Cemile – Deve Gözü, Selvi Boylum (8)

C

Sekizinci Bölüm
       Her zamanki gibi, istasyondan dönüyorduk. Geceydi, arı gibi yıldızlar sarmıştı gökyüzünü, bozkır uykuya dalmak üzereydi, sessizliği Daniyar’ın türküsü bozuyordu sadece çınlayan, sonra o yumuşacık karanlıkta kaybolan türkü. Cemile’yle ben, Daniyar’ın ardından gidiyorduk.
       Daniyar’a o gece ne olmuştu, bilmiyorum derin, ince bir hüzün vardı sesinde, bir yalnızlık vardı; gözlerimiz yaşlarla doldu. Cemile bir eliyle Daniyar’ın arabasının kenarına sımsıkı tutunmuş, başı önünde, yürüyordu. Daniyar’ın sesi yeniden yükselince başını kaldırdı, arabaya atlayıp yanına oturdu onun. Kollarını göğsünde kavuşturup heykel kesildi. Ben de arabanın yanında yürümekteydim, onları daha iyi görebilmek için adımlarımı açtım. Daniyar, Cemile’nin farkında bile değildi, türküsüne devam ediyordu. Cemile, kollarını iki yanına indirdi, Daniyar’a sokulup başını omzuna dayadı onun.
       Kırbacı yiyen bir at nasıl hızlanırsa, Daniyar da birdenbire öyle coştu sesi titriyordu, ama eskisinden de gürdü. Bir sevda türküsü söylüyordu! Donakalmıştım. Bütün bozkır çiçek açmış gibiydi, kıpırdandı, karanlığı attı üstünden, uzayıp giden enginliğinde iki sevdalı gördüm. Onlar görmediler beni, ben yoktum. Yanlarında yürüyordum; oysa ikisi de dünyada ne varsa unutmuşlardı, sadece türküye vermişlerdi kendilerini. Onları tanıyamadım. Daniyar eski Daniyar’dı, sırtında paçavraya dönmüş o asker gömleği vardı yine, ama gözleri karanlıkta pırıl pırıldı, yanıyordu sanki. Ona ürkekçe, utanarak sokulan kız, kirpiklerinde yaşlar ışıldayan kız, Cemile’ydi, benim Cemilemdi. Yeni doğmuşlardı, biraz önce görülmemiş bir mutluluk içindeydiler. Sahi, mutluluk değil miydi bu? O türküleri yaratan yurt sevgisini artık Cemile’ye adıyordu Daniyar. Evet, Cemile’nin türküsüydü bu, Cemile’nin türküsüydü. Daniyar’ın türkülerinin içinde uyandırdığı o garip coşkunluk bütün benliğimi sarmıştı yine. Ansızın ne yapmak istediğimi anladım. Onların resmini yapmak istiyordum. Bunu düşünmek bile beni korkuttu; ama tutkum, korkumdan daha büyüktü. Gördüğüm gibi çizecektim onları tepeden tırnağa kadar mutluluk içinde. Evet, ne görüyorsam onu çizecektim! Korkumun yanına sevinç de eklenmişti şimdi. Büyülenmiş gibiydim. Mutluydum, bu mutluluk ileride neler açacaktı başıma, o sırada bilmiyordum bunu, ama mutluydum. İnsan yeryüzünü Daniyar’ın gördüğü gibi görmeli diyordum, onun türküsünü ben de renklerle anlatacaktım. Dağların, bozkırın, insanların, otların, bulutların, ırmağın resmini yapacaktım. İşte o anda aklıma geldi, boyam yoktu ki, nereden bulacaktım boyayı? Okuldan vermezlerdi, kendileri kullanıyorlardı çünkü! Aman, dedim kendi kendime, iş boya bulmaya kalsın!
       Daniyar ansızın türküsünü kesti. Cemile, hiç çekinmeden kolunu boynuna dolamıştı onun; Daniyar susar susmaz çekti kolunu, bir an donakaldı, sonra arabadan atladı. Daniyar dizginlere asılıp atları durdurdu. Cemile, sırtını dönmüş, yolun ortasında dikiliyordu. Başını arkaya atıp yan gözle Daniyar’a baktı. Gözleri dolu doluydu.
       “Ne bakıyorsun?” dedi Daniyar’a. Bir an sustuktan sonra, sertçe ekledi:
       “Bana bakacağına yoluna bak!”
       Arabasına gitti. Bana dönüp;
       “Ya sana ne oldu öyle?” diye bağırdı. “Hadi, çık yukarı da yapış dizginlere! Bıktım artık!”
       Atları kamçılarken, “Nesi var acaba?” diye düşünüyordum. Nesi olduğunu biliyordum aslında: tedirgindi; evliydi çünkü kocası sağdı, Saratov’da bir hastanede yatıyordu. Daha ötesini düşünmek istemedim. Kızıyordum Cemile’ye, kendime de kızıyordum; kim bilir, belki Daniyar türkü söylemeyecekti artık, sesini bir daha duyamayacaktım işte o zaman Cemile’ye kızgınlığım nefrete dönüşürdü.
       Gövdem tepeden tırnağa sızlıyordu; bir an önce samanlara atmak istiyordum kendimi. Atların sağrıları karanlıkta oynayıp duruyor, araba sarsıntıyla ilerliyor, dizginler ellerimden kayıyordu.
       Harman yerine varır varmaz, koşumları çıkarıp arabanın altına attım. Samanların üstüne yığıldım sonra. O akşam atları Daniyar götürdü otlağa.
       Ertesi sabah sevinçle uyandım. Cemile’yle Daniyar’ın resimlerini yapacaktım. Gözlerimi yumup, yapacağım resmi düşünmeye koyuldum. Fırçayla boya bulur bulmaz başlayacaktım çalışmaya. Irmağa gidip yıkandım, atların yanına koştum. Soğuk, ıslak yoncalar ayaklarımı acıtıyordu; tabanlarımın çatlak derileri sızlıyordu ama çok güzeldi. Koşarken çevreme bakıyordum. Güneş dağların ardından doğmaktaydı; nasılsa arkın yanına kök salmış bir ayçiçeği, yüzünü güneşe çevirmişti. Üstleri kırağıyla örtülmüş yaban otları sarmıştı çevresini, ama ayçiçeği dimdikti, sabah güneşini sapsarı dilleriyle onlardan önce emiyor, çekirdeklerine sindiriyordu. Tekerlek izlerini sular doldurmuştu. Nane kokusu sarmıştı ortalığı. Koşuyordum, yurdumun, toprağımın üstünde koşuyordum, tepemde kırlangıçlar yarışıyordu ah! O sabah güneşinin, dumanlı dağların, kırağıyla ıslanmış yoncaların resmini yapabilseydim bulsaydım da arkın kenarında büyümüş o yalnız ayçiçeğinin resmini yapabilseydim. Harman yerine döner dönmez sevincim gölgeleniverdi. Cemile’yi gördüm. Kederliydi, acı okunuyordu yüzünde, gözlerinin altında mor mor halkalar vardı; geceyi uykusuz geçirmişti herhalde.
       Gülümsemedi, konuşmadı da; Orozmat gelince yanına gitti.
       “Araban senin olsun!” dedi. “İstediğin işe ver beni, ama bir daha istasyona ekin götürmem.”
       Orozmat şaşırmıştı. Yumuşak bir sesle;
       “Ne oldu, yavrum?” diye sordu. “Bir atsineği filan mı dadandı yoksa?”
       “Atsineği dediğin hayvanlara dadanır! Sorma işte! Gitmem dedim, o kadar!”
       Orozmat’ın yüzündeki gülümseme kayboldu;
       “Sen istediğin kadar gitmem de! Gideceksin!” Koltuk değneğini yere vurdu. “Biri canını sıktıysa, söyle, şu değneği kafasında kırayım. Ama böyle bir şey yoksa salaklık etme. Asker tayını taşıyorsun sen, kocan da o askerlerden biri!”
       Sonra döndü, topallaya topallaya çekip gitti.  Cemile utanmıştı, kıpkırmızı kesildi; Daniyar’a bakıp belli belirsiz iç çekti. Daniyar az ötede, sırtını Cemile’ye dönmüş, düzensiz hareketlerle hamut kayışını bağlıyordu. Konuşulanları işitmişti. Bir süre olduğu yerde kaldı Cemile, kırbacıyla oynadı. Sonra hiçbir şeyi umursamadan omuz silkti, arabasına doğru yürüdü.
       Ertesi gün harman yerine her zamankinden erken döndük. Daniyar yol boyunca atlarını koşturdu. Cemile hiç konuşmadı, sıkıntılıydı. Önümde kapkara çorak bozkırı görünce gözlerime inanamadım. Dünkü bozkır mıydı bu? Bir masalda yaşamıştım sanki. İçimde uyanan mutluluk beni bir an bile bırakmıyordu. Hayatın pırıltısını ucundan yakalamış, yüreğime atmıştım; o pırıltı büyümüştü sonra, bütün gövdemi sarmıştı. Ama tedirgindim; tartıcıdan bir tabaka kalın beyaz kâğıt aşırıncaya kadar da tedirginliğim geçmemişti. Harman yerine varınca, koşup bir saman yığınının ardına saklandım. Yüreğim ağzımdaydı; kâğıdı, yolda bulduğum tahta bir bahçıvan belinin üstüne koydum;
       “Allah yardımcım olsun!” diye fısıldadım. Aynı şeyi, babam beni ata ilk bindirdiği zaman da söylemiştim. Sonra kalemimi kâğıda dokundurdum. Kendiliğimden çizdiğim ilk çizgilerdi bunlar. Kâğıtta Daniyar belirmeye başlayınca, her şeyi unuttum. Bozkırdaki o Ağustos gecesini düşündüm, Daniyar’ı, Daniyar’ın türküsünü, başını arkaya atışını, boynunu, Cemile’nin ona yaslanışını düşündüm. İşte araba, işte Daniyar’la Cemile, arabanın önüne bırakılmış dizginler, karanlıkta ağır ağır giden atlar, işte bozkır, uzak yıldızlar.
       Öyle kaptırmışım ki kendimi, yanıma birinin yaklaştığını fark etmedim bile; tepemde bir ses duyunca irkildim.
       “Sağır mısın?
       Cemile’ydi. Utandım, kıpkırmızı kesildim, resmi saklayamadım.
       “Arabalar yüklendi, bir saattir seni arıyoruz! Ne yapıyorsun?”
       Resmi gördü sonra, eğilip alarak, “Ne bu?” diye sordu. Kızdığı omuz silkişinden belli oluyordu. Ölsem daha iyiydi. Uzun uzun resme baktı Cemile; sonunda, kederli, ıslak gözlerini kaldırdı. Usulca;
       “Bana ver bunu, kiçine bala,” dedi. “Hatıra diye saklarım.”
       Kâğıdı katlayarak gömleğinin içine soktu. Yola çıktığımızda kendimde değildim. Her şey bir düş gibi geliyordu bana. Resim yaptığıma hala inanamıyordum. Ama yüreğimin derinliklerinde sevince benzer, övünmeye, gurura benzer birtakım duygular uyanmıştı; daha büyük hayaller peşindeydim artık, başım dönüyordu. Resim yapmak, boyuna resim yapmak istiyordum. Ama kurşun kalemle değil, boyayla! Arabalarımızın hızla gitmesine bile aldırmıyordum. Daniyar, atları dörtnala sürüyordu. Cemile de ona uymuştu. Arada bir çevresine bakıyor, gülümsüyordu. Onun gülümseyişi duygulandırıyordu beni. Ben de gülümsüyordum, demek öfkesi geçmişti Cemile’nin, istese Daniyar’a türkü bile söyletirdi bu gece.
       O gün, her zamankinden erken geldik istasyona; atlarımızın ağızları köpük içindeydi. Atları bir kenara çeker çekmez, Daniyar çuvalları indirmeye başladı. Ne olmuştu ona? Acelesi neydi? Zaman zaman duruyor, gürüldeyip geçen trenlerin ardından uzun uzun bakıyordu.
       Cemile’nin gözleri Daniyar’daydı, ne düşündüğünü anlamaya çalışıyordu onun. Bir ara;
       “Buraya gel,” diye seslendi Daniyar’a. “Atın nalı sallanıyor. Yardım et de çıkarayım.”
       Daniyar, nalı çıkarıp da doğrulunca, Cemile onun gözlerinin içine baktı, usulca sordu:
       “Nen var senin? Anlamıyor musun? Dünyada bir ben mi varım sanki?”
       Daniyar uzaklara baktı, cevap vermedi.
       Cemile iç çekti:
       “Bu benim için kolay mı sanıyorsun?”
       Daniyar kaşlarını kaldırdı; sevgiyle, hüzünle baktı Cemile’ye. Bir şey söyledi, ama öyle hafif söylemişti ki bunu, duyamadım. Sonra, keyifli keyifli, arabasına doğru yürüdü. Yürürken elindeki nalı okşuyordu. Cemile’nin hangi sözü rahatlatmıştı onu? İnsan, karşısındaki iç çekerse, “Bu benim için kolay mı sanıyorsun?” derse, rahatlayabilir miydi?
       Yükleri boşaltmış, dönmeye hazırlanıyorduk ki, ambarın avlusuna bir asker girdi; yaralı, zayıf bir askerdi bu, sırtında buruş buruş bir kaput vardı, omzuna bir çanta asmıştı. Birkaç dakika önce bir tren gelmişti istasyona. Asker, çevresine bakarak bağırdı;
       “Kurkuru köyünden kimse var mı burada?”
       Onun kim olduğunu çıkarmaya çalışarak;
       “Ben varım,” diye cevap verdim.
       Asker, bana doğru ilerleyerek;
       “Kimin oğlusun sen?” diye sordu.
       Sonra Cemile’yi gördü ansızın, şaşırdı, yüzüne tatlı bir gülümseme yayıldı. Cemile bir çığlık attı:
       “Kerim! Sen misin?”
       Asker, Cemile’nin ellerine sımsıkı yapışarak;
       “Cemile, kardeşim!” diye bağırdı.
       Cemile’nin köyündendi o da. Heyecanla;
       “İşe bak sen!” dedi. “İyi ki buraya gelmeyi akıl etmişim! Sadık’ın yanından geliyorum, hastanede beraberdik, Allah’ın izniyle bir iki aya kalmaz, o da çıkar. Ayrılırken, karına bir mektup yaz da götüreyim, dedim. İşte mektup, imzalı mühürlü…”
       Üçgen bir zarf uzattı Cemile’ye. Cemile mektubu kaptı, önce kıpkırmızı, sonra bembeyaz kesildi, göz ucuyla Daniyar’a baktı. Arabasının yanındaydı Daniyar. Geçen gün harman yerinde olduğu gibi, tek başınaydı. Cemile’ye bakışında korkunç bir umutsuzluk vardı.
       O arada herkes başımıza toplanmıştı; asker, kalabalıkta tanıdıklara, akrabalara rastlamış, peş peşe sıralanan soruları cevaplandırmaya çalışıyordu. Cemile ona teşekkür etme fırsatını bile bulamadan, Daniyar arabasına atladığı gibi avludan çıktı gitti; tekerlek izleriyle kaplı yol, büyük bir toz bulutuna gömüldü.
       Herkes;
       “Deli bu herif!” diye bağırdı.
       Askeri götürmüşlerdi yanımızdan, avlunun ortasında Cemile’yle ben kalmıştık, hızla dağılan o toz bulutuna bakıyorduk;
       “Hadi, yenge,” dedim.
       Cemile acı bir sesle;
       “Sen git, yalnız bırak beni!” diye cevap verdi.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz