Onuncu Gece Gelince
Onuncu Gece Gelince

Onuncu Gece Gelince

     Dünyazat ona, “Ey kardeşim, öyküyü tamamlasana!”demiş. Şehrazat da, “Dostlukla ve sunmayı görev sayarak,” diye yanıt vermiş ve sözünü sürdürmüş:

     Ey bahtı güzel şahım, işittim ki, hamal genç kızlara bu vaatte bulunduktan sonra, pazardan dönen kız, ayağa kalkıp önlerindeki sofrayı yeniden düzenlemiş ve hepsi zevkle yiyip içmişler. Bundan sonra mumları tutuşturmuşlar ve kokulu buhurlar, ödler yakmışlar, sonra da hepsi birden içmeye, çarşıdan alınan tatlıları yemeye başlamışlar. Özellikle de, aynı zamanda gözlerini kapayarak, başını sallayarak, iyi düzenlenmiş şiirler okuyan hamal… Birdenbire kapıya vurulduğu duyulmuş, fakat zevke dalmışlıkları içinde bu, onları tedirgin etmemiş; bununla birlikte kapıya bakan genç kız, kalkıp kapıya yönelmiş; sonra geri dönerek onlara, “Bu gece keyfimiz tam olacak, çünkü kapıda sakalları kesilmiş sol gözleri sakat üç Acem var ve gerçekten şaşırtıcı bir rastlantı bu. Bunların çabucak Diyar-ı Rum’dan gelme yabancılar olduklarını anladım; her birinin suratı değişik, ama hepsinin yüzleri gülünç olduğu kadar, çok iç açıcı. Onları içeri alırsak, sayelerinde epeyce eğleniriz” demiş.
     Sonra da arkadaşlarına öylesine kandırıcı sözler söylemiş ki, sonunda ona, “Öyleyse, git söyle onlara, gelsinler! Ama şartımızı da: ‘Sizi ilgilendirmeyen şeyden hiç söz etmeyeceksiniz, yoksa hoşlanmayacağınız şeyler işitirsiniz’ diyerek onlara açıkla!” demişler. Genç kız da neşe içinde kapıya koşarak üç körü birlikte getirmiş; gerçekten bunların sakalları traşlı, bıyıkları eğri ve dikmiş; böylece Kalender denen dilencilerin de bağlandıkları tarikat ehlinden oldukları anlatılıyormuş.
     Bunlar içeri girer girmez, hazır bulunanlara selamet dilemişler, sonra da birbiri ardından geri çekilmişler. Bunları görünce genç kızlar, ayağa kalkıp onları sofraya davet etmişler. Sofraya oturan üç Kalender, açıkça sarhoş olduğu belli olan hamala bakmışlar ve iyice inceledikten sonra, onun da kendi tarikatlarına bağlı biri olduğunu sanmışlar ve “Aaa! Galiba bu da bizim gibi bir Kalender. Öyleyse, ona dostça davranmamız uygundur,” demişler. Ama hamal, onların düşüncelerini anlayarak birdenbire ayağa kalkmış, “Tamam, tamam dostlarım! Sakin olun, sizin hakkınızda kötü düşünen yok. Oturun, yiyin için! Ama gidip ilkin kapının üzerinde yazılı kitabeyi okuyun!” demiş.
     Bu sözleri duyan genç kızlar gülmekten katılmışlar ve birbirlerine, “Bu Kalenderlerle ve bu hamalla epeyce eğleneceğiz,” demişler. Sonra da Kalenderlere yiyecek vermişler; doğrusu onlar da çok iyi yemişler. Sonra kapıya bakan kız kalenderlere içecek sunmuş; onlar da genç kızın elinden aldıkları içkiyi elden ele dolaştırarak içmişler. Bardak birkaç kez elden ele dolaşıp içindeki bitince, kız onlara, “Tamam, tamam kardeşlerim! Şimdi söyleyin bakalım, torbalarınızda bizi eğlendirecek birkaç güzel öykü ya da başınızdan geçen şaşırtıcı serüvenler var mı?” diye sormuş. Bu soruş biçiminden hoşlanan Kalenderler, kendilerine müzik aletleri getirilmesini istemişler; bunun üzerine kız onlara zillerle donatılmış bir Musul tefi, bir Irak udu ve İran neyi getirmiş. Üç Kalender ayağa kalkmış; biri zilli tefi, diğeri udu, öteki de neyi almış; üçü birden çalmaya başlamışlar; genç kızlar da şarkı söyleyerek onlara eşlik etmişler; hamala gelince, zevkten bayılıp, “Ya Allah! Ya Allah!” diye haykırmış. Çalgı çalan ve şarkı söyleyenlerin görkemli sesleri onu çok etkilemiş.
     Tam o sırada, kapının yeniden çalındığı duyulmuş. Kapıya bakan kız ayağa kalkarak kapıda kimin bulunduğunu anlamaya gitmiş. Kapının çalınma nedeni şuymuş:
     O gece Halife Harun Reşit, ülkenin içinde olup bitenleri kendi gözleriyle görüp kendi kulaklarıyla işitmek üzere kente inmişmiş. Yanında veziri Cafer-ül-Barmaki ve celladı Mesrur kendisine eşlik ediyorlarmış. Zaten tacir kılığına girerek böylesine dolaşmak onun âdeti imiş.
     O gece kentin sokaklarında dolaşırken, yolunun üzerine bu ev çıkmış; çalgı ve şenlik sesleri duymuş. Halife, Cafer’e “Bu seslerin kimlere ait olduğunu anlamak için şu eve girmek istiyorum,” demiş. Cafer ise, “Bunlar bir sarhoşlar topluluğu olmalı. Başımıza kötü bir şey gelmesin!” diyerek içeri girmekten kesinlikle sakınmalarının doğru olacağı yanıtını vermiş. Ancak Halife, “Mutlaka içeri girmeliyiz. Onların hangi durumda olduklarını görmek için içeri girmenin bir yolunu bulmalısın!” demiş. Cafer, bu emri alınca, “Emriniz başım üstüne!” demiş; ve ilerleyip kapıyı çalmış; ve hemen o dakikada kapıya bakan kız, gelip kapıyı açmış.
     Genç kız kapıyı açınca, Cafer ona “Ey hanımım, biz Taberiyeli tacirleriz. Mallarımızla Bağdat’a geleli on gün oldu ve tacirler hanında kalıyoruz. Bu gece handa buluştuğumuz tacirlerden biri bizi evine çağırmış, yemeğe davet etmişti. Bir saat kadar yiyip içtikten sonra yemek bitince, bizi istediğimizi yapalım diye serbest bıraktı. Evden çıktık; ama gece bastırdı; biz de buraların yabancısı olduğumuzdan kaldığımız hanın yolunu yitirdik. Bu yüzden, asaletinize sığınarak size başvuruyoruz. İzin verirseniz içeri girip geceyi burada geçireceğiz. Allah bu iyiliğinizi unutmayacaktır!” demiş.
     Bunu duyan kız onların yüzlerine bakmış; namuslu tacirler olduğunu ve saygın bir halleri bulunduğunu görmüş. Dönüp iki kardeşinin görüşlerini almış; öteki kızlar ona, “Al onları da içeri!” demişler.
     Bunun üzerine bunlara kapıyı açmak üzere dönen kıza, “İzninizle, girebilir miyiz?” diye sormuşlar. Kız da, “Buyurun!” diyerek yol göstermiş. Halife, Cafer ve Mesrur içeri girince öteki iki kızın ayağa kalkarak kendilerine hizmet etmeye davrandıklarını görmüşler. Kızlar onlara, “Hoş geldiniz! Burada dostça ve ferah gönülle karşılanacaksınız! Lütfen rahatınıza bakın sayın davetliler! Ancak sizi bir şartla kabul edeceğiz: Sizi ilgilendirmeyen konularda asla konıışmayın! Yoksa, hoşunuza gitmeyen şeyler işitirsiniz!” Onlar da yanıt vermişler; “Tabii, doğrusu da bu!” diyerek… Sonra oturmuşlar, içmeye çağırılmışlar; bardak elden ele dolaşmış.
     Sonra Halife üç Kalendere bakmış, hepsinin de sol gözlerinin kör olduğunu görmüş, buna çok şaşırmış. Sonra da genç kızlara bakarak tüm güzelliklerini ve zarafetlerini fark etmiş, bu da onu çok şaşırtmış ve hayrete düşürmüş. Genç kızlar, konuklarla söyleşiyi sürdürmüşler ve onları kendileriyle içki içmeye davet etmişler; sonra Halife’ye nefis bir şarap sunmuşlar; o da, “Ben tövbe etmiş bir hacıyım,” diyerek reddetmiş, bunun üzerine kapıya bakan kız, ayağa kalkıp onun önüne ince kakmalı küçük bir masa, onun üzerine de çini bir kâse koymuş. Kâsenin içine de bir parça karla soğutulmuş kaynak suyu koymuş ve hepsini gülsuyu ve şekerle karıştırmış, sonra da bunu Halife’ye sunmuş. Bunu kabul eden Halife kıza pek çok teşekkür etmiş ve kendi kendine, “Yarın onu bu davranışından ve tüm yaptıklarından ötürü ödüllend irmeliyim!” diye düşünmüş.
     Genç kızlar, misafirlerine karşı görevlerini yerine getirmeyi sürdürmüşler ve içki sunmaktan da geri durmamışlar. Ancak, şarap etkisini göstermeye başlayınca, ev sahibi olan kız ayağa kalkarak onlara başka emirleri olup olmadığını sormuş; sonra da çarşıdan dönen kardeşinin elini tutarak ona, “Ey hemşire, ayağa kalk da görevlerimizi yapalım!” demiş. Kız ona “Emredersin!” diye yanıt vermiş. Bunun üzerine kapıya bakan kız ayağa kalkarak Kalenderlere salonun ortasından ayrılarak kapılara karşı sıralanmalarını söylemiş, sonra da salonda daha önce bulunan her şeyi kaldırmış ve yıkamış.
     Diğer genç kıza gelince hamalı çağırmışlar ve ona, “Vallahi, senin dostluğun pek işe yaramıyor, haydi bakalım! Sen burada yabancı değilsin, ev halkından sayılırsın!” demişler. Bunu duyan hamal ayağa kalkmış, giysilerinin eteklerini kaldırmış, ucunu sıkıştırmış ve “Emriniz başım üstüne!” demiş. Onlar da ona, “Yerinde bekle!” demişler. Birkaç saniye sonra, çarşıdan gelen kız ona, “Beni izle ve gel yardım et!” demiş. Hamal onu salonun dışına çıkarken izlemiş; orada siyah tüylü iki köpek görmüş; köpekler boyunlarından zincire bağlı imişler. Hamal onları almış salonun ortasına getirmiş. O vakit evsahibi yaklaşmış, yenlerini kaldırmış, bir kamçı alıp hamala, “Köpeklerden birini buraya getir!” demiş. O da zincirinden çekerek köpeklerden birini sürüklemiş, kıza yaklaştırmış; köpek ağlamaya başlamış ve başını genç kıza doğru kaldırmış. Ama genç kız, buna hiç aldırmadan, elindeki kamçıyla köpeğin başına vurmaya başlamış, köpek ağlayıp haykırıyormuş ve genç kız kolları yorulasıya kadar onu kamçılamayı sürdürmüş. Sonra kamçıyı elinden fırlatmış, köpeği kollarına alarak göğsüne bastırmış, gözyaşlarını silmiş ve iki ellerinin arasına aldığı başını öpmüş. Sonra da hamala, “Al bunu götür, ötekini getir!” demiş. Hamal da ikinci köpeği getirmiş ve genç kız, ona ilkine yaptıklarını yapmış.
     Bunu gören Halife, yüreğinin acımayla dolduğunu ve göğsünün kederden sıkıştığını duymuş; ve Cafer’e bu konuda genç kıza soru sorması anlamında göz kırpmış. Ama Cafer de işaretle, ona susmasının daha doğru olacağı yanıtım vermiş. Bundan sonra konağın sahibi, kızkardeşlerine dönüp onlara, “Haydi! Her zaman yaptıklarımızı yapalım!” demiş. Onlar da “Baş üstüne!” demişler. Bunun üzerine konağın sahibi, altın ve gümüş kakmalı mermer yatağına çıkmış ve kapıya bakan kız ile çarşıdan dönen kıza, “Şimdi bildiklerinizi bize gösterin!” demiş. Bunun üzerine kapıya bakan kız ayağa kalkmış, ablasının yanında yer almak üzere yatağaçıkmış, çarşıdan dönen kız da dışarı çıkmış; kendi dairesine gidip yeşil ipekten saçakları olan saten bir torba getirmiş; iki genç kızın karşısında durup torbayı açmış; içinden bir ut çıkarmış, kapıya bakan kıza uzatmış, o da akort yaparak mızrap vurmuş ve aşk ve keder üzerine şu dizeleri okumaya başlamış:
     “Lütfen! Kaçıp giden uykuyu kirpiklerime geri getir! Sonra da söyle aklım fikrim nereye gitti? Evimde aşkın mekân tutmasına razı olalı beri uyku bana kızdı, beni terk etti. Soruyorlar bana, “Sen ki, güvenli ve doğru yolda yürüdüğünü bilirdik. Ne yaptın sen, dostum! Söyle bize, seni kim şaşırttı? Onlara diyorum ki, sizi ben değil, o sevgili aydınlatacak! Bense size tek bir yanıt vereceğim: kanımın, tüm kanımın ona ait olduğunu söyleyerek,.. Size daima; ben kanımı dökmeyi yeğlerim, onun uğruna, tüm ağırlığıyla içimde kalmasın diyerek yanıt vereceğim. Bir kadın seçmişim, onda tüm düşüncelerimi, onun imgesini bile yansıtan tüm düşüncelerimi üreteyim diye… Ve de, bu imgeyi kovsaydım, içimi ateşe sallardım, o yutucu ateşe… Onu görünce siz beni mazur tutarsınız! Çünkü Tanrı’nın ta kendisi bu mücevheri hayat iksiriyle kuyumlamıştır ve de bu hayat iksirinden kalanlarla narı yoğurdu, inciler döktü. Bana diyorlar ki, “Ey budala! Sen sevgili oyuncağında, gerçekten, sızlanmalar, gözyaşları ve nadir zevklerden başka şeyler bulduğunu mu sanıyorsun? Bilmez misin ki, berrak suda izlerken kendi gölgenden başka bir şey göremezsin. Öylesine bir kaynaktan içmektesin ki, tek başına tat alabilmiş olmanın öncesinde ondan nice doyumlar sağlanmıştır.” Onlara, sanmayın ki, diyorum, içerken beni sarhoşluk sarmıştır. Sade bakarken sarhoş olmuşumdur ben. Ve bu sadece gözlerimden uykuyu kovmuştur. Ve beni böyle tüketen asla geçmişin olayları değildir. Ama onun hayatımdan geçip gitmesidir. Ayrılmış olduğum güzel şeyler asla beni bu hale düşürmedi; sadece onun benden ayrılmasıdır beni berbat eden. Ve şimdi, başımı başkalarına çevireyim, öyle mi? Bunu nasıl yapabilirim? Ben ki tüm ruhumla onun hoş kokulu bedenine bağlıyım… Bedeninin amber ve misk kokusuna.”
     Kız şarkısını bitirince, kız kardeşi ona, “Tanrı tesellini versin, kardeşim!” demiş. Ancak genç kız, öylesine bir üzüntü nöbetine tutulmuş ki, giysilerini yırtmış ve bayılarak yere serilmiş. Ancak düşerken, giysisi açıldığından, Halife, vücudunun kamçı ve değnek darbelerinden izler taşıdığını görmüş ve şaşkınlığın son kertesine dek şaşırmış. Pazarcı kız yaklaşmış ve bayılan kızkardeşinin yüzüne biraz su serpmiş; kız kendine gelmiş; sonra da yeni bir giysi getirmiş, kız buna bürünmüş.
     Bunları gören Halife, veziri Cafer’e, “Pek heyecanlanmışa benzemiyorsun. Bu kadının bedenindeki darbe izlerini görmedin mi? Ben artık dilimi tutup oturamayacağım. Bütün olup bitenleri ve iki köpeğin sırrını öğrenmedikçe rahat huzur ne bilmeyeceğim!” demiş.
     Cafer ona, “Şevketlim!” demiş; “Ortaya konan şartı hatırla: Seni ilgilendirmeyen şey hakkında konuşma, yoksa hiç hoşlanmayacağın şeyler işitirsin!”
     Bu arada pazarcı kız ayağa kalkmış ve udu eline almış, onu yuvarlak memesine yaslamış, parmaklarının ucuyla tıngırdatmış ve şarkı söylemeye başlamış:
     “Biri gelip de bize aşktan yana sızlanırsa, ona ne yanıt verelim? Biz kendimiz aşk yüzünden uçurumu boylamışsak, ne yapabiliriz ki? Yanıt versin diye aracı görevlendirsek de, bu aracı, gerçekte tutkulu bir yüreğin tüm sızlanmalarını anlatmasını asla bilmeyecektir. Sevgilinin kaçışına sabredip sessizce katlansak da; ıstırap bizi, hemen, ölümün iki parmağına takacaktır. Ey ıstırap! Bizim için artık sadece pişmanlıklar, matem ve yanaklara sel gibi boşalan gözyaşları kalıyor. Ve sen, görünmeyen sevgili! Gözlerimin ufkundan uzaklaştın ve seni yüreğime bağlayan tüm bağları kopardın! Söyle! Hiç değilse, geçmişteki aşkımızdan bir iz kaldı mı sende? Zamanın geçmesine karşın silinmeyecek küçük bir iz? Yoksa, gözden ırak olunca, tüm gücünü eriten nedeni unuttun mu? Beni ruh cılızlığına, bu düşkünlüğe iten sen değil misin? Benim payıma düşen böyle sürgünlükse, bir gün Tanrı’ya, Efendimize, tüm çektiklerimin hesabını sormaz mıyım?”
     Bu kederli şarkıyı duyan ev sahibesi kız, tıpkı kardeşi gibi, giysilerini yırtmış, ağlamış ve baygın yere düşmüş ve pazarcı kız ayağa kalkmış; yüzüne biraz su serpip ayıttıktan ve onu kendine getirdikten sonra, ikinci bir giysiyle donatmış. Bunun üzerine ev sahibesi, biraz kendine gelmiş, sedire oturmuş ve pazarcı kıza, “Senden rica edeceğim, bir parça daha şarkı söyle de borçlarımızı ödeyelim! Sadece bir kez daha!” demiş. Bunun üzerine pazarcı kız udu yeniden akort etmiş ve şu dizeleri söylemiş:
     “Ne zamana kadar sürecek bu uzaklaşma ve bu acı terk ediş? Bilmiyor musun sen, artık gözümde dökülecek yaş kalmadı? Beni yüzüstü bıraktın! Böylesine uzun boylu kaçışta, sen hiç değilse, eski dostluğumuzu anımsar mısın hâlâ? Şayet nankör talih, aşka düşen erkekten yana olsaydı, zavallı kadınlar, sadakatsiz sevgililerine, sitem yağdıracak tek gün bile bulamazdı. Ama ben ne yazık ki! Bir paıça dertlerimden, elinden çektiklerimden kurtulmak için, ey yüreklerin katili, kimseye şikâyet edemem! Eyvah, eyvah ki! İnancını ya da ödediği borcun yazılı kanıtını yitirmiş olan şikâyetçinin sonu hüsran değil midir? Ve de derde düşmüş yüreğimin acısı senin arzunun çılgınlığını artırmaktan başka işe yarıyor mu? Seni arzuluyorum! Bana vaat ediyorsun! Ama neredesin sen? Aşkıyla beni derin boşluklara attı! Dilerim ki benim yerime bir başkası, en yüce doyumlara ulaşır, kendi uğruna! Buraya kadar, onun aşkıyla tükenen benim! Ama yarın beni kınayan kişiye ıstırap çekme sırası gelecektir…”
     Bunun üzerine yeniden kapıyla ilgilenen kız bayıldı, kamçı ve değnek izleri taşıyan bedeni yarı çıplak göründü düşerken… Bunu gören üç Kalender, birbirlerine, “Bütün geceyi toprağa yatıp uyuyarak geçirseydik de bu eve girmeşeydik daha iyi olmaz mıydı? Çünkü gördüklerimiz belkemiğimizin iliğini eritecek kadar üzücü!” demişler.
     Bunu duyan Halife onlara doğru eğilmiş ve “Neden?” diye sormuş. “Çünkü gördüklerimizle zihnimiz öylesine derinden alt-üst oldu ki!” demişler. O zaman Halife onlara, “Öyleyse, siz bu ev halkından değil misiniz?” diye sormuş. “Tabii değiliz!” diye yanıt vermişler; “Biz evi şu sizin yanınızda oturan kimseye ait sanıyorduk” demişler. Bunu duyan hamal haykırmış: “Ha! Allah için söylemeli! Ben bu eve ilk kez bu gece girdim. Bu evde olacağıma, çöplükte yataydım benim için daha iyi olurdu!” Sonra başbaşa verip, “Biz burada yedi erkeğiz, onlarsa üç kadın, bir tek bile fazlası yok. Onlara bu durumlarının nedenini soralım. Bize kendi rızalarıyla yanıt vermek istemezlerse, zorlarız onları!” demişler.
     “Bunun doğru ve namuslu bir fikir olduğuna inanıyor musunuz? Onların konuğu olduğumuzu unutmayın ve de dürüstlükle susacağımıza dair ileri sürdükleri şartları kabul etmedik mi? Sonra bakın, zaten gece bitmek üzere, sonra her birimiz bahtın bizlere neler hazırladığım bilmeden Tanrı’nın yollarına düşeceğiz,” diye karşı çıkan Vezir Cafer’in dışında hepsi düşündüklerine uyum sağlayacak biçimde hareket etmeyi kararlaştırmışlar.
Bunun üzerine Cafer, Halife’ye göz kırparak onu bir kenara çekmiş ve ona, “Burada duracak ancak bir saatimiz kaldı. Size söz veriyorum ki, yarın bunların hepsini ben huzurunuza getireceğim, O zaman öykülerini öğreniriz” demiş. Ama Halife bu öneriyi reddetmiş ve “Yarına kadar beklemeye sabrım yok!” demiş. Sonra şu şöyle, bu böyle diyerek konuşmalarını sürdürüp sonunda birbirlerine, “Peki, aramızda kim onlara öykülerini anlattıracak?” diye sormuşlar. Ve birileri bunun hamal olabileceği fikrini ileri sürmüş.
     Onların bu durumlarından bîr şeyler sezinleyen genç kızlar, onlara “Ey iyi yürekli kişiler! Neden söz ediyorsunuz, acaba?” diye sormuşlar.
     Bunun üzerine hamal ayağa kalkmış, ev sahibinin önünde yer almış ve ona, “Ey saygıdeğer hanım! Sizden, burada bulunan misafirler adına, bize bu iki köpeğin öyküsü, onları niye cezalandırdığınız, sonra da oturup ağladığınız ve onları kucakladığınız hakkında Allah rızası için bilgi vermenizi rica ve istirham ediyorum. Ve de bize kız kardeşinin bedenindeki kamçı ve değnek izlerinin nedenini de söylerseniz anlamış oluruz. Bizim dileğimiz budur, vesselam!” demiş.
     Bunun üzerine ev sahibinin yöresinde toplananların hepsi birden, “Sizin adınıza hamalın söyledikleri doğru mu?” diye sormuş. Cafer hariç hepsi de, “Evet, doğrudur!” demişler. Cafer’in ağzından tek sözcük çıkmamış. Onların yanıtını alınca, genç kız, “Vallahi! Ey misafirler! işte siz böylece, bizim görüşümüze göre, suçların en kötüsünü, en canicesini işlediniz! Oysa daha önce, size bir şart ileri sürerek, ‘İçinizden biri kendini ilgilendirmeyen bir hususta konuşursa, hiç de hoşa gitmeyecek şeyler işitebilir!’ demiştik. Size evimize girip ikram ettiklerimizi yemiş olmanız yetmedi mi? Ama bu sizin hatanız değil, sizi nezdimize getiren hemşiremizin hatasıdır!” demiş.
     Bu sözlerden sonra, yenlerini kıvırmış; ayağını üç kez toprağa vurmuş ve “Hey! Çabuk koşun!” diye haykırmış. Birdenbire önüne perde çekilmiş dolaplardan biri açılmış, içinden ellerinde keskin palaları olan yedi iri kıyım zenci çıkmış. Kız onlara, “Dilleri pek uzun
olan bu kişilerin ellerini bağlayın! Ve de birbirine ekleyin!” diye emir vermiş. Zenciler verilen emri yerine getirmişler ve “Ey hanımım, ey erkek bakışından uzaktaki gizli çiçek, başlarını uçurmamız için izin veriyor musunuz?” diye sormuşlar. Kız, “Bir saat kadar bekleyin! Çünkü başlarının kesilmesinden önce, kim olduklarını öğrenmek istiyorum,” yanıtını vermiş.
     Bunu duyan hamal, “Allah aşkına! Efendim, beni başkalarının işlediği suç uğruna öldürtmeyin! Bunlar hata edip gerçek bir cürüm işlediler, ama ben değil! Oysa, bu uğursuz Kalenderleri içeri almasaydık ne kadar mutlu ve hoş bir gece geçiriyorduk. Çünkü bu kötü görünüşlü kalenderler, daha içeri girer girmez, en göz kamaştırıcı bir kenti bile harabeye çevirirler!” demiş ve şu dizeyi okumuş:
     “Kudretli tarafından affedilmek ne kadar iyidir! Hele, savunmasız birine sağlanmışsa! Ve sen, aramızdaki sarsılmaz dostluğa güvenerek sana yalvarıyorum: Suçlu yüzünden suçsuzu öldürme sakın!”
     Hamal sözünü bitirince, genç kız gülmeye başlamış…

     Bu anda, Şehrazat sabahın yaklaştığını görmüş ve yavaşça susmuş,

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir