Halk Avcısı (3)

H

       Grief, Broom-Road boyunca yürüyerek geri döndü. Saray kapısını aydınlatan lambaların parlak ışığında, dışarı çıkmakta olan, buruşuk pantolonlu, tıraşlı suratı pırıl pırıl parlayan, kanlı canlı, kısa boylu, şişman bir adamla burun buruna geldi. Fırtınaya tutulmuş bir yelkenli gibi yalpa vura vura ilerleyen bu adamı gözü bir yerlerden ısırıyordu. Güney denizlerinde seyrederken, en azından bir düzine limanda karşılaşmış olmalıydılar. Sonra… birdenbire tanıdı adamı:
       “Bak sen, kimi görüyorum! Cornelius Deasy! Vay vay… Hangi rüzgâr attı seni buralara?”
       “Denizler şeytanı Grief, sen ha!”
       Tokalaşmanın ardından, Grief hemen bir teklifte bulundu:
       “Eğer gemime kadar gelmek zahmetine katlanırsan, sana en iyi cins, sert bir İskoç viskisi ikram edebilirim, dostum. Ne dersin?”
       Cornelius ilgisiz bir tavırla omuzlarını silkti ve kendine hemen çeki düzen verdi. Azarlayıcı ve yüksekten bir sesle;
       “Olmaz Bay Grief,” dedi. “Hem o dediğin eskidendi; eski çamlar şimdi bardak oldu. Şu anda karşında, adıyla sanıyla koskoca bir Foulouali duruyor. Eski günleri, şakayla karışık da olsa anımsatarak beni kandırmaya çalışmayın. Bunu kafanıza yerleştirin! Görevimi yapmak söz konusu olduğunda, karşıma kim çıkarsa çıksın hiç dinlemem, çiğner geçerim! Evet, şu anda karşında, yüce kral Toui-Toulifau’nun koruyucu kanatları altında maliye bakanlığı görevini üstlenmiş birisi var. Ayrıca, kral hazretleri adalet dağıtmaktan yorgun düşüp dinlenmeye çekildiklerinde, adalet bakanlığını görevini de ben yürütüyorum.”
       Grief, uzun bir ıslık çalarak şaşkınlığını dile getirdi:
       “Vay canına! Demek şu ünlü ‘Güneş Tüyleri’ sensin öyle mi?”
       Güneş Tüyleri hemen düzeltti:
       “Rica ederim, kendinize gelin lütfen! Herkes gibi siz de bana, yerli diliyle Foulouali demelisiniz. Bana bakın Bay Grief; eski dostluğumuzu aklımdan çıkarmamış olmakla birlikte, size şu haberi vermek zorunda olduğumu üzülerek belirtmek isterim. Bu mercan adalarında yaşamakta olan kendi halindeki Polinezya yerlilerini soyup soğana çeviren diğer tüccarlar gibi sizde yasal ithalat vergisini ödemekle yükümlüsünüz. Üstelik bir de… Kuralları bilerek ve isteyerek çiğnemiş bulunuyorsunuz. Fitou-İva limanına göz göre göre bordo fenerlerini yakmadan girdiniz. Yoo… Sözümü kesmeyin lütfen! Evet, kendi gözlerimle gördüm; aynen böyle yaptınız. Yalan söyleyecek değilim. Bu suçunuzdan ötürü sizi beş sterlin tazminat ödemeye mahkûm ediyorum. Ha sahi, söyleyin bakayım; ardıç suyunuz var mı? İşte bağışlanmayacak bir suç daha. İki kuruşluk yakıt tasarrufunda bulunacaksınız diye, bizim şirin limanımızın ve kahraman denizcilerimizin can güvenliğini tehlikeye düşürmeye ne hakkınız, ne de yetkiniz var! Şimdi size bir kez daha soruyorum; ardıç içkisi var mı? Sağır mı oldunuz… Hemen yanıt verin. Bu soruyu size koskoca gümrük ve tekel bakanı soruyor!”
       Grief dişlerini gıcırdatarak;
       “Ne de çok görev yüklenmişsin ha!” diye söylendi. “Omuzların nasıl oluyor da bu kadar yükü taşıyabiliyor?”
       “Aslında bu yükleri başımıza dolayanlar hep beyaz adamlardır. O tüccar olacak namussuzlar, her işi zavallı Toui-Toulifau’nun omuzlarına yüklüyorlardı. O adam ki; tahta çıkmış, krallığın kutsal tasından içki içmiş, gelmiş geçmiş kralların en büyüğü, en iyisi ve en görkemlisidir! Ben de, böylesine yüce bir kralın sağ kolu olmak mutluluğuna erişmiş bir kişi olarak, yasaların uygulanmasını sağlamak ve dirlik düzenliği korumakla görevliyim. Bu işten ben Cornelius… Yani daha doğrusu Foulouali olarak sorumluyum. Şu anda da içim sızlamakla beraber, görev aşkım size karantina kurallarını çiğnemiş olmakla suçlandırmamı emrediyor!”
       “Karantina mı? Ne karantinası?”
       “Ne sandınız ya, karantina elbette! Ben, yani sağlık bakanınca konulmuş ve limana giren her geminin uymak zorunda olduğu bir kurallar zinciridir bu. Gemi, çok dikkatli bir şekilde sağlık denetiminden geçmedikten sonra, mürettebatın karayla ilişki kurmaları kesinlikle yasaktır. Öyle değil mi? Ya maazallah geminizde çiçek, veba, kolera ya da difteri cinsinden bulaşıcı ya da öldürücü bir hastalık olsaydı? Düşünebiliyor musunuz, ne korkunç bir felâket olurdu? Bu tür olaylardan, ağzı var dili yok Polinezya yerlisini, her söylenene inanan bu zavallı insanları kim koruyacak? Kim elinden tutacak? Sorarım size… Kim tutacak? Elbette ben! Ben Foulouali, yani Güneş Tüyleri! Peki, Güneş Tüyleri bu halkı nasıl koruyacak? Üstlendiği kutsal görevi, canını bile vermekten çekinmeyecek kadar sarsılmaz bir kararlılıkla yürüterek elbet!”
       Grief;
       “Peki, sağlık bakanı kim?” diye sordu.
       “Benim ben, yani Foulouali! Suçunuz ağır, hem de çok ağır Bay Grief! Ceza olarak, en iyisinden beş kasa Hollanda malı ardıç içkisi vereceksiniz!”
       Grief, daha fazla kendini tutamayarak gülmeye başladı:
       “Yapma Cornelius… Gel bu işten vazgeç. Hadi gemiye gidelim, birer kadeh viski yuvarlayarak işi tatlıya bağlayalım da olsun bitsin.”
       Güneş Tüyleri, soylu bir el hareketiyle, yapılan öneriyi geri çevirerek;
       “Buna resmen rüşvet denir!” diye bağırdı. “Ağzınızdan çıkanı kulağınız duyuyor mu sizin? Benim soylu görev anlayışıma düpedüz hakaret ettiğinizin farkında mısınız? Hem söyleyin bakalım; gemi işletme belgenizi neden göstermediniz? Gümrük ve Tekel Bakanı olarak sizi beş sterlin para cezası ile iki kasa ardıç içkisi daha ödemeye mahkûm ediyorum!”
       Grief’in artık tepesi atmıştı:
       “Bana bak Cornelius,” dedi. “Şakanın da belli bir sınırı vardır. Sen şakayı uzattıkça uzattın; artık yeter, sabrımı taşırıyorsun. İyice kaçırmışsın ipin ucunu. Burası Levuka değil; tepemi attırırsan, kulaklarını çeke çeke iki karış uzatırım ona göre. Hem boşuna çene patlatma, zırnık koparamazsın benden.”
       Güneş Tüyleri korkarak bir iki adım geriledi:
       “Sakın ha! Bana elini süreyim deme! Böyle bir şey yapmaya kalkışırsanız, görürsünüz siz. Evet, söylediğiniz çok doğru; burası Levuka değil. İşte ben de, burası Levuka olmadığı için aklınızı başınıza getireceğim zaten! Buna yetecek gücüm var, yaparım dedim mi yaparım. Toui-Toulifau ile kahraman ordusu beni destekler. Çarpıldığınız para cezalarını derhal ödeyeceksiniz; yoksa geminize el koyarım bilmiş olun! Hıh… Hem zaten ilk karşı koyan da siz değilsiniz. O Çinli inci tüccarı Peter Gee de kurallara kulak asmadan limana bir korsan gibi gizlice girmeye kalktı. Üstelik birkaç sterlin para cezasına çarptırıldığını örendiğinde de, ödemem diye utanmadan avaz avaz bağırıp çağırmaya başladı. Yediği halta bak şunun; hem suçlu, hem güçlü! O da senin gibi para cezasını ödemek istememişti; ama bak şimdi, sahilde bin pişman dolaşıp duruyor. Ne akla hizmet ettim de karşı koydum diye kara kara düşünüyor; süt dökmüş kediye döndü şimdi.”
       Grief;
       “Sahi mi söylüyorsun?” diye sordu.
       “Yok, yalan söylüyorum; elbette doğru! Vicdanımın sesini dinledim, görev anlayışımın emrine uydum ve gemisine el koydum. Kraliyet ordusunun beşte biri gemide nöbet bekliyor şimdi. Sekizinci günün sonunda gemisi haraç mezat satılacak. Söz dinlemeyenin hali budur işte! Eee… Şey… Bakın, gemide on ton kadar istiridye kabuğu var… Şey yani… Diyordum ki, hani bunları sizdeki ardıç içkisiyle takas edemez miyiz? Ne dersiniz? Sizin için iyi bir alışveriş olurdu. Ne kadar ardıç içkiniz var demiştiniz?”
       “Vay canına… Yine mi o yere batasıca ardıç içkisi?”
       “Neden olmasın canım… İş iştir! Toui-Toulifau dipsiz bir içki kuyusudur. O koca ayyaşa içki bulacağım diye göbeğim şişti; kafa patlatmaktan bıktım usandım artık. Çevresini bir yığın asalak sarmış. Ben içki buluncaya kadar başıma gelmedik kalmıyor, o yaltakçı takımı ise, hazıra konup bulduklarımı kısa sürede silip süpürüyor. Açgözlülüğün bu kadarı da fazla doğrusu! Şimdi söyleyin bakalım Bay Grief, cezaları namusunuzla ödeyecek misiniz, yoksa ben kendi yöntemlerimle bunu kısa sürede halledeyim mi?”
       “Bana bak Cornelius, sarhoşsun sen. Ne dediğini, ne yaptığını bilmiyorsun; aklını başına topla. Güney denizlerinde, insanların bu tür şakalara güldüğü günler çok gerilerde kaldı. Bugünün insanları, başka soytarılıklara gülüyor.”
       “Pekâlâ, Bay Grief, benden günah gitti. Sakın gemiye falan döneyim demeyin; Böyle bir niyet taşıyorsanız, boşuna yorulmayın. Sizi bu dertten kurtarmak istemiştim oysaki. Ama dikkafalılık edeceğinizi de biliyordum… Evet, adım gibi biliyordum karşı çıkacağınızı. Bu nedenle, geminize çoktan el koydurmuştum. Nasılsa inatçılık edecektiniz, iyisi mi dedim, bir an önce önlemimi alayım. Mürettebatınızın hepsi kıyıya çıkarılmış ve geminize kral adına el konulmuştur.”
       Grief, onun hâlâ şaka yaptığını sanıyordu; üzerine yürüdü. Foulouali korkarak geriledi. O sırada, karanlıkta omuz başında iriyarı bir adam belirdi.
       Foulouali adamı görünce yaygarayı bastı:
       “Hah… Tam zamanında geldin Ouliami. İşte sana bir korsan daha. Ey iriyarı, güçlü kuvvetli kardeş; gücün ve yetkinle beni bu adamın şerrinden koru!”
       Grief;
       “Selam Ouliami!” dedi. “Söyle bana; Fitou-İva’nın yönetimi ne zamandan beri bir deniz faresinin ellerine bırakıldı? Yelkenlime kral adına el konulduğunu söylüyor… Doğru mu bu?”
       Ouliami;
       “Evet, doğru söylemiş,” diye homurdandı. “Şu Willie Smee’ninki gibi gömleklerden var mı sizde acaba? Toui-Toulifau görmüş, beğenmiş… Bir tane de kendine almak istiyor.”
       Foulouali hemen söze karıştı:
       “Rica etmeye değmez. İster yelkenli, ister gömlek olsun fark etmez. Kral adına, ne var ne yok hepsine el konulmuştur… İşte o kadar!”
       Grief dişlerinin arasından;
       “Cornelius!” dedi. “Bak, iyice azıttın artık sen. Düpedüz korsanlık bu be! Gemiye benim haberim olmadan el koyamazsın!”
       “Hayda! Az önce, cezayı ödemem, benden zırnık alamazsın diye inatlaşan sen değil miydin yoksa?”
       “Ama benimle konuşmadan önce el koydurmuşsun!”
       “Evet, yalan değil, doğru! Peki, öyle olmasaydı ne fark edecekti sanki? Ben malımı bilmez miyim, nasıl olsa karşı çıkacaktın; sonuçta öyle olmadı mı zaten? Dürüst ve yerinde bir önlemdir benim aldığım; en küçük bir haksızlık bile olmadan uygulanır. Adalet ve ben, yani Cornelius ya da Foulouali, ikisi de aynı kapıya çıkar. Evet, adalet özenle yerine getirilmiştir. Fazla konuşmak gereksiz; hadi bakalım tüccar hazretleri, çek arabanı! Yoksa sarayın tüm savaşçılarını üzerine salarım! Ouliami, bu tüccar laftan anlamıyor… Çağır nöbetçileri!”
       Ouliami, geniş göğsünde, hindistancevizi ağacı liflerinden örülmüş bir kordonda asılı düdüğünü öttürdü.
       Grief’in tepesi adamakıllı atmıştı, öfkeyle Cornelius’a bir yumruk salladı. Ama o, böyle bir yumruğun hedefi olabileceğini düşünerek tetik duruyordu; yana sıçrayarak yumruğu savuşturdu ve Ouliami’nin heybetli gövdesinin ardına saklanıverdi.
       Düdük sesini işiten ve en küçüğü bile bir seksenden aşağı olmayan, güçlü kuvvetli bir düzine Polinezya yerlisi, saray tarafından koşup yetiştiler ve komutanlarının arkasına dizildiler.
       Bu arada Cornelius, sığındığı yerden ciyak ciyak bağırıyordu:
       “Defol buradan tüccar bozuntusu! Cehennem ol, gözüm görmesin seni! Görüşmemiz bitmiştir; hakkınızdaki tüm suçlamalar yarın incelenecek ve karara bağlanacaktır. Yarın yüce mahkeme önünde, şu sayacağım suçlar için de hesap vermeye hazır olun; geceleyin rezalet çıkarıp halkın huzurunu kaçırmak, adalet bakanını öldürme girişiminde bulunmak, hakaret etmek, yaralamak ve sakatlamak için saldırmak, kurulu düzeni zor kullanarak devirmeye yönelik ihtilâlci eylemler, şiddet kullanmaya yeltenmek, liman kurallarını çiğnemek, gümrük kurallarını hiçe sayarak yolsuzluk ve kaçakçılığa teşebbüs, rüşvet vermeye teşebbüs, karantinadan kaçmak vs. vs. Tüm bunların hesabı sorulacaktır. Şunu aklınızdan sakın çıkarmayın Bay Grief; yarın sabah kutsal adalet tecelli edecek ve güçlü devletimizin yumruğu bir balyoz gibi tepenize inecektir! Tanrı sizi korusun ve nasıl bilirse öyle yapsın!”

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz