Cemile – Deve Gözü, Selvi Boylum (5)
Cemile – Deve Gözü, Selvi Boylum (5)

Cemile – Deve Gözü, Selvi Boylum (5)

       Yolumuz uzundu: bozkırda yirmi kilometre araba sürecek, sonra da boğazdan geçip istasyona varacaktık. Tek iyi tarafı, yokuş aşağı olmasıydı; böylece atlar yorulmayacaktı.
       Köyümüz Kurkuru kıyısında, Yücedağ’ın eteğindeydi. Kapkara ağaçlarıyla ta boğazdan görülebiliyordu. Günde bir sefer yapacaktık. Sabahleyin erkenden yola çıkacak, öğleden sonra da istasyona varacaktık.
       Güneş iliklerimizi kavuruyordu sanki. İstasyon da ana baba günüydü. Vadinin her yanından getirilmiş çuval yüklü arabalar, uzak dağ kolhozlarından inmiş katırlar, öküzler vardı. Çocuklar, asker karıları getirmişti hepsini güneşten kapkara yanmış, çıplak ayakları taşlı yollarda nasırlaşmış, dudakları sıcaktan, tozdan kanayıncaya kadar çatlamış, soluk elbiseler giyen insanlar.
       Ekin ambarının üstüne koca koca harflerle, “Her başak cepheye!” yazılmıştı. Avludaki sürücülerin yarattığı kargaşalık, bağırıp çağırmalar, anlatılır gibi değildi. Az ötede, alçak duvarın gerisinde bir lokomotif sıcak buhar ve yanık yağ kokusu saçarak manevra yapıyordu. Trenler geçiyordu hızla. Bir an önce yerden kalkmak isteyen develer, salyalı ağızlarını öfkeyle açarak böğürüyorlardı. İstasyonda dağlar kadar ekini kızgın bir demir çatının altına yığmışlardı. Yukarıya uzatılmış kalaslardan çıkarak taşınıyordu çuvallar. Ekin kokusu vardı havada, toz insanı boğacak gibiydi. Uykusuzluktan gözleri kan çanağına dönmüş ambar memuru;
       “Hey! Önüne bak!”  diye bağırıyordu aşağıdan. “Yukarı çıkaracaksın çuvalı, en yukarıya!”
       Yumruğunu sallayarak boyuna sövüyordu. Niye sövüyordu? Çuvalları nereye çıkaracağımızı biliyorduk; çıkarıyorduk da. Kadınların, ihtiyar adamların, çocukların ekip biçtiği tarlalardan getirmiştik onları; makinistlerin kan ter içinde biçerdöverleri onarmaya çalıştıkları, kadınların iki büklüm orak salladıkları, çocukların her buğday başağını dikkatle topladıkları tarlalardan getirmiştik.
       O çuvalların ağırlığını hala hatırlarım. Bu iş erkek işiydi aslında. Gıcırdayan kalaslarda dengemi kaybetmemeye çalışarak, çuvalın ucunu dişlerimin arasına sıkıştırmış, bin güçlükle yürürdüm. Boğazım tozdan ağrır, sırtım çuvalın ağırlığından sızlardı; kıvılcımlar uçuşurdu gözlerimin önünde. Başım dönerdi, çuvalı düşürecek gibi olurdum; tek kurtuluş, yükü sırtımdan atı vermekmiş gibi gelirdi bana. Ama arkamda başkaları da vardı. Çuval taşırlardı onlar da; hepsi ya benim yaşımda çocuklar, ya da benim kadar çocukları olan asker karılarıydı.
       Savaş olmasaydı hiç böyle yük taşıtırlar mıydı onlara? Hayır, kadınlar da benim gibi çalışırlarken, işten kaçmaya hakkım yoktu. Cemile önümden çıkardı; eteğini dizlerinin üstünde toplar, öyle yürürdü; esmer, güzel bacaklarında kasların nasıl gerildiğini görürdüm incecik gövdesinin, o ağırlık altında nasıl iki büklüm olduğunu…
       Bazen yorulduğumu fark edip bir an duraklardı;
       “Ha gayret, kiçine bala, az kaldı!”
       Ama kendi sesi de boş ve cansız olurdu. Çuvalları boşaltıp geri dönerken, karşıdan Daniyar’ın geldiğini görürdük. Kalasları sağlam adımlarla çıkarken belli belirsiz topallardı. Karşılaştığımızda, Cemile’ye tasalı tasalı bakardı. Cemile yorgun belini doğrultur, buruşmuş eteğini düzeltirdi. Daniyar, her keresinde, sanki ilk görüyormuş gibi bakardı Cemile’ye, ama yengem oralı bile olmazdı.
       Artık alışmıştık: gününe göre, Cemile ya takılırdı Daniyar’a, ya da hiç aldırmazdı. Birlikte köye dönerken, “Hadi bakalım!” diye bağırırdı bana; kamçısını sallar, atları dörtnala sürerdi. Ben de peşinden giderdim. Daniyar’ı geçer, uzun süre dağılmayan bir toz bulutu içinde bırakırdık onu. Gerçi şakaydı bu, ama başka bir erkek olsa kaldırmazdı. Daniyar öfkelenmez, yanından yıldırım gibi geçen Cemile’yi hayranlıkla, ama hiç gülümsemeden seyrederdi. Cemile dimdik otururdu arabada, boyuna gülerdi. Başımı çevirip Daniyar’a bir göz atınca, onun toz bulutu ardından hala Cemile’ye bakmakta olduğunu görürdüm. Bakışında bir incelik, her şeyi bağışlayan bir hava vardı; bir inatçılık, gizli bir hüzün vardı.
       Cemile’nin alaylarına da, kendisine aldırmamasına da öfkelenmiyordu. Her şeye katlanmaya yemin etmişti sanki. Önceleri onun bu haline üzülür, Cemile’yi,
       “Niye onunla alay ediyorsun, yenge? Baksana, uysal, sessiz bir adam!” diye sık sık azarlardım.
       Cemile omuz silker, gülerdi.
       “Benimki sadece şaka! Hem zaten aldırdığı bile yok!”
       Sonunda ben de başladım aynı işi yapmaya. Daniyar’ın garip, inatçı bakışları beni düşündürüyordu. Cemile bir çuvalı sırtlamaya görsün, Daniyar hemen gözlerini dikiyordu ona. Doğru, ambarın o gürültüsü, o şamatası içinde, bağırmaktan sesleri kısılmış, bir yerlere koşuşan insanlar arasında, Cemile’nin istasyon sınırlarını aşan içten davranışları, sekercesine yürüyüşü dikkati hemen çekiyordu. Durup Cemile’ye bakmamak çok güçtü doğrusu. Arabadan bir çuval almak için yay gibi gerilir, omuzlarını ileri uzatıp başını arkaya atardı; boynu bütün güzelliğiyle ortaya çıkardı o anda, güneşin kızarttığı örgülü saçları nerdeyse yere değerdi. Daniyar dinlenecekmiş gibi olduğu yerde durur, göz ucuyla Cemile’yi seyrederdi. Kimsenin bunu fark etmediğini sanırdı, ama her şeyi görürdüm ben. Görürdüm, gördüğümden de hoşlanmazdım; canım bile sıkılırdı, Cemile’nin dengi bulmazdım Daniyar’ı.
       “Şuna bak, o böyle yaparsa başkaları ne yapmaz!” diye düşünür, öfkelenirdim. Daha içimden atamadığım o çocuksu bencillik, korkunç bir kıskançlığa dönüşürdü. Çocuklar, sevdiklerinin dikkati çekmesini istemezler. Artık acımıyordum Daniyar’a, kızıyordum; başkaları onunla alay edince için için seviniyordum.
       Ama şakalarımızdan biri kötü sonuçlandı. Ekin çuvalları arasında, keçi kılından yapılmış, yüz kırk kiloluk kocaman bir çuval vardı. Tek kişinin taşıması imkânsız olduğu için hep iki kişi taşırdık onu. Bir gün harman yerinde, Daniyar’a bir oyun oynamayı kararlaştırdık. O çuvalı onun arabasına koyduk, üstüne de başka çuvallar yerleştirdik. İstasyon yolunda da Cemile’yle bir Rus köyünde durup elma topladık. Yol boyunca Cemile elma fırlattı Daniyar’a, yol boyunca güldük. Sonra, her zamanki gibi ardımızda bir toz bulutu kaldırarak onu geçtik.
       Boğazın biraz ilerisinde, demiryolu geçidine varınca Daniyar bize yetişti; hat kapalıydı çünkü. Ondan sonra istasyona hep birlikte vardık. Büyük çuvalı unutmuştuk bile, yükleri indirinceye kadar da hatırlamadık. Tam o sırada Cemile kolumu dürttü, başıyla Daniyar’ı gösterdi. Daniyar arabanın üstünde durmuş, ne yapacağını bilemiyormuş gibi çuvala bakıyordu. Gözleri Cemile’ye ilişti sonra; onun gülmemeye çalıştığını görünce her şeyi anladı, kıpkırmızı kesildi.
       “Çek pantolonunu, yoksa yolda düşürüp kaybedeceksin!” diye bağırdı Cemile.
       Daniyar öfkeyle bize baktı; sonra, daha biz ne olduğunu anlamadan çuvalı sürüye sürüye arabanın kenarına kadar getirdi, aşağı atladı, tek eliyle dengelemeye çalışarak sırtına aldı. Başladı yürümeye. Önceleri durumu kavrayamadık. Başkalarının da dikkatini çekmedi bu: sırtında çuvalla bir adam yürüyordu işte herkesin sırtında çuval vardı. Daniyar kalasa yaklaşınca, Cemile koşarak yanına vardı onun;
       “Bırak çuvalı, şaka ediyordum!”
       “Çekil başımdan!” diye mırıldandı Daniyar, kalasa çıktı.
       Cemile, kendisinin suçsuz olduğunu göstermek istercesine;
       “Şuna bakın, ne yapıyor!” diye bağırdı. Hala gülüyordu, ama garip bir gülüştü bu; gülmek için kendini zorluyor gibiydi.
       Daniyar’ın adamakıllı topalladığını fark ettik. Daha önce niye düşünememiştik bunu? O budalaca şaka için kendimi hala bağışlamış değilim. Bu oyunu ben akıl etmiştim çünkü.
       “Geri dön!” diye bağırdı Cemile; sanki bağırmıyor, inliyordu. Ama Daniyar dönemezdi artık; arkasında başkaları vardı.
       Sonra olanları ayrıntılarıyla hatırlayamıyorum. Daniyar, o korkunç yükün altında iki büklüm, başını önüne eğmiş, dişlerini dudaklarına geçirmiş, yaralı ayağını dikkatle atarak ağır ağır yürüyordu. Her adımı korkunç bir acı veriyordu ona, öyle anlaşılıyordu; durup durup başını arkaya atıyordu. Kalası çıktıkça sallanması artıyordu. İyice sendeliyordu artık. Ağzımın içi, korkudan ve utançtan kupkuru kesilmişti. Donakalmıştım, bütün kaslarımda çuvalın ağırlığını, yaralı bacağın dayanılmaz acısını duyuyordum. Bir kere daha sendeledi Daniyar, başını geriye attı; işte o anda gözlerim karardı, toprak ayaklarımın altında kaymaya başladı.
       Çelik gibi bir pençe elime yapışmasaydı belki bayılacaktım. Cemile’yi birdenbire tanıyamadım. Çarşaf gibi bembeyaz olmuştu yüzü, sanki gözbebekleri büyümüştü, dudakları az önceki gülüşünden hala seğiriyordu. Herkes, ambar memuru bile, kalasın altında toplanmıştı şimdi. Daniyar iki adım daha attı. Çuvalı sırtında dengelemeye çalıştı, ansızın tek dizinin üstüne çökmeye başladı. Cemile, elleriyle yüzünü kapattı;
       “Bırak! Bırak çuvalı!” diye haykırdı.
       Ama Daniyar çuvalı bırakmadı; istese yana atabilirdi, arkadakilere de bir şey olmazdı böylece. Cemile’nin sesini duyar duymaz doğruldu, bir adım daha attı, yine sendelemeye başladı.
       Ambar memuru;
       “Bıraksana çuvalı, it oğlu it!” diye bağırdı.
       Herkes;
       “Bırak!” diye çığlıklar atıyordu.
       Daniyar bırakmadı, direndi.  Biri;
       “Bırakmayacak!” diye mırıldandı.
       Orada kim varsa, hem kalastakiler, hem aşağıdakiler, Daniyar’ın çuvalı bırakmayacağını anlamışlardı; evet, düşeceğini bilse, çuvalı atmayacaktı Daniyar. Ortalığı bir ölüm sessizliği kapladı. Duvarın ötesinden lokomotifin düdüğü duyuluyordu. Daniyar, uykuda yürüyormuş gibi sallanarak kalası tırmanıyor, kızgın demir çatının altına doğru ilerliyordu. Dengesini koruyabilmek için iki adımda bir duruyor, güç topladıktan sonra çıkmaya devam ediyordu. O durunca arkasındakiler de duruyordu tabii. Bu yüzden daha da yoruluyorlardı, güçleri tükeniyordu, ama kimse kızmıyor, kimse sövmüyordu. Görünmez bir iple birbirlerine bağlıydılar; sanki tehlikeli, kaygan bir yolda ilerliyorlardı; herkes önündekini, arkasındakini korumak için son derece dikkatli davranıyordu. Sırtlarında yükleri, kalası çıkıyorlardı. Sessiz ve tekdüze sallanışlarında büyük bir uyum vardı. Daniyar durunca duruyorlar, yürüyünce yürüyorlardı.
       Kalasın sonuna yaklaşmışlardı artık, Daniyar yine sendeledi; yaralı bacağı onu dinlemiyordu bile. Çuvalı bırakmazsa düşecekti.
       “Koş! El ver ona!” diye bağırdı Cemile. Sanki bir faydası olacakmış gibi kollarını uzattı.
       Kalasa fırladım. Çuval taşıyanların arasından geçip Daniyar’ın yanına vardım. Kolunun altından bana baktı. Sırılsıklam, esmer alnındaki damarlar kabarmıştı; kan çanağına dönmüş gözlerinde bir tiksinme okunuyordu. Çuvalı arkadan tutmak istedim.
       “Defol!” dedi Daniyar, bir adım daha attı. Topallayarak, soluk soluğa indiğinde kolları iki yanına sarkmıştı.
       Kalabalık, onun geçmesi için ikiye ayrıldı; ambar memuru kendini tutamayıp;
       “Deli misin sen?” diye bağırdı. “Bizde insanlık yok mu sanıyorsun? Söyleseydin, çuvalı aşağıda boşalttırmaz mıydım? Ne diye yukarıya çıkardın?”
       Daniyar sessizce;
       “Sana ne?” diye cevap verdi. Yere tükürüp arabaya gitti.
       Gözlerimizi önümüze eğmiştik, utanıyorduk; Daniyar, budalaca şakamızı ciddiye aldığı için kızıyorduk da.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir