Cemile – Deve Gözü, Selvi Boylum (4)

C

Dördüncü Bölüm
       Bizim kolhozun ekin tarlaları, Kurkuru Irmağı’nın yanındadır. Irmak, köyün yakınlarında bir boğazdan geçip vadiden akar, dizgin nedir tanımaz. Hasat zamanı, dağ ırmaklarının coştuğu günlere rastlar. Çamurlu, köpüklü sular akşam olunca kabarır. Geceleyin çadırda yatarken, ırmağın sesiyle uyanırım; mavi, durgun gecenin yıldızlarını görürüm gökte; rüzgâr soğuk soğuk eser; toprak uykudadır; azgın ırmak üstümüze gelmektedir sanki. Su kıyısında değildik, ama ırmak hemen yanı başımızdaymış gibi gelirdi bana, çadırı seller götürecekmiş gibi gelirdi. Bizim arkadaşlar, deliksiz uykusunu uyurlardı hasatçıların; ben uyuyamaz, kalkıp dışarı çıkardım.
       Kurkuru’nun seller basan topraklarında gece hem güzeldir, hem de korkutucudur. Çözülmüş atların kara gölgeleri seçilir çayırlarda.
       Nemli otlarla karınlarını doyurmuş, yorgun yorgun uyumaktadırlar. Biraz ötede, Kurkuru taşları sürükleyerek salkımsöğütler arasından uğultuyla akar. Tedirgin ırmak, korkunç seslerle, inleyişlerle doldurur geceyi.
        Böyle gecelerde hep Daniyar’ı düşünürdüm. Su kıyısındaki bir saman yığınının altında uyurdu. Korkmaz mıydı? Irmağın gürültüsünden rahatsız olmaz mıydı? Gerçekten uyuyabilir miydi orada? Gecelerini niye ırmak kıyısında, bir başına geçirirdi? Onu oraya hangi güç çekerdi? Garip bir adamdı, bir başka dünyadan gelmişti sanki. Şimdi neredeydi acaba? Bakındım, kimseyi göremedim. Irmağın kıyıları, yamaçlar gibi kayboluyordu uzakta. Karanlıkta sıradağlar seçiliyordu. Tepelerde sadece sessizlik ve yıldızlar vardı.
       Daniyar, köyde birtakım arkadaşlar edinebilirdi. Ama geldiğinde nasıl yalnızsa, yine öyle yalnızdı; dostluk, düşmanlık, sevgi, kıskançlık gibi birtakım kelimelerin anlamlarını bilmiyordu sanki. Köylerde yiğit olarak nam salabilmek için, insan kendini de, arkadaşlarını da koruyabilmeli; iyilik etmeli, hatta ara sıra kötülük etmeli; törenlerde, şölenlerde ortaya çıkıp kendini göstermeli; gerekirse aksakallara kafa tutabilmeli ancak ondan sonra kadınların dikkatini çeker.
       Ama adam Daniyar gibi kendi kabuğuna çekilirse, köyün günlük olaylarına bulaşmazsa, ya kimse aldırmaz ona, ya da herkes onu küçümser.
       “Ne iyilik ettiği var, ne de kötülük,” derler. “Zavallı… Yuvarlanıp gidiyor işte. Koyuverin, ne hali varsa görsün.”
       Genellikle bu gibi kimseler ya alay ya da acıma konusu olurlar. Olduğumuzdan büyük görünmek ve gerçek yiğitlerle bir tutulmak isteyen bizler, Daniyar’ı alaya alırdık; yüzüne karşı konuşamazdık tabii, ne söylersek arkasından söylerdik. Asker gömleğini ırmakta yıkamasına bile gülerdik. Daniyar, gömleğini yıkar, ıslak ıslak giyerdi, başka gömleği yoktu çünkü.
       Gariptir, içine kapanık, uysal biri olmasına rağmen, Daniyar’la senli benli olmaya kalkışmamıştık; akranımız olmadığı için değil birkaç yaşın lafı mı olurdu? Bize sert davrandığı için de değil. Hayır, onun suskunluğunda bir yaklaşılmazlık vardı. Bizi, bir eğlence konusu bulabilmek için can atan bizleri tutan da o yaklaşılmazlıktı işte. Ona karşı ölçülü olmamızda küçük bir olayın yeri vardı. Meraklı bir çocuktum; bitmez tükenmez sorularımla herkesi rahatsız ederdim. En büyük tutkum da, cepheden dönen askerlere savaşı sormaktı. Daniyar bizimle çalışıyordu ya, ben de fırsat kollamaya başladım.
       Bir akşam işten sonra yemeğimizi yemiş, ateşin başına toplanmıştık.
       “Daniyar, uyumadan önce biraz savaşı anlatsana bize,” dedim.
       Önce hiçbir şey demedi. Bu söz ağırına mı gitmişti ne? Uzun süre gözlerini ateşten ayırmadı; sonunda başını kaldırıp yüzlerimize baktı.
       “Savaşı mı anlatayım?” diye sordu. Bizimle değil de kendi yüreğiyle konuşuyordu sanki kendi düşüncelerini cevaplandırıyordu;
       “Yok, savaş hakkında bir şey bilmeyin, daha iyi!”
       Döndü, bir kucak dolusu kuru yaprak alıp ateşe attı, bizim yüzümüze bile bakmadan alevlere üflemeye başladı. Başka bir şey söylemedi Daniyar; ama o birkaç kelime bile, savaşın hafife alınacak bir konu olmadığını anlatmaya yetmişti. Yüreğinin ortasında bir kan pıhtısıydı savaş; o pıhtının sözünü kolay kolay edemiyordu. Kendimden utandım, bir daha da savaş hakkında hiçbir şey sormadım ona.
       Neyse, köy halkı Daniyar’ı nasıl unutuverdiyse biz de o akşamı öyle unuttuk. Ertesi sabah erkenden Daniyar’la ben atları harman yerine getirdik. Biraz sonra da Cemile geldi. Bizi uzaktan görür görmez bağırdı:
       “Hey, kiçine bala, atlarımı buraya getir! Koşumlar nerede?”
       Sanki anadan doğma sürücüymüş gibi arabayı incelemeye koyuldu, tekerleklerin iyice oturup oturmadıklarını anlamak için de birkaç tekme salladı.
       Yanına giderken halimize baktı baktı da keyiflendi. Daniyar’ın geniş çizmeleri, uzun, incecik bacaklarından fırlayacakmış gibi duruyordu; ben de nasırlaşmış topuklarımla atın sağrılarına vuruyordum boyuna. Cemile, başını neşeyle arkaya atarak;
       “Ne güzel bir çift olmuşsunuz ya!” dedi. Sonra buyruklar yağdırmaya başladı: “Hadi, çabuk olun! Sıcak basmadan bozkırı geçmeliyiz!”
       Dizginlere yapışıp arabaya götürdü atları, bağlamaya başladı. Bağladı da. Yalnız bir kerecik dizginleri nasıl geçireceğini sordu, o kadar. Sanki orada değilmiş gibi, Daniyar’ın yüzüne bile bakmıyordu. Cemile’nin kendine güveni, ikimize de meydan okur gibi davranışı Daniyar’ı şaşırtmışa benziyordu. Dudaklarını birbirine sımsıkı yapıştırmış, düşmancasına, ama gizli bir hayranlıkla Cemile’yi seyrediyordu. Sessizce ekin çuvalını aldı tartıdan, arabaya götürdü.
       Cemile azarlamaya başladı onu:
       “Ne o öyle, tek başına mı çalışacaksın? Olmaz öyle şey! Ne bakıp duruyorsun, kiçine bala? Çık arabaya da çuvalları yerleştir!”
       Daniyar’ın eline yapıştı sonra. Çuvalı birlikte kaldırdılar; Daniyar utançtan kıpkırmızı kesildi. El ele verip de her çuvalı kaldırışlarında başları birbirine dokunacak gibi oluyordu; delikanlı son derece tedirgindi, dudaklarını ısırıyor, Cemile’nin yüzüne bakmaktan kaçınıyordu. Cemile aldırmıyordu bile. Yardımcısının farkında bile değildi. Sanki tartının başındaki kadınla şakalaşıyordu. Arabalar yüklenince dizginlere yapıştık; işte o zaman Cemile göz kırparak bir kahkaha attı:
       “Hey, adın ne senin? Daniyar mı? Eh, erkeğe benziyorsun madem, düş bakalım önümüze!”
       Daniyar dizginlere asılıp yola koyuldu. Zavallıcık, diye düşündüm, üstüne üstlük utangaç da!

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz