Halk Avcısı (2)
Halk Avcısı (2)

Halk Avcısı (2)

İkinci Bölüm
       David Grief’in yelkenlisi Cantani, limanın ağzını kapamış dik kayalıkları geçmiş, yelkeni dolduramayacak kadar hafif bir rüzgârla ağır ağır rıhtıma yaklaşmaktaydı. Oldukça serin bir geceydi. Gökyüzü yıldız kaynıyordu. Tayfalar geminin kıç tarafına, arka güvertenin üzerine uzanmışlar, zarif bir kuğu gibi kaymakta olan geminin bir an önce demirleyeceği yere varmasını bekliyorlardı.
       Bu sırada, geminin ambar şefi Willie Smee kamarasından çıktı. Çok şık giyinmişti. İkinci kaptan, Willie Smee’nin sırtındaki gözalıcı ipek gömleği gördüğünde, muzip bir tavırla;
       “Vay vay vay!” dedi dudaklarını şapırdatarak.
       David Grief;
       “Hayırdır, bayram falan da değil ama nereye böyle?” diye sordu. “Yoksa dansa mı gideceksin bu gece?”
       İkinci kaptan, Willie’den önce atılıp söze karıştı:
       “Yoo… Hayır! Dans falan değil; Willie hazretleri Taitua’nın evine teşrif buyurmak arzusundalar. Anlaşılan, hazret iyiden iyiye abayı yakmış o kadına! Hah ha ha!”
       Ambar şefi;
       “Hiç de öyle değil,” diye karşı çıktı. “Yok, daha neler… Abayı yakmışmış! Sen öyle san bakalım!”
       İkinci kaptan, iyice dalına basmak istiyordu genç adamın:
       “Canım ne fark eder ki? Diyelim ki, sen kadına değil de, kadın sana abayı yakmış… İkisi de aynı kapıya çıkmaz mı? Ama bak, benden söylemesi; ne olup biteceğini adım gibi biliyorum. Yarım saat sonra görürsün; kulağına bir çiçek, başına da mis kokulu bir aşk çelengi kondurulacak. Sonra efendim bir kol… Güçlü bir erkek kolu, Taitua’nın o ince belini tüm ateşiyle sımsıkı saracak…”
       Willie Smee, dayanamayıp ikinci kaptanın sözünü kesti:
       “Senin bu yaptığına düpedüz çekemezlik derler,” dedi. “Elinden gelse, o çiçeği yalnız başına koklamak isterdin değil mi? Ama sen de görüyorsun ki, bunu bir türlü beceremiyorsun.”
       “Ah dostum ah! Nerede bende o şans! Tabii, sırtındaki o şahane gömlek bende olsaydı, belki o zaman dediğin gibi olurdu. Gömlek… İşte bütün mesele bu! Hah ha ha! Sana bir şey söyleyeyim mi; yarım altına bahse girerim ki, adadan ayrılırken bu gömleğin yerinde yeller esecek.”
       David Grief de uyardı ambar şefini:
       “Taitua çalmasa bile, Toui-Toulifau yüzde yüz el koyar bu gömleğe; en ufak şüphen olmasın bundan. Yapar mı yapar! Gel sen beni dinle de, adaya bu gömlekle çıkma. Ama yok… İlle de giyerim, kimse dokunamaz dersen, şimdiden elveda de olsun bitsin.”
       Kaptan Boig, sahil fenerlerini gözden kaçırmamaya çalışıyordu. Bir ara o da katıldı konuşmaya:
       “Evet, çok doğru söylüyorlar,” dedi. “Geçenlerde, adaya yaptığım son sefer sırasında kral hazretleri, üzerindeki kemerle kınlı bir bıçağı, hiç yoktan tazminat olarak vermeye mahkûm etmişti tayfalardan birini.”
       Ardından ikinci kaptana dönerek ekledi:
       “Bay Marsh… Uygun gördüğünüz an demir atın. Yalnız dikkat edin gevşek olmasın. Şu anda, en ufak bir rüzgâr belirtisi yok. Bu akşam böyle idare edelim de, yarın sabah kopra(1) hangarlarının önüne çekeriz.”
       Çok geçmeden, boşanan zincirin tekdüze sesi duyuldu. Yanaşan bir sandala atlayan yerli tayfalar karaya çıkmak üzere gemiden ayrıldılar. Sandalda kala kala David Grief ile ambar şefi Willie kalmıştı. Mercan kayalıklarından yapılmış ufak iskelenin başında, özür mü dilediği, yoksa izin mi istediği belli olmayan, birtakım anlaşılmaz sözcükler geveleyen ambar şefi, patronu Grief’in yanından ayrılarak, iki tarafı palmiye ağaçları ile kaplı bir yolda gözden kayboldu.
       David Grief ise, aksi tarafa yöneldi. Eski misyonerlerinden kalma virane bir kilisenin önüne geldi. Kilise avlusundaki mezarların arasında, ahu ve lava lava gibi tropikal çiçeklerle bezenmiş bir grup genç kızla delikanlı, çılgınca bir neşeyle dans ediyorlardı. Başlarında hatmi çiçeklerinden yapılma parlak taçlar vardı.
       Eski kilisenin az ötesinde, çatısı otla kaplı bir barakanın önünde, yirmi kadar ihtiyar oturuyordu. Misyonerlerden öğrendikleri eski ilahileri koro halinde mırıldanmaktaydılar. Grief, Toui-Toulifau’nun sarayına yaklaştığında, dışarıya taşan gürültü ve patırtıdan, sefa ehlinin kendini o bitip tükenmek bilmeyen eğlence ve içki âlemine kaptırdığını anladı.
       Güney denizlerindeki diğer ada halklarına oranla, gülen oynayan, gününü gün eden mutlu insanlarla dolu bir adaydı Fitou-İva. Doğum, ölüm fark etmezdi… Çılgınca eğlenirlerdi. Meydana gelen her olay, sevinçle kutlanılması gereken birer mutluluk ve eğlence kaynağıydı onlar için.
       Grief, ileri doğru kıvrıla kıvrıla uzanan Broom-Road boyunca yürüyüşünü sürdürdü. Yolun her iki tarafı, eğrelti otlarını andırır çiçek öbekleriyle sarılıydı; öbeklerin arasında yer yer keçiboynuzu ağaçları yükseliyordu. Ilık hava, tatlı bir ıtır kokusuyla yüklüydü. Semanın yıldızlı fonu üzerinde, meyve yüklü hint kirazlarının, iri avokadoların ve nazlı palmiyelerin alacalı gölgeleri seriliydi.
       Sağa sola serpilmiş ot yığınlarının ardından, şen kahkahalar yükseliyor, kıkırdamalar, yüksek soluklu konuşma sesleri duyuluyordu. Daha da ötede, uçsuz bucaksız uzanan deniz üzerinde fosforlu ışıltılar oynaşıyor, karanlıklardan gelen şarkı sesleri, balıkçıların bereketli geçen bir avdan döndüklerini anlatıyordu.
       Grief, çevresine bakınarak yürüyüşüne devam etti. Sonra ana yoldan ayrılıp karanlık bir yola saptı. Göz gözü görmüyordu; körlemesine gittiğinden bir domuza tosladı; hayvan öfkeli öfkeli homurdandı.
       Sağ tarafındaki kulübenin ardına kadar açık olan kapısına yanaştı; içeri bir göz attı. Odanın tam ortasında, orta yaşlı, iriyarı, şişmanca bir yerli vardı; yere serili bir hasırın üzerinde oturuyordu. Adam, hindistancevizi ağacının liflerinden örülme bir sineklikle ikide bir bacaklarına vuruyordu. Gözünde gözlük, ciddi bir tavırla elindeki kitabı okumaktaydı. Grief, adamın okuduğu kitabın bir İngiliz İncil’i olduğunu gördü.
       Bu gözlüklü adam, David Grief’in, adını bir azizden alan ticarî temsilcisi Jeremie’den başkası değildi.
       Jeremie, doğuştan Samoalı olduğundan, derisinin rengi diğer Fitou-İva yerlilerinden biraz daha açıktı. Misyonerler Jeremie’yi iyi bir eğitimden geçirip, yamyam kabilelerin yaşadığı, batının uzak mercan adalarına göndermişlerdi. Jeremie, misyonerlerin kutsal davaları için, bir süre çalışıp çabalamıştı oralarda. Sonunda onun, büyük çaba harcayarak zorlu görevinin üstesinden geldiğini görünce, mercan adalarından aldılar ve başka bir görevle ödüllendirdiler. Yeni görev yeri, hemen hemen koyu bir Hıristiyan toplumun yaşadığı Fitou-İva Adasıydı. Jeremie burada, dine yeni katılan insanların inançlarını her zaman için taze tutmak ve yenilemekle yükümlüydü.
       Ne var ki, işler hiç de misyonerlerin umduğu gibi gitmedi. Çünkü Jeremie, nasıl olmuşsa olmuş, dinden imandan çıkmıştı. Sağdan soldan, birtakım dine aykırı bilgiler edinmişti. İlkin, eline Darwin’in bir kitabını geçirmiş ve kitabı yutarcasına okumuştu. Üstelik o sıralarda, cadaloz bir kadınla evlenmişti. Eli maşalı olduğu kadar dırdırcı bir kadın olan karısının bitmez tükenmez konuşmaları, Jeremie’ye dünyayı zehir etmişti. Sahip olduğu inançlarını kaybetmesine rağmen, dininden resmen ayrılmadı. Darwin’in kitabı, zihnini iyice karıştırmaktan öte hiçbir işe yaramamıştı. Hem zaten bu karmakarışık, gizemli dünyayı kurcalamak, gelmişini geçmişini anlayabilmek için sürekli eşelemek neye yarardı ki? Hele de insan kudurmuş bir cadalozla evliyse!
       Aradan zaman geçtikçe, Jeremie’nin vaazlarındaki o kutsal ateş yavaş yavaş söndü. Misyonerler kurulu günün birinde bu durumun farkına vardı; onu tekrar, yamyamların yaşadığı uzak mercan adalarına sürmekle tehdit etmeye başladılar. Jeremie için, bu kahrolası mesleğin artık kahrı çekilmez olmuştu. Üstüne üstlük, sevgili karıcığının dili uzadıkça uzamış, kılıçtan kesin, zehirden acı olmaya başlamıştı.
       Jeremie karısından boşanıncaya kadar çok uğraştı. Çünkü kralları Toui-Toulifau’nun da başında da aynı dert vardı. Kral hazretleri, hele içkiyi fazla kaçırdığı zamanlar, bir araba dayak yiyordu karısından. Tabii Toui-Toulifau, siyasal nedenlerden dolayı boşanamıyordu karısından. Çünkü Kraliçe Sepeli de en azından onun kadar soylu bir sülaleden geliyordu. Üstelik erkek kardeşi Ouliami’nin de, kraliyet ordusunda genelkurmay başkanlığı görevini yürüttüğünü de unutmamak gerekiyordu. Ortada kalan kral, atsa atamıyor, satsa satamıyor, değil boşanmanın hayalini kurmak, bol bol dayak yiyip aşağı oturuyordu. Ancak ne olduysa oldu, kendisinin adını bile anmadığı boşanma hakkını Jeremie’ye tanıyıverdi. Böylelikle karısının pençesinden kurtulan Jeremie, zaman kaybetmeden ticaret hayatına atıldı. Artık o bir tüccardı. Ancak patronluğu uzun sürmedi; en yağlı müşterisi olan kral, işi veresiyeye bindirince, Jeremie’nin iflası gecikmedi. Bir tüccarın, üstelik yerli bir tüccarın, kendisine sürekli kredi açması isteğinde bulunan koskoca bir krala ‘hayır’ demesi, o tüccarın en kısa sürede iflas bayrağını çekmesi demekti. Bu işten de ağzı yanan Jeremie, bir yıl sonra David Grief’in ticari temsilciliğini yapmaya başladı. Aradan geçen on iki yıl boyunca da, bütün işleri akıllıca yürütmesini bildi. Onun bu başarısında Grief’in de payı vardı tabii; çünkü o, veresiye isteyen krala ‘hayır’ diyebilen ya da ‘evet’ dese bile alacağını son kuruşuna kadar söke söke alabilen tek tüccardı.
       Jeremie gözlüklerinin üstünden patronuna kaygı dolu gözlerle baktı. Sonra, okurken yarım kalan sayfanın kulağını hafifçe büktü, kitabı yanı başına koydu. Ayağa kalktı, patronu ile tokalaştı.
       “Özellikle sizin gelmenize çok sevindim,” dedi.
       Grief gülerek;
       “Başka nasıl olabilirdi ki?” diye sordu.
       Jeremie, sorudaki ince espriyi anlamayacak kadar sıkıntılı bir haldeydi.
       “Şey…” diye söze başladı. “Adadaki ticaret işleri berbat; işler iyi gitmiyor. Hesap defterini gördüğünüzde yüreğinize inecek.”
       “Alışveriş eden yok mu yoksa?”
       “Yo, hayır… Tam tersine! Hatta raflar… Raflar tamtakır oldu, ama…”
       Gözleri gururla parladı:
       “Ama yine de depoda bir yığın malımız var. Bereket versin ki depo sımsıkı kapalıydı. Tanrıya şükürler olsun ki, verilmiş sadakamız varmış!”
       “Toui-Toulifau’ya gereğinden fazla kredi mi açtın?”
       “Hayır; kimseye kredi falan açmış değilim. Üstelik bütün eski hesaplar kapatıldı, kimsenin borcu falan kalmadı.”
       Grief bir türlü istediği yanıtı alamıyordu.
       “Anlamıyorum, Jeremie,” dedi. “Neler geveliyorsun? Uzun etme de ne söyleyeceksen söyle. Hem bütün bunlar ne demek oluyor, söyler misin? Raflar tamtakır boşalmış… Kredi hesabı açılmamış… Eski hesaplar kapatılıp borçların hepsi temizlenmiş… Ambar sımsıkı kilitli… Konuş da anlayalım bakalım!”
       Jeremie, yanıt vereceği yerde eğildi, elini hasırın altına soktu ve büyükçe bir demir kutu çıkardı.
       Grief kutunun kilit altında olmadığını görünce şaşırmaktan kendini alamadı. Oysaki Samoalı’nın paraları nasıl bir titizlikle sakladığını çok iyi biliyordu. Adamın bu beklenmedik tutumu karşısında gerçekten afallamıştı. Tıka basa kâğıt parayla dolu bir kutu ve kilitli değil!
       Jeremie, kutunun içinden bir banknotu alıp ona uzatarak;
       “İşte yanıtı!” dedi.
       Grief, acemi bir şekilde taklit edilmiş banknota şöyle bir göz attı. Üzerinde; “Fitou-İva Kraliyet Bankası, bu banknot karşılığında, istendiği an hamiline madeni olarak bir sterlin ödemeyi kabul eder” yazıyordu.
       Banknotun ortasında bir yerli kafasının resmi vardı; onun sağ altında, Kral Toui-Toulifau ile Foulouali adlı birinin imzası dikkati çekiyordu. Foulouali’nin adının yanında ‘Maliye Bakanı’ unvanı yazılıydı.
       Grief;
       “Bu Foulouali denilen herif de neyin nesi?” diye sordu. “Bu bir Fiji adı değil mi? Yanılmıyorsam anlamı da ‘Güneş Tüyleri’ olsa gerek.”
       “Haklısınız… Güneş Tüyleri! O alçak herif kendine bu adı takmış işte! Aşağılık düzenbaz; Fitou-İva’yı karıştırmak için, kalkmış ta Fiji Adaları’ndan buraya gelmiş. Zaten o bu adaya ayak bastığından beri her şey alt üst oldu.”
       “Anladım! Demek bu herif de, şu meşhur Levukalı anasının gözü yerlilerden biri desene.”
       “Hayır, hayır! Bu namussuz herif, ne idüğü belirsiz, ip kaçkını bir beyaz. Fiji’nin o soylu unvanını, gerçek kimliğini örtbas etmek için almış. Bu adın ardında çevirmedik dolap kalmadı; o saygıdeğer adı diz boyu çamura buladı alçak herif. Kral Toui-Toulifau’nun gece gündüz zilzurna sarhoş kalabilmesi için elinden geleni yaptı. Bir gün, ne görelim ki, kral herifi maliye bakanı yapıvermiş! Derken, tuttu bu değersiz parayı çıkardı piyasaya; sonra, ne yaptı yaptı, halkı alışveriş ederken bu parayı kullanmaya razı etti. Vergi üzerine vergi koydu; dükkân mı işletiyorsun, vergi vereceksin; kopran mı var, tütünün mü var, onlara da vergi. Ayrıca, bir sürü gümrük resmi, akla hayale gelmedik farklı farklı vergiler ve türlü türlü kurallar icat etti. Oturdun vergi, kalktın vergi; konuştun vergi, sustun vergi! Vergi… Vergi… Vergi! Ama halkın üzerine pek gidemiyor; ama ne var ki, bu kahrolası vergileriyle tüccarlara kan kusturuyor. Kalktı, kopra üzerine vergi koydu, ben de alış fiyatını aynı oranda düşürdüm. Doğal olarak halk yakınmaya başladı. Bunun üzerine, Güneş Tüyleri denen bu herif, tüccarların kopra alımlarını keyfi olarak düşürmelerini engelleyen yeni bir yasa çıkardı. Ve bu suçumdan ötürü beni de iki sterlin para cezasıyla beş domuz vermeye mahkûm etti. Adamın ettiğine bak; domuz sayısı neden dört ya da altı değil de beş? Çünkü herkes bilir ki benim sadece beş domuzum var! Ha… Bilesiniz diye söylüyorum; bunların hepsini hesap defterine geçirdim. Fulcrum Şirketi’nin temsilcisi Hawkins’i de para cezasına çarptırdı. Ama o, domuz ve içki vererek paçayı zor kurtardı. İlkin, karşı koyduğu için askerler dükkânını ateşe verdiler. Ben baktım ki işlerin seyri değişiyor, fiyatları boykot ederek satışı durdurdum. Ama Güneş Tüyleri yeni bir para cezasına çarptırdı beni. Uslu durmazsam dükkânın altını üstüne getirteceğini söyledi. İşte bu nedenle raflar tamtakır; yeni mal koymadım dükkâna. Her şeyi satıp savdım ve geriye kala kala, şu elimde gördüğünüz bir kutu dolusu değersiz kâğıt parçası kaldı. Eğer siz da maaşımı bu beş para etmez kâğıtlarla öderseniz, mahvoldum demektir. Esasen işin en doğrusu da bu olur ya, neyse! İşte böyle Bay Grief… Ne yapacağımı bilemiyorum, şaşırıp kaldım. Elimden de bir şey gelmiyor. Siz ne yapacaksınız bilemem!”
       Grief omuzlarını silkerek;
       “Bakalım,” dedi. “İlkin gidip şu Güneş Tüyleri denen herifi bir göreyim, ortalıkta dönen dolaplar nedir bir anlayayım; sonra bir şeyler düşüneceğiz elbette.”
       Jeremie, onu uyarmaktan kendini alamadı:
       Bir an önce gidip görün öyleyse; yoksa ne oluyor demeye kalmadan bir yığın ceza keser; üstüne üstlük, suçunuzun ne olduğunu anlayamazsınız bile. Durmadan ceza kesiyor adam; neredeyse krallığın tüm parasını elinde toplayacak. Halkın toprağa gömüp sakladıklarının dışında, piyasadaki paranın tamamını zaten ele geçirmiş durumda.”

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir