Birinci Kalenderin Öyküsü

B

     Ey hanımım! Beni sakalım kesmeye zorlayan ve gözümü yitirmeme neden olan olayı size bildireceğim.
     Bilin ki benim babam bir şahtı. Onun da, bir başka ülkede şah olan bir kardeşi vardı. Doğumumla ilgili olarak, annemin beni dünyaya getirdiği gün, bir tesadüf eseri, amcamın da bir erkek çocuğu olmuştu.
     Yıllar geçti; ben ve amcaoğlum büyüyüp delikanlılık çağına girdik. Size söylemem gerekir ki, birkaç yılda bir, amcamı ziyaret ederek orada birkaç ay kalmayı âdet edinmiştim. Onu son ziyaretimde, amcamın oğlu beni, her zamankinden daha eli açık ve daha cömertçe karşıladı; koyunlar kestirdi onuruma, ender şaraplar damıttı.
     Sonra içmeye başladık; o kadar çok içtik ki, şarap bize egemen oldu. Bunun üzerine amcamın oğlu bana;
     “Ey amcamın oğlu! Bambaşka bir sevgiyle sevdiğim senden, önemli bir şey yapmanı istiyorum; dilerim ki, bunu reddetmeye ya da yapmayı kararlaştırdığım şeyden beni vazgeçirmeye kalkışma!” dedi. Ona, “Kuşkusuz ve de tüm dostça ve cömertçe bir yürekle!” diye yanıt verdim.
     Bunun üzerine, tam güven sağlamak için, bana kutsal dinimiz üzerine yemin verdirerek bu en kutsal güvenceyi aldı. Sonra birden ayağa kalktı ve birkaç anlık bir ayrılmadan sonra, ardında, süslü, harika kokular sürünmüş ve de hatırı sayılır bir bedelle sağlandığı anlaşılan gösterişli giysilere bürünmüş bir kadınla geri döndü ve bana, “Bu kadının elinden tut ve sana göstereceğim yere kadar önümden git!” dedi ve iyice anlamamı sağlayacak biçimde açıklamalar yaparak bana bir yer belirledi.
     “Orada başka mezarlar arasında bir türbe bulacaksın; beni orada bekle!” dedi.
     Bunu reddedemezdim. Zaten sağ elimi kaldırarak ettiğim yemin karşısında sözümden de dönemezdim. Kadının elinden tuttum, yola çıktım ve onunla türbenin kubbesinin altına ulaştım. Orada oturup amcamın oğlunu beklemeye başladık. Biraz sonra onun, elinde dolu bir tasla bir torba alçı ve bir küçük baltayla içeri girdiğini gördük. Doğruca kubbe altındaki mezara yöneldi ve mezarın üzerindeki taşları birer birer kaldırdı, bir yana yığdı; sonra da elindeki baltayla mezarın topraklarını, küçük bir kaya büyüklüğünde demir bir kapak meydana çıkasıya kadar kazdı; kapağı açtı; altından aşağıya doğru inen kemerli bir merdiven görüldü. Bunun üzerine kadına doğru döndü ve işaret ederek ona, “Haydi bakalım! Seçimini yap!” dedi.
     Kadın merdivenden indi ve gözden kayboldu. Bunun üzerine yeğenim bana döndü ve “Amcamın oğlu! Bana sağladığın hizmeti tamamlamanı diliyorum senden. Ben de inip şuraya girince, kapağı yeniden kapatacak ve toprağı eskisi gibi üzerime yığacaksın! Böylece yüklendiğin hizmeti tamamlamış olacaksın. Torbada bulunan bu alçıyla tasta bulunan suya gelince; bunları iyice karıştır; sonra da mezarın taşlanın önceki gibi iyice yan yana getirerek, birleşme yerlerini bu karışımla eskisi gibi sıva! Bunu öylesine yap ki, kimse anlayıp, ‘İşte alçısı yeni, ama taşları eski bir mezar demesin!’ Çünkü ey amcamın oğlu! Bu, pekâlâ mümkündür. Çünkü ben bir yıldır burada çalıştım ve bunu Tanrımdan başkası bilmiyordu. Senden dileğim budur!” dedi. Sonra da ekledi: “Ey amcamın oğlu, Tanrı beni, senden ayrılmanın hüznüyle kahretsin inşallah!” dedi.
     Sonra da merdivenden inip mezara gömüldü. Gözlerimden hayali silinince ayağa kalktım, benden yapmasını istediklerini yaptım, öylesine ki, mezar eskisi gibi oldu. Sonra amcamın sarayına döndüm. Ama amcam sürek avında idi; ben de yatmaya gittim.
     Ertesi gün sabah olunca, bir gece önce olup bitenleri düşünmeye başladım; özellikle kendim ile amcamın oğlu arasında geçenleri ve yaptığım işten dolayı pişmanlık duydum. Ama pişmanlık bir şeye yaramıyor. Bu yüzden mezarlığa döndüm ve söz konusu mezarı aramaya başladım; ama bir türlü bulamadım. Akşama kadar araştırmamı sürdürdüm, bir sonuç alamadım. Bunun üzerine saraya döndüm. Ne bir şey içebildim; ne bir şey yiyebildim; tüm düşüncem, amcaoğlumun anısına takılıyordu; ne olup bittiğini bir türlü kavrayamıyordum. Bu yüzden sonsuz bir kedere düştüm ve sabahlara kadar üzüntüyle kahroldum. Amcaoğlumun yaptıklarım düşünerek ertesi sabah yeniden mezarlığa gittim; onu dinlemekle ne denli hata ettiğime pişman olmuştum ama bulma olanağını sağlamaksızın bütün mezarlar arasında onu yeniden aradım. Bu araştırmalarımı yedi gün sürdürdüm, bir türlü mezarın gerçek yolunu bulamadım. Bunun üzerine kaygılarım ve kötü yorumlarım o dereceyi buldu ki, çıldırıyorum sandım.
     Dertlerime bir çare ve bir huzur bulmak üzere bir gezi düşledim ve babamın yanına dönmek üzere yola çıktım. Babamın ülkesinin kapısına vardığım anda, bir grup adam ortaya çıktı; üzerime atılıp kollarımı bağladılar. Bu davranışa son kertede şaşırdım; çünkü ben ülkenin sultanının oğluydum; bunlar ise babamın hizmetçileri ve benim genç kölelerimdi. Birdenbire çok korktum ve kendi kendime, “Kim bilir babamın başına neler geldi?” dedim. Bunun üzerine kollarımı bağlayanlara bu konuda sorular sordum ve hiçbir yanıt alamadım. Ama bir süre sonra benim genç kölelerimden olan birisi, bana, “Zamanın koşulları, baban için kötüye dönüştü. Askerler ona ihanet etti, onu öldürdüler. Bize gelince, seni ele geçirmek için pusuda beklemekteydik,” dedi.
     Bunun üzerine, beni alıp götürdüler ve ben sanki artık bu dünyaya ait değilmişim gibi buluyordum kendimi. İşittiğim haberler benî öylesine üzmüş, babamın ölümü beni öylesine acıya boğmuştu ki.
     Beni, babamı öldürtmüş olan vezirin huzuruna götürdüler. Bu vezirle benim aramda eski bir düşmanlık vardı. Bu düşmanlığın nedeni, benim kundaklı yay kullanma merakımdı. Günlerden bir gün öyle bir rastlantı oldu ki, babamın terasındayken, büyük bir kuş vezirin sarayının terasına kondu; o sırada vezir de orada bulunuyordu; okumla kuşu vurmak istiyordum, ama ok kuşu ıskaladı ve vezirin gözüne değdi; Allah’ın takdiri ve yazılı hükmüyle gözünün içine gömüldü. Şairin dediği gibi;
     Bırak baht hükmünü yürütsün, dünya yargıçlarının evlenmelerine çare aramaktan vazgeç! Olup bitenler önünde asla sevinme ve de yerinme! Çünkü hiçbir şey sonsuza kadar sürüp gitmez. Bahtımızın çizgisine uyduk, Baht’ın bize yazdığı mısranın tüm harflerine baş eğdik. Çünkü Baht’ın yazgısını saptadığı kimse, onu izlemekten öte bir şey yapamaz.
     Kalender sözlerini şöyle sürdürdü:
     Kollarım bağlı, huzuruna çıkarıldığımda, vezir boynumun vurulmasını emretti. Bunun üzerine kendisine dedim ki, “Hiçbir suçum olmadığı halde beni öldürecek misin?”
     Bana, gözünü göstererek, “Bundan daha önemli bir suç olabilir mi?” diye sordu.
     Kendisine, “Bunu dikkatsizlikten yaptım,” dedim.
     Bana, “Sen bunu dikkatsizlikle yapmışsan, ben de bilerek yapıyorum,” dedi. Sonra da haykırdı: “Onu bana teslim edin!” diye.
     Beni ellerine teslim ettiler. Bunun üzerine elini uzattı, parmağını sol gözüme soktu ve beni tamamen kör etti. İşte o zamandan beri, hepinizin gördüğü gibi, körüm.
     Bundan sonra vezir beni bağlattı ve bir sandığa koydu. Sonra da cellada, “Bunu sana emanet ediyorum. Kılıcını kınına sok ve onu buradan al götür; kentin dışına çıkar ve orada öldür; bedenini orada bırak, vahşi hayvanlar yiyip bitirsin!”
     Bunun üzerine cellat beni alıp götürdü; şehrin dışına çıkıncaya kadar yürüdük. Orada beni sandıktan çıkardı, kollarım bağlı, ayaklarım zincirli idi; öldürmeden önce gözlerimi de bağlamak istedi. O zaman ağlamaya ve şu dizeleri okumaya başladım:
     Düşman mızraklarından beni sakınman için her deneyden geçmiş sağlam bir zırh olarak üstlenmiştim seni; sen bir mızrağın delip geçen sivri uçlu sert demirin ta kendisi idin. Kudret benim elimde iken, cezalandırılması gereken sağ kolum, silahı güçsüz sol koluma aktarırdı. Ben, böyle davranırdım. Sen de beni, lütfen bağışla; zalim sitemlerden ve kınamalardan! Bırak sadece düşmanlarım, ıstırap oklarıyla beni delsinler! Düşmanca işkencelere uğramış zavallı ruhuma, sessizliği armağan et! Sözcüklerin sertliği ve ağırlığıyla onu sıkıştırma! Bana sağlam zırhlarla hizmet etsinler diye dost edindim. Zırhlara büründüler, ama bana karşı, düşmanlarımla birlikte oldular! Öldürücü oklarıyla beni savunsunlar istedim! Okları donandılar! Ama kalbimde yara açtılar. Ateşli bir ruhla yürekler ürettim, onları sadık kılmak istedim, sadık oldular evet! Ama başka aşklar için. Sebatlı olsunlar diye tüm gayretimle emek verdim onlara! Sebatlı oldular evet, ama ihanette…
     Cellat okuduğum bu dizeleri duyunca, bir zamanlar babamın celladı olduğunu hatırladı ve de ona bizzat yaptığım iyilikleri… Ve bana;
     “Ben seni nasıl öldürürüm? Ben ki senin itaatkâr kölenim,” dedi. Sonra da, “Haydi kaç! Hayatını kurtarıyorum. Ama bu ülkeye bir daha gelme, yoksa mahvolursun ve beni de seninle birlikte mahvedersin!”
     Hani şair ne demiş:
     Git! Kurtar kendini dostum! Kurtar canını tüm bağların zulmünden! Ve bırak evleri, onları inşa edenlere mezar olsunlar! Git! Seninkinden başka topraklar bul! Kendi ülkenden başka ülkeler! Ama asla, kendi canından başka can bulamazsın! Düşün! Tanrının toprakları sonsuz genişlikte iken, seni alçaltan bir ülkede yaşamanın ne kadar anlamsız, ne kadar şaşırtıcı bir şey olduğunu! Yine de, Tanrı bir kimsenin yazgısını belli bir yerde öleceği üzere yazmışsa; bahtının çizdiği ülkede ölmekten başka elinden ne gelir? Ve özellikle, unutma ki: bir arslanın boynu, o arslanın ruhu tüm özgürlük içinde gelişip büyümedikçe, gelişip büyümez!
     Cellat bu dizeleri okuyup bitirince, ellerine sarılıp öptüm. Ben de gerçekten kurtuluşu uzaklara kaçıp gitmekte buldum. Oradan uzaklaşırken, ölümden kurtulduğumu düşünerek gözümü yitirmenin acısını unuttum. Gezimi sürdürerek amcamın ülkesine ulaştım. Onun huzuruna çıktım ve ona, babam ile başıma gelenleri ve gözümü nasıl yitirdiğimi anlattım. Bunu duyunca gözyaşlarına boğuldu ve haykırarak;
     “Ey kardeşimin oğlu! Sen gelip dertlerime dert kattın. Ben de sana zavallı amcanın oğlunun günlerden beri ortalıktan yittiğini, başına ne geldiğini bilmediğimi ve hiç kimsenin de onun nerede olduğunu bana söyleyemediğini bildirmeliyim!” dedi.
     Yanı sıra öylesine ağlamaya başladı ki, sonunda dayanamayıp bayıldı. Kendine geldiğinde bana, “Çocuğum, amcanın oğlu için ne denli üzüldüğümü gördün. Sen de gelip, babanın ve kendinin başına gelenleri anlatarak beni kahrettin! Ama senin yaşamını yitirmektense gözünü yitirmiş olmayı yeğ tutmanı dilerim!” dedi.
     Bu sözleri üzerine, amcamın oğlunun başına gelenleri ondan saklayamadım. Ona tüm gerçeği açıkladım. Sözlerimi duyunca amcam sonsuz bir sevince kapıldı; gerçekten oğlu için verdiğim bilgi onu çok sevindirmişti: “Bana bu mezarı çabuk göster!” dedi.
     Ben de, “Vallahi amca yerini bilemiyorum. Orayı bulmak için çok mezarlığa gittim, bir türlü yerini bulamadım,” dedim.
     Bunun üzerine, ben ve amcam, mezarlığa gittik ve bu kez, sağa sola bakınırken, sonunda mezarı tanıdım. İkimiz de çok sevindik ve türbenin içine girdik: Toprağı ve kapağı bulduk, ben ve amcam elli ayak merdiven indik. Merdivenin sonuna ulaşınca, bize doğru bir dumanın yükseldiğini gördük, âdeta bizi kör edercesine bir dumandı… Ancak amcam, söyleyenin tüm korkularını dağıtan bir duaya başladı, “Yüce ve Kudretli Tanrı’dan daha yüce ve daha kudretli varlık yoktur!” diyerek.
     Bunun üzerine ilerledik; un, her türlü hububat, her çeşitten yiyecek ve de başka şeyler dolu bir salona ulaştık. Salonun ortasında örtüyle çevrelenmiş bir yatak vardı. Amcam, perdeyi çekip yatağa baktı: Orada oğlunu, kendisiyle birlikte mezara inen kadının kollarında buldu; ama ikisi de kömür gibi simsiyah olmuşlardı; sanki ateş dolu bir çukura atılıp yanmışlar gibi.
     Bunu gören amcam, oğlunun yüzüne tükürdü ve “Bunu hak etmişsin sen, alçak! Kötü dünyanın cezası bu; ama öbür dünyada görülecek hesap var ki, daha müthiş ve daha acımasızdır!” diye haykırdı.
     Bunu söyleyerek, yeniden suratına tükürüp ayağından pabucunu çıkarıp oğlunun suratına fırlattı. Pabucun tabanı oğlanın suratına rastladı. 

     Öyküsünün tam burasında, Şehrazat, sabahın yaklaştığını gördü, verilen izinden daha fazla yararlanmayı istemediğinden, sustu…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz