Qardaş ölkənin qardaş paytaxtı – BAKI

Q

     Bakü, 30 Ekim sabahı… Hazar’ın üzerindeki gökyüzünde tanış bir mavilik, ama Akdeniz değil. Orta Avrupa dinginliğinde bir şehir. Geçen yüzyılın sonundan kalma, avlulu taş binalar. İnsanı ezmeyen, yumuşak bir görkem.
     Söylemeselerdi nereye gittiğimizi yola çıkarken, uçaktan indiğimde de sokakların insansız ve yazısız kalsaydı… Ve sorsalardı bana, “Neredesin?” diye, komünizmden çeyrek asır önce çıktığını bilirdim bak. Önce Orta Avrupalı sanırdım seni. Sonra, petrol kulelerini görünce, yavaş yavaş gelirdi aklım başıma.
     Araya sıkışan birkaç Stalin yapısı bina bozamamış hüzünlü güzelliğini. Biliyorum, gençliğinde Avrupa’nın en zengin adamlarıyla aşk yaşamışsın, yıpranmışsın, ama asaletin cami mihrabı gibi yerli yerinde, Bakü…
     İzmir benzetmesi yapmışlardı senin için… Ben benzetemedim. Tanrı seni İzmir’e benzemekten korusun Bakü. Biliyor musun, saçları püfür püfür uçuran İmbat giremez artık İzmir’e! Çünkü bizim oralı Türkler’de, sahili kıç kıça 12 katlık binalarla donatmak gibi bir âdet var. Kadife Kale’nin senin Şahinler Tepesi’ne benzediğini söyleyenlere de inanma sakın. Yeşil Kadife Kale sinekkaydı tıraş edildi; ağaçlar kesildi, önce her yer gecekondu oldu, sonra akılları başlarına geldi de küçük bir bölümünü kurtardılar. Tanrı seni böyle bir süreçten korusun Bakü…
     Bakü, 30 Ekim günü… Eski Komünistiçeski caddesinde yürüyorum. 52 numaradaki kasap dükkânında beni çeken ne olabilir? Beyaz mermerler üzerinde, kasabın orta yerindeyim. Bakü’deki dükkânların birçoğu ağzına kadar dolu sayılır. Kasap, etleriyle meşgul. Dükkân 60 metrekare var. Birden kafamı kaldırıyorum, tavan yüksekliği 6 metre. Duvarların tavana yakın kısmı, üçü sağda, üçü solda, devasa mermer heykellerle donatılmış.
     Komünistiçeski 52 numaradaki kasabın orta yerinde zaman tüneline giriyor ve geri saymaya başlıyorum. 1891’de duraklıyorum. Kapıdan içeri fraklı iki uşak giriyor. Sekiz kilo bonfile, altı kuzu budu ısmarlıyorlar. Kasap, hesabı hangi isme yazacağını soruyor. Uşaklardan biri “Rotschild” diye fısıldıyor. Diğeri, biraz daha yüksek sesle “Nobel” diyor.
19.
yüzyılın ortalarında Apşeron Yarımadası’nda sakin bir limandın sen Bakü. 1859 yılında ilk petrol rafinerilerin kurulunca kaderin değişti. Rus bürokrasisi, 1872 yılında kraliyet topraklarındaki petrol yataklarının ihale ile uzun vadeli kiralanması usulünü getirince her şey birden değişti. Büyük sermayeye kapıların açıktı artık. Koşa koşa geldiler sana. Dünyanın en önemli petrol merkezi olmana yol açan gelişme böyle başladı. İlk gelenler, İsveçli sanayici Nobel Kardeşler oldu. Onların 1879’da Bakü’de kurdukları şirket, kısa zamanda dünyanın en büyük petrol şirketi oldu. Nobel ödülünde senin de katkın varmış demek ki… Onları, Hazar-Karadeniz Ticaret ve Endüstri Topluluğu’nu kuran Parisli Rothschild Ailesi izledi.
     Almanı, İngiliz’i, Belçikalısı, Yunanlısı sana koştular Bakü. Nasıl koşmasınlar ki? 1898’de senden çıkan petrol koca Amerika’daki üretimi geride bırakmıştı. Trans-Kafkasya’nın en büyük, en kalabalık ve en görkemli şehriydin artık… Kozmopolittin. Nüfusunun yarısı Müslüman’dı. Geri kalanı Rus ve Ermeni. Müslümanlar daha fakirdiler, ama onların da zengin bir burjuvazisi oldu. Avrupa eğitimli bir Müslüman aydınlar sınıfı da çıkardın sen Bakü. Onlardan bazıları, Atatürk’e omuz verdiler, Türkiye Cumhuriyeti’nin arkeologları arasında yer aldılar. Tarih bilincimiz zayıf bizim, bunları unuttuk biz Bakü… Daha doğrusu unutturdular…
     Azeri genç kadının istediği 250 gram kıyma zaman tünelinde beni geri getirdi. Akşama ne pişirecek acaba? “Kazmaklı pilav” olmasın sakın? Haşlanmış kestaneleri yağda çevirecek, içine kestane, kuş üzümü, çam fıstığı, kuru üzüm katılmış pilav, dibine yufka yayılmış tencerede pişecek. Sonra, yuvarlak bir tabağa tersine çevirecek. 250 gram kıymasını kavurup, kazmaklı pilavın yanında sofraya getirecek. Kocası şaraba meraklı… Belki de evde yapıyor. Yoksa “Arak” dedikleri votkadan mı içecek?
     Bakü, 30 Ekim öğleden sonra… “Köhne Şehir” denilen eski yerleşim merkezinin girişinde Burçlar Çeşmesi’nden su içiyorum. 12 musluk içinde, üzerinde kendi burcumun simgesi olanını seçiyorum. “İçeri Şehir” de deniyor buraya. İzin verirsen Bakü… Şu köşedeki Kız Kulesi’ne siyah saçlı bir Rapunzel oturtabilir miyim? Kız Kulesi’nin yanı başında taş bina var ya, oraya da Genceli Nizami’yi yakıştırdım. Gün batımını o çan kulesi gibi kulesi olan balkondan seyretsin ve Hazar’dan gelen hafif bir esinti şiirlerini tüm Kafkasya’ya dağıtsın.
     Masal şehrinin dar sokaklarında yürüyorum Bakü. Etraftaki solgun evlere sihirli değneğimle dokunuyorum. Uçuk renklere boyuyorum onları, balkonlarında sardunyalar açtırıyorum. Alt katlarına sokağa taşan minik masaları olan küçük lokantalar yerleştiriyorum. Kırmızı beyaz pötikare örtülü bir masa seçip, serinlemek için “doğga” ısmarlıyorum; hava sıcak ve yoğurtlu soğuk çorbanın bir başka keyfi var.
     Sihirli değneğimi bir süre yok ediyorum. Kervansaray’ı geçince köşedeki antikacıda mola veriyorum. Tozlu bir raftaki art deco buz kovasında aklım kalıyor. Bir adım ötedeki galeride Raşid Geydarzade’nin resim ve heykel sergisi var. Sonbahar adını verdiği küçük heykeli çok seviyorum. Geydarzade’nin Sonbahar’ında aklım kalmıyor, Çünkü benimle Türkiye’ye gelecek…
     Bakü, 30 Ekim akşamı… Otele dönüp, Azeri yazar Anar’ın Ak Liman adlı romanını okuyorum. Romanın kahramanı Nemet, pencereden dışarıyı seyrediyor:
     “Görüntü çok güzeldir. Tüm kent göz önünde. Kız Kalesi’nin tepesi. Akademi’nin yeni binası… Ama bu görüntüler artık bana zevk vermiyor, sadece tutsağıyım onların. Yaşam boyu bir tutsaklık. Bu pencere hiçbir zaman bir tren penceresi gibi devinmeyecek…”
     Kitabı bırakıp pencereye gidiyorum. Görüntün gerçekten ç ok güzel Bakü. Sihirli değneğimi üzerinde gezdiriyorum. Hazar’da fırtına kopuyor. Bütün şehir baştan aşağı köpüklü dalgalarla yıkanıyor. Penceredeki görüntü devindikçe deviniyor. Derken, nar çiçeklerinin üzerine güneş açıyor. Küskünlüğünden kurtuluyorsun, İnsanlarının yüzü bir başka güleç oluyor.
     Sabah uçağına yetişmek için erken kaldıracaklar. İyi geceler diliyorum Bakü…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz