mırın kırın edince, Anibu gönüllü olarak gidebileceğini söyledi. Çünkü Züfi’yi ve annesini görmek istiyordu.
     O her zamanki gibi çok mutluydu. Heyecan içerisinde en güzel çamur topaklarını bir araya topluyor ve bir kenara koyuyordu. Siyah kayaya oturduğunda, zürafalar gelmişti. Korkusunu yenip Züfi’ye yavaşça parmaklarının ucuyla dokundu. Züfi başını salladı; sanki “Evet, dost olabiliriz” diyordu.
     Artık her gün o dev kayada buluşuyorlardı. Birbirlerine masal anlatıyor, zıplıyor, koşuyor ve hatta gülüyorlardı.
     Anibu, yine gönüllü olarak malzeme toplamaya gittiği nehrin kıyısındaki siyah kayada, elindeki sopayla balıklarla oynaşırken, bir yandan da Züfi ile annesinin yolunu gözlüyordu. Önüne arkasına, sağına soluna baktı; ama yok, yok, yok! Güneşin batmasına yakın, yorgun argın ve üzüntü içinde evine dönerken, alışık olmadığı bir sesle irkildi. Bu, yanından geçen bir kamyonun sesiydi. Ardından sanki rüya gibi bir şey oldu. Züfi ve annesi kamyonun içindeydi… Onları hayvanat bahçesine götürüyorlardı.
     Günlerce ağladı. Züfi ve annesinin, kamyonun üstünden yaşlı gözlerle bakışını unutamıyordu. Sonunda kararını verdi: Züfi ve annesini o dev kayaya kazımaya başladı. Aylarca süren çabadan sonra resmi bitirdi. Nehre malzeme toplamaya geldiğinde, saatlerce Züfi ve annesini izlerdi. O hâlâ mutlu bir çocuktu…

(Anonim-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi