Cemile – Deve Gözü, Selvi Boylum (9)
Cemile – Deve Gözü, Selvi Boylum (9)

Cemile – Deve Gözü, Selvi Boylum (9)

Dokuzuncu Bölüm
       O gün, ilk olarak, üçümüz de ayrı ayrı döndük harman yerine. Ağustos sıcağı, kurumuş dudaklarımı kavuruyordu. Güneşten bembeyaz kesilen o çatlamış, o yarılmış toprak yavaş yavaş serinliyordu şimdi, tuzlu lekeler belirmişti üstünde. Güneş biçimini yitirmişti, beyaz bir sisin ardında parlıyordu. Ötede, ufukta portakal kırmızısı fırtına bulutları toplanmaktaydı. Kupkuru bir rüzgâr esiyordu, atların burunlarını tozla dolduruyor, yelelerini dalgalandırıyor, tepelerdeki pelin kümelerini hışırdatıyordu.
       Yağmur yağacak galiba, diye düşündüm. Öylesine yalnız, öylesine kederliydim ki! Ağır ağır giden atları kırbaçladım. Uzun bacaklı, cılız toy kuşları dere yatağına sığınıyorlardı. Kuru pıtraklar yuvarlanıyordu yolda; bizim oralarda pıtrak yoktur. Kazak topraklarından gelmişlerdi herhalde. Güneş battı. Kimseler görünmüyordu ortalıkta, önümde sadece kızgın bozkır uzanıyordu.
       Harman yerine vardığımda hava kararmıştı. Rüzgâr kesilmişti. Daniyar’a seslendim.
       “Bekçi, Irmağın orada,” dedi. “Sıcak yüzünden herkes evine gitti. Rüzgâr esmeyince harman yerinde kim ne yapsın?”
       Atları otlağa götürdükten sonra ırmağa gitmeye karar verdim. Yarın altında bir yer vardı, orayı pek severdi Daniyar.
       Elimle koymuş gibi buldum onu, oturmuş, başını dizlerine dayamış, aşağıda çağıldayan suları dinliyordu. Yanına gitmek, kolumu boynuna dolamak, onu rahatlatıcı bir şey söylemek istedim. Ama ne söyleyebilirdim ki? Bir kenara çekilip biraz bekledim, sonra harman yerine döndüm. Uzun süre samanların üstünde yattım, bulutların kararttığı göğe baktım, hayatın niye bu kadar karışık, niye bu kadar anlaşılmaz olduğunu düşündüm.
       Cemile daha dönmemişti. Ne olmuştu acaba? Yorgundum, ölü gibiydim, ama uyuyamıyordum. Dağların tepesinde şimşekler çakmaya başladı.
       Daniyar harman yerine geldiğinde hala uyanıktım. Bir süre dolaştı durdu, gözünü yoldan ayırmadı. Az ötedeki bir saman yığınına çöktü sonra. Ayrılacaktı buradan; biliyordum, bu köyde kalmayacaktı. Ama nereye gidebilirdi? Tek başınaydı, evi yoktu, bekleyeni yoktu. Tam uyuyacaktım ki, yaklaşan bir arabanın sesini duydum. Herhalde Cemile’ydi.
       Ne kadar uyumuşum, bilmiyorum; kulağımın dibinde saman hışırtıları duydum. Biri geçti yanımdan, omzuma ıslak bir kanat değdi sanki. Gözlerimi açtım. Cemile’ydi. Irmaktan geliyordu, entarisi ıslaktı. Durdu, çevresine baktı, tedirgindi. Daniyar’ın yanına oturdu, sonra;
       “Daniyar geldim, ben geldim,” dedi usulca.
       Çıt çıkmıyordu. Uzaklarda bir şimşek kaydı toprağa. Sessizce;
       “Kızgın mısın? Çok mu kızgınsın?”
       Evet, çıt yoktu. Bir avuç toprağın sulara usulca gömülüşünü duydum.
       “Benim suçum mu bu? Senin suçun da değil.”
       Uzaklarda, dağların üstünde gök gürledi. Bir şimşek çaktı yine. Cemile’yi gördüm. Daniyar’a sarılmıştı. Omuzları sarsılıyordu, kabarıp kabarıp iniyordu sanki. Samanların arasına, onun yanına uzandı sonra.
       Bozkırdan sıcak bir rüzgâr koptu geldi: Samanları savurdu, harman yerinin sonundaki eski çadıra çarptı, yolda bir topaç gibi dönmeye başladı. Gök gürlüyor, mavi şimşekler bulutları parçalıyordu. Hem güzel, hem korkutucu bir şeydi bu fırtına geliyordu, yazın son fırtınası.
       Cemile;
       Seni ona değişir miyim sandın?” diye fısıldadı tutkuyla. “Değişir miyim hiç, değişir miyim? Beni hiç sevmedi. Selamlarını bile mektuplarının sonunda, tek cümleyle yolladı. Ne onu istiyorum artık, ne de geciken sevgisini. Kim ne derse desin! Yalnız sevgilim benim, seni hiç bırakmayacağım! Yıllardır seviyordum seni! Tanımadan bile seviyordum. Sonunda geldin işte, bildin yolunu gözlediğimi geldin!”
       Yarın ötesine, ırmağa, kesik çizgilerle mavi şimşekler iniyordu şimdi. Samanların üstüne soğuk yağmur damlaları düşüyordu.
       “Cemile, Cemile, sevgilim benim!” diye fısıldadı Daniyar. Kırgız dilinin, Kazak dilinin en güzel kelimelerini sıraladı. “Ben de yıllardır seviyordum seni. Siperlerde bile seni düşünüyordum; sevdiğimi burada, kendi yurdumda bulacaktım, biliyordum bunu. Seni seviyordum, seni seviyordum. Dön bana, gözlerine bakayım!”
       Fırtına patlamıştı. Çadırın keçesi kopmuş, yaralı bir kuş gibi çırpınıyordu. Rüzgârın kamçıladığı yağmur, toprağı öpercesine yağıyordu. Gök gürültüleri, çığ gibi yuvarlanıyordu dağlarda. Şimşekler tepeleri aydınlatıyor, rüzgâr dere yatağında uluyor, ortalığı kasıp kavuruyordu.
       Bardaktan boşanırcasına yağıyordu yağmur. Samanların arasına saklanmış, yatıyordum; yüreğim, göğsümü parçalayacakmış gibi çarpıyordu. Mutluydum. Uzun süren bir hastalıktan sonra güneşe çıkmış gibiydim. Samanların altında yağmur ıslatıyordu beni, şimşekler gözlerimi kamaştırıyordu, yine de içim içime sığmıyordu bu ses, yağmurun hışırtısı mıydı samanlarda, Daniyar’la Cemile’nin fısıltıları mıydı, bilmiyorum… Uyurken hala gülümsüyordum.
       Yağmur mevsimi başlamak üzereydi. Sonbahar geliyordu. Havada o ıslak pelin kokusu, o ıslak saman kokusu vardı. Sonbahar neler getirecekti bize? Nedense bunu hiç düşünmedim. O sonbahar, iki yıl aradan sonra, okula gittim. Derslerden sonra ırmak kıyısındaki o yara gelir, bırakılmış, ıssız harman yerinde otururdum. İlk resimlerimi orada yaptım. Yaptıklarımın iyi olmadığını o sıralarda bile biliyordum.
       “İş yok bu resimlerde! Ah, doğru dürüst boyalarım olsaydı!” diyordum kendi kendime. Doğru dürüst boyalar nasıl şeylerdi? Hiç bilgim yoktu bu konuda. Küçük tüplerdeki yağlı boyaların varlığını çok sonra, yıllar sonra öğrenecektim. Öğretmenlerim eğitilmem gerektiğini söylüyorlardı. Bu da olacak iş değildi tabii.
        Ağabeylerimden hala haber yoktu; anam beni, biricik oğlunu, iki ailenin bir başını, eğitim görmek için şehre yollamazdı. Bu konuyu açmadım bile. İşin kötüsü, o sonbahar da öylesine güzeldi ki, sanki “Çiz beni, resmimi yap!” diye bağırıyordu.
       Soğuk Kurkuru’nun suları azalmıştı; dönemeçlerdeki taşların üstleri portakal rengi yosunlarla, yeşil yosunlarla örtülmüştü. Söğütlerin incecik fidanları, ilk donlarda kıpkırmızı kesiliyordu; ama gencecik kavaklar, sarı yapraklarını hala bırakmıyorlardı.
       Seller geçirmiş toprağın bakır çalığı otlarında, çobanların yağmurla ıslanmış çadırları siyah birer leke gibi duruyordu; tepelerinden incecik mavi dumanlar yükseliyordu göğe. Aygırlar kişniyor, kısraklar kaçmaya çalışıyordu; bahara kadar onları bir arada tutmak güç olacaktı. Dağlardan inen sığır sürüleri, anızlar arasında dolaşıyordu. Kurumuş, kararmış bozkır, yol yol izlerle kaplanmıştı.
       Bozkır rüzgârı esmeye başladı sonra; gökyüzü çamur rengini aldı; karın habercileri, soğuk yağmurlar yağdı. Güzel bir gün ırmağa gittim, kumluktaki bir üvez kümesi dikkatimi çekmişti. Geçidin az ötesine, söğütler arasına oturdum. Akşam oluyordu. İki kişi gördüm ansızın. Karşı kıyıya geçmişlerdi. Daniyar’la Cemile’ydi bunlar. Tedirgin, ama kararlı yüzlerinden gözlerimi ayıramadım. Daniyar’ın sırtında bir çanta vardı; hızlı hızlı yürüyordu, kaputunun önü çizmelerine çarpıyordu. Cemile beyaz bir yazma bağlamıştı başına. Yazma hafifçe kaymıştı. Bayramlık basma entarisini giymiş, üstüne de kadife ceketini geçirmişti. Küçük bir çıkın vardı bir elinde; öteki eliyle Daniyar’ın sırt çantasını tutuyordu. Konuşuyorlardı.
       Dere yatağındaki fundalar arasından yürüyorlardı. Ne yapacağımı bilemeden bir süre onlara baktım. Seslenseydim? Ama sesim çıkmıyordu.
       Günün son kızıl ışıkları, sıradağlar üstündeki bulutlarda kayboldu, hava hızla kararıyordu artık. Daniyar’la Cemile arkalarına bakmadan demiryolu kavşağına gidiyorlardı. Başları çalılar arasından göründü birkaç kere sonra kayboldular.
       Sesimin olanca gücüyle;
       “Cemileeee!” diye bağırdım. Kendi yankımı duydum uzaklardan:
       “Eee!”
       “Cemileeee!” diye bağırdım yine, peşlerinden gitmek için ırmağa koştum. Yüzüme buz gibi damlalar çarptı. Elbisem sırılsıklam olmuştu, ama önüme bile bakmadan koşuyordum. Ayağım takıldı, kapaklandım. Başımı kaldırmadan bir süre yattım orada; gözlerimden sıcak yaşlar akıyordu. Karanlık, omuzlarıma abanmıştı sanki. Fundaların yaktığı ağıtı duyar gibiydim.
       “Cemile! Cemile!” diye hıçkırdım.
       O iki insana, en yakınım, en sevdiğim insanlara güle güle diyordum. Orada, yerde yatarken ansızın anladım: seviyordum Cemile’yi. Evet, Cemile ilk aşkımdı benim, çocukluğumun aşkıydı.
       Islak kollarımın arasına gömdüm başımı, kalkmadım. Sadece Cemile’yle Daniyar’a değil, çocukluğuma da güle güle diyordum.
       Karanlıkta bitkin bir durumda eve vardığım zaman, avluda büyük bir kargaşalıkla karşılaştım: üzengiler şıkırdıyor, atlar eyerleniyordu. Osman, kısrağının üstünde, bütün gücüyle bağırıyordu:
       “O soysuzu, geldiği gün kovmalıydık köyden! Hepimize leke sürdü! Bir elime geçireyim, hemen vururum! İsterlerse dama tıksınlar beni sokak köpekleri gelip karılarımızı, kızlarımızı kaçıracak ha? Hadi, yiğitler, nasıl olsa uzaklara gidemez, istasyonda yakalarız!”
       Kanım dondu. Hangi yoldan gideceklerdi acaba? Demiryolu kavşağına sapmadılar; dağ yolunu tuttuklarını görünce eve girdim, gözyaşlarımı kimse görmesin diye, babamın koyun postunu başıma çektim.
       Köyde herkes ağzına geleni söylüyordu artık! Kadınlar, Cemile’yi suçlamak konusunda birbirleriyle yarışıyorlardı.
       “Ne budalaymış! Böyle bir aileyi bıraktı, kendi mutluluğunu çiğnedi!”
       “O serseride ne buldu bilmem?”
       “Hiç merak etme, aklı başına gelir ama iş işten geçti.”
       “Geçti ya! Sadık’ın nesini beğenmemiş? Aslan gibi delikanlı! Ekmeğini taştan çıkarır. Köyün en yaman yiğidi.”
       “Ya kaynanası? Kırk yıl arasan öyle bir baybiçe bulamazsın! Sersem kız! Durup dururken başına iş açtı!”
       Cemile’yi, eski yengemi suçlamayan bir tek ben vardım galiba. Daniyar’ın içi, hepimizin içinden zengindi. Hayır, Cemile onun yanında mutsuz olmayacaktı. Ama anam için üzülüyordum. Cemile’yle birlikte eski gücü de çekip gitmişti sanki. Perişandı. Şimdi anlıyorum, kaderin oyununu kabullenemiyordu bir türlü. Fırtına, koca bir ağacı devirirse, o ağaç bir daha kök salamaz. Bu olaydan önce, kimseye gidip de; Şu ipliği iğneye geçiriver, demeyecek kadar gururluydu. Bir gün okuldan döndüğümde, ellerinin titrediğini, iğne deliğini göremediğini fark ettim; ağlıyordu.
       Derin derin iç çekerek;
       “Al, şu ipliği geçiriver,” dedi. “Cemile’nin sonu kötüye varacak. Ah, ne iyi bir ev kadını olurdu… Ama gitti artık. Bizi bıraktı, küçük düşürdü. Niye? Ona bir kötülük mü ettik?”
       Anamı kucaklamak, Daniyar’ın nasıl bir insan olduğunu anlatmak istedim; ama yapamadım onu incitmekten korkuyordum. Günün birinde, benim bu olaydaki çocuksu tanıklığım anlaşılıverdi.
       Sadık dönmüştü. Üzülüyordu tabii. Sarhoşken başka türlü konuşuyordu ama için için üzülüyordu. Bir gün Osman’a;
       “Canı isterse gitsin!” dedi. “Bir köşede geberir kalır! Kadın mı yok? En iyisinin canı cehenneme!”
       “Doğru!” diye cevap verdi Osman. “Yazık ki elime geçiremedim serseriyi, yoksa oracıkta öldürecektim! Cemile’ye gelince, saçlarından tutup atımın kuyruğuna bağlayacaktım! Herhalde güneye gitmişlerdir, ya pamuk tarlalarına, ya da Kazakların arasına. Herif nasıl olsa serseri, alışıktır! Ama hala akıl erdiremiyorum böyle bir şey nasıl oldu?”
       “Nereden bileceksin? Bu iş o orospunun başının altından çıktı! Ah, bir elime geçirebilsem onu!”
       “Seni nasıl terslemişti, unuttun mu?” demek geldi içimden. Sövmek istedim.
       Bir gün evde oturmuş, okul gazetesi için resim yapıyordum. Anam ocakla uğraşıyordu. Ansızın Sadık daldı odaya. Bembeyaz kesilmişti, gözleri iyice kısılmıştı, yanıma koşup elindeki kâğıdı yüzüme tuttu.
       “Sen mi yaptın bunu?”
       Donakalmıştım. Yaptığım ilk resmi gösteriyordu bana. Daniyar’la Cemile, canlanmışlar da kâğıdın üstünden bana bakıyorlardı sanki.
       “Evet, ben yaptım.”
       Parmağını resme uzatarak;
       “Kim bu?” dedi Daniyar.
       “Hain!” diye bağırdı Sadık.
       Resmi paramparça etti, kapıyı çarparak çıktı gitti. Uzun, tedirgin bir sessizlikten sonra, anam sordu:
       “Biliyor muydun?”
       “Evet.”
       Ocağa yaslanarak bir süre bana baktı; gözlerinde şaşkınlık vardı, öfke vardı.
       “Yine yaparım resimlerini, dedim!”
       Başını üzüntüyle iki yana salladı. Yerdeki kâğıt parçalarına ilişti gözüm incinmiştim, dayanamayacaktım artık. Varsın, hain olduğumu sansınlardı. Kime ihanet etmiştim? Aileme mi? Soyuma mı? Hayatın gerçeğine, o iki insanın gerçeğine ihanet etmemiştim ya! Bunu söyleyemezdim, kendi anam bile anlayamazdı çünkü.
       Gözlerim karardı; kâğıt parçaları sanki canlanmıştı, yerde kımıldıyor gibiydiler. Daniyar’la Cemile’nin anıları pırıl pırıldı, o türküyü, o unutulmaz Ağustos gecesinin türküsünü duydum ansızın. Köyden kaçışlarını hatırladım; duramazdım ben de yollara vurmalıydım kendimi. Onlar nasıl yiğitçe, cesaretle gittilerse ben de gitmeli, mutluluğun çetin yolunu tutmalıydım.
       “Okumak istiyorum. Söyle babama. Ressam olmak istiyorum!” dedim.
       Anam beni azarlar, ağlar, savaşta ölen ağabeylerimi hatırlatır diye düşünüyordum. Ama ağlamadı anam. Usulca, yumuşacık bir sesle, kederle konuştu:
       “Gitmek istiyorsan git. Yavrularım büyüdüler artık; hepsi yuvadan uçuyorlar. Bakalım ne kadar yüceleceksiniz? Belki de haklısın. Git. Oralarda fikrini değiştirirsin. Resim yapmak, boya boyamak para getirmez. Bir dene bakalım. Bizi de unutayım deme.”
       O günden sonra, Küçük Ev bizden ayrıldı. Ben de okula gittim. Ressam olmaya.
       Öyküm bu kadar…
       Güzel sanatlar okulunu bitirdikten sonra, Akademi’ye yazdırdılar beni. Diploma çalışmam, yıllardır hayalini kurduğum bir resimdi. Daniyar’la Cemile’nin resmiydi bu. Bir sonbahar göğü altında, bozkır yolunda yürüyüşleri… Önlerinde engin, pırıl pırıl bir ufuk… Resmim, kusursuz bir resim değil ustalık kazanmak zaman ister ama benim için değerli, çünkü yaratıcılığımın ilk eseri.
       Zaman zaman, yaptıklarımı beğenmiyorum. Kendime güvenim sarsılıyor, güç anlar yaşıyorum. Bu gibi durumlarda, çok sevdiğim o resmin karşısına geçiyorum hemen, Daniyar’la Cemile’ye bakıyorum. Konuşuyorum onlarla:
       “Şimdi neredesiniz acaba, hangi yollarda yürüyorsunuz? Kazakistan bozkırlarından Altay’a, Sibirya’ya kadar yeni yollarımız var artık. O yollarda yiğit insanlar çalışıyor. Belki siz de oradasınız. Cemile, arkana bile bakmadın giderken. Yorgun musun, kendine güvenini, inancını yitirdin mi? Daniyar’a yaslan, sana türküsünü söylesin, o sevda türküsünü, yaşama türküsünü, toprak türküsünü! Bozkır o türküyü içsin, renk renk çiçekler yaratsın o türküden! O Ağustos gecesini hep hatırlayın! Yılma, Cemile, pişmanlık duyma, o güç mutluluğu buldun çünkü!”
       Onlara bakarken Daniyar’ın sesini duyuyorum. Yollara çağırıyor beni yolculuğa hazırlanmalı. Bozkırı aşıp köyüme gideceğim, yeni renkler bulacağım orada.
       Her fırça vuruşumda Daniyar’ın türküsü çınlasın! Her fırça vuruşumda Cemile’nin yüreği çarpsın!
                                                                  Bitti

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir