Sevgimizin, Aşkımızın Üstünden

S

     Birleşmek mi? Birlikte bir yuva kurmak mı? Yok…
     Hiç de böyle bir düşünceleri, planları yok bizimkilerin. Hatta lüzum bile hissetmiyorlardı buna… Onlar için, Tanrının insanlara bahşettiği en ulvî duygu olan sevmek her şeyin üstünde, her şeyin önünde gelirdi.
     Mademki seviyorlar, mademki birbirlerine inanıyorlar ve güveniyorlardı, mesele kalmazdı artık… Bundan ötesi sadece bir formaliteden, bir gösterişten ibaret kalırdı.
     Yalçın, genç yaşta olmasına rağmen şakaklarına çok hafiften kırlar düşmüş gür siyah saçlı, hafifçe yanmış, kararmış, bakır ya da tunç rengi, esen sert rüzgârların etkisiyle, matlaşmış yüzüyle, gösterişli vücut yapısı ile çoğu heykeltıraşlara konu olacak bir erkek güzeli idi.
     Leyla ise inadına sarışın bir kızdı. Düz taranmış, hemen alnının üstünde, dümdüz bir hat halinde kesilmiş, kaşlarına yakın bir yerde alnının üstünde toplanmış, bir tutam ipeği andıran saçlarının süslediği yüzünde, daima gülen koyu kestane rengi gözleri ile bir afet-i devran idi.
     Yalçın ile dağda kayağa başladığı ilk gün tanışmışlardı. Kayak hocası idi Yalçın. Ailesi ile birlikte dağa gelen Leyla ile bu suretle tanışmışlardı.
     Ne güzel günlerdi onlar…
     Önce nasıl düşülüp kalkılacağını öğrenmişti Leyla.
     Düştüler, kalktılar, kaydılar, güldüler, söylediler… Tatil bitti, Leyla dağdan ayrıldı. Evet, sadece dağdan ayrıldı…
     Sonra İstanbul’da buluştular yazın. Yalçın, kayakta olduğu kadar, yüzmede de ustaydı doğrusu… O plaj senin, bu plaj benim yaz geçti… Evet, yaz mevsimi de geçip gidiverdi.
     Yazı takip eden kış mevsiminin en civcivli günlerinde dağda yine beraberdiler.
     Leyla artık tam bir kayakçı idi.
     Gündüz kayak… Geceleri ise dans…
     Bu yüce dağ başında, çoğu büyük şehirlerde rastlanmayacak güzellikte diskotekler ve nefis müzik vardı. Dağ başlarının gündüzü de, gecesi de, hiçbir yer ile kıyaslanamaz. Bu hay-huy, bu yoğun eğlence âlemi arasında günler ve geceler böylece akıp giderken, bir akşamüzeri, kayak esnasında koyu bir sis ile bastıran tipide, yollarını kaybediverdiler dağda…
     Kayak mahallinden çok uzaklara düştüklerini zannediyorlardı. Göz gözü görmez sis ve tipi arasında, karşılarına çıkan bir dağ kulübesine sığındılar. Kurtulmuşlardı artık bu dağ sığınağında, bu kulübede…
     Esasen öylesine büyük bir korkuya kapılmamışlardı nedense? Talihleri yaver gidiyordu. İçeride bol miktarda yakacak odun, bir şilte, iki battaniye ve hatta bir şişe de konyak bulmuşlardı. Bütün bunlara siz ister talih, ister bir planın ustaca, düzenlice uygulanması deyiniz… Dünya umurlarında değildi onların…
     Şömine yanarken, duvarlarda çeşit çeşit hayaller, gölgeler yaratan alevlerin verdiği romantik havada, damarları tutuşturan konyağın da etkisiyle, üst üste örttükleri iki battaniyenin altında, tek şilteyi aynı yerde paylaşmak zorunda kaldılar… O gece… Gece eğlencelerinden, diskotekteki danslarından mahrum kalmışlardı… Amma!.. Bütün gece uyumaya fırsat bulamamalarına rağmen hayatlarından son derece memnundular her ikisi de…
     Dün bastıran, çoğu kimseler için korkunç bir kâbusu andıran tipi ve sis olayı, onlar için bulunmaz bir lütuf ve fırsat olmuştu.
     Hayal mi gerçek mi? Düş mü uyku mu? Bilemiyorlardı ama çeşit çeşit çok tatlı rüyalarla dolu geçen, her türlü zevkin yaşandığı güzel bir gecenin sabahında, kulübeyi terk edip, hayatta aradığı her şeyi bulmuş kimselerin, dünyayı umursamazlığı, huzuru ve gülümseyen çehreleriyle yukarılara doğru yan yana tırmanırlarken her ikisi birden şen şakrak bir şarkıya başlamışlardı.
     Karlı buzlu, bembeyaz, pırıl pırıl yamaçlardan yamaçlara akseden, dağ eteklerinde harman harman savrulan bu güzel ve anlamlı şarkıya kulak verelim şimdi hep birlikte…

Sevgimizin, aşkımızın üstünden
Sene geçti, mevsim geçti, ay geçti
Hülyamızın, rüyamızın üstünden
Yağmur geçti, dolu geçti, kar geçti
Ne birleştik ne ayrıldık biz senle
Kış geçti, bahar geçti, yaz geçti
Bu aşkın, bu sevdanın yüzünden
Hayat geçti, ömür geçti, yaş geçti

Güfte: İlkan San
Beste: Sâdettin Öktenay
Makam: Hicaz
Usûl: Semai
Form: Şarkı

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz