Halk Avcısı (7)

H

Yedinci Bölüm
       Büyük Meclis’in toplanacağı gün, sayıları beş bini bulan ada halkı, kanolarla, sandallarla, kimisi yaya, kimisi eşek sırtında yönetim merkezine doğru akın akın yolları döküldü. Adada son üç gün içinde oldukça hareketli olaylar baş göstermişti. Alışveriş için herkes dükkânlara hücum etmiş, ama askerler geldiğinde satış birdenbire kesilmişti. Dükkâncılar, gidip Foulouali’den gümüş para almalarını askerlere söylediler. Sanki ağız birliği etmiş gibi, hep aynı şeyi söylüyorlardı.
       “Mademki kâğıt paraların üzerinde, karşılığının madeni para olarak hemen ödeneceği yazılı, öyleyse gidip gümüş paraya çevirtin bunları.”
       Eğer Ouliami’nin herkes tarafından kabul gören o büyük saygınlığı olmasaydı, dükkânların ateşe verilmesi kaçınılmazdı. Nitekim Grief’in kopra hangarlarından birini yakıp yerle bir ettiler. Jeremie de, uğradıkları zararı, derhal sıcağı sıcağına kralın borç hanesine yazıverdi. Arada bir çatışma da çıktı; Jeremie bu itiş kakış sırasında kızgın askerler tarafından epeyce tartaklandı, gözlükleri paramparça oldu. Willie Smee, üç askerle birden dövüşmüş, adamların dişlerinden ve sürekli inip kalkan yumruk darbelerinden kaçınayım derken ellerini yaralamıştı. Kaptan Boig de muhtelif yerlerinden küçük darbeler aldı, paçayı zor kurtardı. İçlerinde, kavgadan hiç yara almadan sıyrılan tek adam Grief idi; yumruklarının gücü karşısında kimse dayanamıyor, o da vurdukça vuruyor ve vurduğunu deviriyordu.
       Kral Toui-Toulifau, sarayın geniş bahçesinde toplanmış meclise başkanlık ediyordu. Sol tarafında Kraliçe Sepeli oturuyordu. Etrafında ise diğer kabile şefleri yer almıştı. Kral, sanki bir gün önce cereyan eden bir kavgadan çıkmış gibi, sağ gözü mosmor olmuştu, yanakları yara bere içindeydi. Suratı iyiden iyiye şişmişti. Kraliçe Sepeli’nin, o sabah kocasına dört dörtlük bir dayak ziyafeti çektiği söylentisi ortalıkta dolaşıyordu. Koca ayyaş, henüz sarhoş olma fırsatı bulamamıştı. Ama o bitip tükenmek bilmeyen susuzluğunu gidermek için, sürekli ağzına hindistancevizi suyu dayıyorlardı.
       Halk, bahçeye çekilen bir çitin gerisinde birikmiş, sabırsızlık içinde bekleşiyordu. Önlerine bir sıra asker dizilmişti. Esas toplantı yerine, sadece büyük ve küçük kabile şefleri, adanın ileri gelenleri, genç kızlar ve konuşmacılar alınmıştı.
       Cornelius Deasy, önde gelen bir devlet memuruna yaraşır biçimde, kralın sağında yer almıştı. Jeremie kraliçenin solunda, adlarına konuşacağı tüccarların tam karşısında dikiliyordu. Çıkan kargaşa sırasında gözlükleri kırıldığı için, Güneş Tüyleri’nin bulunduğu tarafa, miyop gözlerini devirerek öfkeli öfkeli bakıyordu.
       Toplantı açıldığında, sahil ve dağ köylerinin temsilcileri ile küçük kabile şefleri sırayla söz aldılar. Her biri, kendi gruplarınca alkışlarla desteklenen ateşli nutuklar attılar.
       Herkesin dile getirdiği konu tekti; kâğıt parayı istemiyorlardı. İşler iyi gitmiyordu; ortalıkta bereket namına bir şey kalmamıştı; kopra ticareti ölmek üzereydi; halk birbirine güvenemez olmuştu. İşler tam anlamıyla çığırından çıkmıştı; bir keşmekeşliktir gidiyordu. Her şey sanki tersine dönmüş gibiydi. Herkes borcunu ödemek için can atıyor, ne var ki alacağını istemeye kimse yanaşmıyordu. Her zamankinin aksine, alacaklı olanlar, borçlulardan köşe bucak kaçıyordu. Paranın hiç ama hiç değeri kalmamıştı. Fiyatlar yükseldikçe yükseliyor, bunun karşılığında piyasa malları günden güne azalıyordu. Pahalılık almış başını gidiyordu; her şey ateş pahasına satılıyordu; bir tavuğun fiyatı eskisine oranla üç katına fırlamıştı. Üstüne üstlük, zavallı tavuk satılana kadar öyle kartlaşıyordu ki, alıcı bulana kadar ihtiyarlıktan ölme riskiyle karşı karşıya kalıyordu.
       Tüm bu olumsuz belirtiler, hiç de iç açıcı olmayan karanlık günlerin habercisiydi. Felâketler kapıyı çalmak üzereydi. Açlık geldi, geliyordu. Kimi yerlerde ortalığı fareler istila etmişti. Kaldırılan ürünün ise hali yürekler acısıydı. Artık tarlalarda tatlı patates yetişmez olmuştu. Adanın rüzgâr altına düşen sahillerinde, yel estiğinde nazlı nazlı sallanan o güzelim avokado ağaçları, durdukları yerde yapraklarını döküyorlardı. Hint kirazlarının tadı tuzu kalmamıştı. O güzelim muzları kurtlar kemiriyordu. Denizde balık malık kalmamıştı; her taraf köpekbalığı kaynıyordu. Yaban keçileri, en ulaşılmaz, en yalçın doruklara çekilmişlerdi. Dağlardan tüyler ürpertici çığlıklar yükseliyor, geceleri kötü ruhlar ortalıkta dolaşıyordu. Pounta-Pouna’da bir kadının dili tutulmuş, Ehio köyünde ise beş bacaklı bir oğlak dünyaya gelmişti.
       Köy ihtiyar meclislerinde, tüm bu olup bitenler görüşüldüğünde, felâketin kaynağında hep Foulouali’nin o garip ve uğursuz parasının yattığı sonucuna varılmıştı.
       Kraliyet ordusu adına genelkurmay başkanı Ouliami söz aldı. Askerleri arasında kıpırdanmalar başlamıştı; her an ayaklanabilirlerdi. Tüccarlar, kâğıt paranın kullanılmasını emreden kararnameye karşın, bu parayı kabul etmemişlerdi. Ouliami, Foulouali’nin tuhaf para sisteminin ticaret yaşamını alt üst ettiğini söylemedi, ama bu işte az da olsa suçunun olduğu yolunda bazı laflar etti.
       Daha sonra, tüccarlar adına Jeremie söz aldı. Konuşmak üzere ayağa kalktığında, elinde sazdan örülü büyük bir sepet olduğu görüldü.
       Jeremie, tüccarların sattığı kumaşların güzelliğini, çeşitliliğini ve sağlamlığını övmekle başladı söze. Böylesine güzel kumaşlar yanında, Fitou-İva’nın elek gibi, dayanıksız, kaba tapa’sının(2) lafı mı olurdu? Hem zaten, hiç kimse artık tapa kullanmaz olmuştu. Oysa tüccarlar gelmeden önce herkes, tapa’dan yapılmış giysiler giymek zorundaydı. Şimdi ise, adanın en becerikli dokumacısının, bin yıl uğraşsa bir eşini daha dokuyamayacağı kadar güzel ve değerli cibinlikler, neredeyse bedavadan daha ucuz bir fiyatla satılıyordu. Ya o tüfekler? O eşi benzeri bulunmayan baltalar, oltalar, iğneler? Jeremie tek tek sayıp döktü bunları. Pamuk ipliğinden yapılmışından tutun da, ibrişimden işlenmişine kadar ağlardan, beyaz undan söz etti; aydınlatma işinde kullanılan gaza varıncaya kadar her türden malın vazgeçilmez yararlarını ballandıra ballandıra anlatıp övgüler düzdü.
       Anlattıkça coştu, coştukça anlattı. Sonra, dirlik düzenliğin ve uygarlığın korunması konusundaki düşüncelerini açıkladı. Tüccar, tüm bu saydığı malların üreticisi olmasa bile, ileticisiydi; yararlı işlerin parlayan aleviydi! O halde, ticaretin desteklenmesi, elden geldiğince kolaylık gösterilmesi gerekiyordu. Yoksa dirlik düzenlik kalmaz, her yere kargaşa hâkim olurdu. Her şeyin, bütün o sayıp döktüğü güzel ve yararlı şeylerin ortalıktan silinip yok olması işten bile değildi. Batıdaki adalardan bazılarında, tüccarlara gereken kolaylık gösterilmemiş, üstelik yapmadıklarını bırakmamışlardı. Peki, sonuçta kim zararlı çıkmıştı? Kim olacak, kendileri elbet! Çünkü tüccarlar bir daha o adalara uğramaz olmuşlardı. Onlar adalara gitmeyince, adalılar da vahşi hayvanlar gibi yaşamaya başlamışlardı. Giysileri yoktu; çıplaktılar. Buradaki gibi ipek gömlekler içinde gezmiyorlardı.
       Jeremie, sözün burasında, krala bir göz atarak kurnazca gülümsemişti.
       Evet, hiçbir şeyleri yoktu. Üstelik karınları acıktığında birbirlerini yiyorlardı. Güneş Tüyleri’nin garip kâğıdı para değil, beş para etmez değersiz bir kâğıt parçasıydı. Tüccarlar bu parayı istemiyorlardı. Eğer Fitou-İva yönetimi, bu parayı kabul etmeleri için daha fazla baskı yapacak olursa, canlarına tak diyen tüccarlar bir daha geri dönmemek üzere adadan çekip gideceklerdi. İşte o zaman olanlar olacak, Fitou-İva’da dirlik düzenlik kalmayacaktı. Artık tapa dokumayı bile unutmuş olan ada halkı, dımdızlak ortada kalacak, anadan doğma gezeceklerdi. Her şey bununla da kalsa iyiydi; üstüne üstlük, batıdaki adalarda olduğu gibi, herkes birbirini yemeye başlayacaktı.
       Jeremie, daha bir sürü şey anlattı. Durup durup, tüccarlar çekip gittikten sonra ada halkının içine düşeceği yürekler acısı durumu vurguluyordu. Bir saati aşkın bir süre dil döktü. Sözlerini bitirirken şu şekilde konuştu:
       “Ve o geldiğinde, bu ucu bucağı olmayan dünyada, Fitou-İva halkı için şöyle bağıracaklar; Kay-Kanak! Kay-Kanak! Kay-Kanak!(3)
       Bundan sonra Kral Toui-Toulifau çıktı ortaya. Konuşması çok kısa sürdü. Şu ana kadar halk, ordu ve tüccarlar adına konuşmalar yapıldığını, şimdi söz söyleme sırasının Güneş Tüyleri’ne geldiğini belirtti. Maliye bakanının, getirdiği olağanüstü para sistemiyle mucizeler yarattığı da, yadsınamaz bir gerçek olarak göz önüne alınmalıydı.
       Kral, sözlerine son verirken şöyle dedi:
       “Birçok kez, bu sistemin ne kadar iyi tarzda işlediğini göstermiştir bana. Az sonra kendisinin de açıklayacağı gibi, aslında çok basit bir sistemdir bu.”
       Söz hakkı kendisine verildiğinde Cornelius, beyaz tüccarların iğrenç iftiraları ve kurnazca tertipleriyle karşı karşıya olduklarını belirterek sıkı bir giriş yaptı. Beyaz unun ve gazın sonsuz yararlarını tek tek sayıp döken Jeremie’nin yerden göğe kadar hakkı vardı. Kendisi de onun bu sözlerine katılıyordu. Ne var ki, Fitou-İva halkının ‘Kay-Kanak’ olacağını söylemek haksızlık olurdu.
       Çünkü Fitou-İva uygarlık istiyordu. Bundan hiç kimsenin kuşkusu olmamalıydı. Aslında bu önemli konuya kendisi de değinmek istiyordu. Evet, kâğıt para üstün bir uygarlığın simgesiydi. Bu nedenle kendisi, yani Güneş Tüyleri, üstün bir uygarlığın simgesi olduğu içindir ki kâğıt parayı adaya sokmuştu. Tüccarlar ne demeye karşı çıkıyorlardı buna? Çünkü onlar, Fitou-İva’nın uygarlaşmasını kendi çıkarlarına aykırı buluyorlardı da ondan! Neden bunca zahmete katlanıp sonsuz büyük suyu aşmışlar ve mallarıyla birlikte buraya gelmişlerdi? Demek ki bir çıkarları vardı. Neydi bu çıkarlar? Güneş Tüyleri, bu gerçekleri açıklamayı, hem de Büyük Meclis’in önünde onların suratlarına çarpmayı kutsal bir görev bilirdi. Evet, tüccarlar neden buralara kadar gelmişlerdi? Çünkü kendi ülkelerindeki insanlar, bu tüccarların şu anda Fitou-İva’da yaptıkları gibi, kendilerinden büyük kârlar sızdırmalarına göz yummayacak kadar akıllı ve uygar insanlardı da ondan! Eğer Fitou-İva’lılar da aynı kültür ve uygarlık düzeyine ulaşacak olurlarsa, yabancı tüccarların sinek avlama zamanı gelmiş olacaktı. O mutlu gün gelip çattığında, yani uygar bir Fitou-İva yaratıldığında, artık ada halkından herkes tüccarlık yapabilecekti.
       İşte kanıt ortadaydı; beyaz kan emiciler, Güneş Tüyleri’nin getirdiği yeni para sistemine bu nedenle karşı çıkıyorlardı. Niçin kendisine ‘Güneş Tüyleri’ adı verilmişti? Çünkü o, gökyüzünün damından yeryüzüne ışık saçan meşalenin ta kendisiydi! Kâğıt para ışıktı, nurdu; halka ışık saçıyordu. Ama beyaz tüccar denilen bu sömürücü yarasaların bitleri, ışıkta asla kan ememezlerdi. Bu yarasalar, işte bu nedenle ışığı öcü gibi gösteriyor, bu nedenle onu karartmaya, ona gölge düşürmeye uğraşıyorlardı.
       Onların maskelerini düşürmek boynunun borcuydu; hem de bunu, iyi yürekli Fitou-İva halkının gözleri önünde yapacaktı. Üstelik örtbas edilmek istenen gerçeği, düşmanlarına bizzat kendi ağızlarıyla itiraf ettirecekti. Çağdaş uygarlık düzeyine ulaşmış tüm mamur ve müreffeh ülkelerde kâğıt para kullanıldığından herkesin, hatta dağdaki kurttan uçan kuşa kadar cümle âlemin haberi vardı. Var olmasına vardı, ama bir de onlara soruyordu bu soruyu; doğru muydu, değil miydi? Güneş Tüyleri, Jeremie’ye soruyordu bu soruyu.
       Jeremie’den çıt çıkmadı.
       Cornelius sözlerine devam etti:
       “Görüyorsunuz ki söylediklerimin hepsi doğru. Bunu Jeremie de itiraf etmek zorunda kaldı. Ey Fitou-İva’nın iyi yürekli halkı… Şimdi size sesleniyor ve soruyorum: Eğer bir sistem, Papalangi’lerin(4)tüm ülkeleri için iyi ise, neden aynı sistem bizim Fitou-İva’mız için de iyi olmasın?”
       Jeremie hemen karşı çıktı:
       “Aynı şey değil bu! Güneş Tüyleri’nin kâğıt parasıyla, örnek verdiği ülkelerin parası arasında dağlar kadar fark var!”
       Cornelius, her türlü itiraza karşı hazırlıklıydı; tüm bunları önceden tahmin ettiği için, önlemini de iyi almıştı. Herkesin çok iyi tanıdığı Fitou-İva banknotunu cebinden çıkararak sordu:
       “Bu nedir?”
       Jeremie;
       “Ne olacak, kâğıt parçası işte!” diye yanıt verdi. “Basit ve değersiz bir kâğıt parçası!”
       Cornelius, bu kez cebinden bir İngiliz banknotu çıkararak;
       “İşte bu da, İngilizlerin kâğıt parçasıdır,” diyerek, incelemesi için Jeremie’nin gözüne doğru tuttu.
       “Söyle bakalım Jeremie, bu kâğıt gerçekten İngiltere’nin kâğıt parası mı?”
       Jeremie, başını sallayarak gönülsüzce doğruladı.
       “Ama az önce, Fitou-İva parasının basit bir kâğıt parçası olduğunu söylemiştiniz. Bakalım şimdi İngilizlerin kâğıt parası için neler söyleyeceksiniz? Nedir bu? Eğer, doğru söze ve gerçeklere en ufak bir saygınız varsa, soruma yanıt verirsiniz; evet… Sizi dinliyoruz Jeremie! Herkes konuşmanızı bekliyor.”
       Jeremie bir şeyler söylemek istedi, ıkındı sıkındı ama söyleyecek bir söz bulamadı; dili tutulmuştu sanki. Bunu konu, kendi kültür düzeyinin çok, ama çok üstündeydi. Onca kafa patlatmasına karşın aradığı yanıtı bir türlü bulup çıkaramıyordu.
       Cornelius, ondan ses çıkmayacağını anlayınca yine kendi konuşmaya başladı ve Jeremie’nin sesini taklit ederek alaylı bir şekilde bağırdı:
       “Ne olacak, kâğıt parçası işte! Basit ve değersiz bir kâğıt parçası!”
       Tartışmayı pür dikkat izleyenlerin suratında, artık sorunun açıklığa kavuştuğunu belli eden kesin bir inanç okunuyordu. Kral sevinçle el çırptı:
       “Evet, her şey ortada! Açık seçik ortada!”
       Cornelius Deasy’nin zafer çığlığı işitildi:
       “Görüyorsunuz… Kralımız da benimle aynı düşünceyi paylaşıyor. İki kâğıt para arasında hiçbir fark olmadığını o da kabul ediyor. Gerçekten de yok; bizim kâğıt paramız, paranın ta kendisidir.
       Bu sırada Grief, Jeremie’nin kulağına eğilerek bir şeyler fısıldadı. Onu dinleyen Jeremie, birkaç kez olumlu anlamda başını salladı. Hemen ardından söz alarak;
       “Bir dakika!” dedi. “Bütün Papalangi’ler, İngiliz devletinin kâğıt para karşılığında madeni para ödeyeceğini bilir.”
       Cornelius Deasy, zaferi kazandığından emin bir tavırla, son ve kesin darbeyi vurmaya hazırlandı. Ona doğru bir Fitou-İva banknotunu uzatarak;
       “İyi ya işte,” dedi. “Bu kâğıt paranın üstünde de aynı şeyler yazmıyor mu?”
       Grief, Jeremie’ye bir şeyler daha fısıldadı, o da söylenenleri yüksek sesle tekrarladı:
       “Yani Fitou-İva hükümetinin bu kâğıt para karşılığında madeni para vereceğini mi yazıyor?”
       “Ne sandınız, elbette öyle yazıyor.”
       Grief üçüncü kez fısıldadı Jeremie’nin kulağına. O da hemen sordu:
       “Peki, istenildiği anda kâğıt paralar madeni paraya çevrilebilir mi?”
       Cornelius, kesin ve kendinden emin bir tavırla yanıt verdi:
       “Elbette! İstenildiği anda tık diye ödenir karşılığı.”
       “Öyleyse… Bunların derhal madeni paraya çevrilmesini istiyorum. Hemen şimdi, şu anda istiyorum.”
       Jeremie, kemerinden sarkan keseyi açtı ve içinden iri bir kâğıt para tomarını çıkardı.
       Cornelius bunu beklemiyordu. Kaşla göz arasında para tomarını süzdü, ne kadar olduğunu tahmin etmeye çalıştı. Ardından önemsemeyen bir tavırla;
       “Öyle olsun,” dedi. “Paranı hemen madeni paraya çevireceğim. Ne kadar para var orada?”
       Maliye bakanının parlak bir zafer kazandığına inanan kralın ağzı kulaklarına varıyordu:
       “Evet, evet… Çevir!” dedi. “Hem böylelikle sistemin ne kadar mükemmel işlediği de ortaya çıkmış olur.”
       Jeremie halka doğru döndü ve olanca gücüyle haykırdı:
       “İşittiniz değil mi? Karşılığında madeni para verecek… Hem de derhal!”
       Ve ardından, iki elini kolundaki sepete daldırdı. İçinden avuç avuç Fitou-İva banknotlarından çıkarmaya başladı.
       “Üstümde şu anda tam bin yirmi sekiz sterlin, on iki şilin ve altı peni tutarında kâğıt para var. İşte… Hepsi burada! Şu da, madeni paraları koymak için getirdiğim torba… Doldur bakalım!”
       Cornelius duraksadı; beti benzi atmış, yüzü mosmor kesilmişti. Doğrusu, böylesine büyük bir meblağa ulaşan bir taleple karşılaşabileceğini tahmin etmemişti. Bir anda etrafı, konuşmacılar ve kabile şefleri tarafından sarılıverdi. Hepsinin elinde birer kâğıt tomarı vardı. Cornelius, kaygı dolu gözlerle onlara bakıyordu; şaşalamıştı. Askerlerin tamamı, iki aylık ücretleri karşılığında ödenen kâğıt paraları ellerine almış, daha şimdiden öne geçip karşılığını almak için itiş kakışa başlamıştı. Halk çitleri aşmış, ellerindeki kâğıt paralarla, akın akın bahçeye doluşuyordu. Ortalık bir anda ana baba gününe dönmüştü.
       Cornelius, Grief’e dönerek kırgın bir sesle söylendi:
       “Yaptığınızı beğendiniz mi? Kargaşalık çıkardınız!”
       Jeremie ise üstelemeye devam ediyordu:
       “İşte… Paraları bu torbaya dolduracaksınız.”
       Cornelius’da şafak atmıştı; umutsuzluk içinde çırpınıyordu:
       “Ödemeyi erteleyelim,” dedi. “Bankamız şu anda mesai saatleri içinde değildir.”
       Jeremie, elindeki para tomarını sallayarak öfkeyle bağırdı:
       “Bankanın mesai saatleriyle ilgili buraya hiçbir kayıt düşülmemiş ki! İstendiği anda karşılığı madeni para olarak ödenir diye yazıyor!”
       Cornelius, ıkına sıkına krala dönerek;
       “Ey Toui-Toulifau,” dedi. “Söyle onlara da paralarını yarın bozdursunlar. Yarın hepsinin parası ödenecektir.”
       Toui-Toulifau da bocalıyordu; aşağı tükürse sakal, yukarı tükürse bıyıktı. Karısı gözlerini dikmiş hışımla kendisine bakıyordu. Balyozu andıran kolunu uzatmış, her an yumruğunu indirecek şekilde tetikte bekliyordu. Kral, gözlerini kaçırmaya çabaladı ama başaramadı. Fısıldar gibi bir sesle;
       “Sistemin işleyişini görmek istiyoruz,” dedi. Adamlar, adanın dört bir köşesinden kalkıp buraya kadar gelmişler… Görmek hakları!”
       Cornelius Deasy, kralın kulağına eğildi ve usulcacık fısıldadı:
       “Bu kalabalığa hazinedeki tüm sağlam paraları verirsek ne olur halimiz sonra? Bunu mu istiyorsunuz?”
       Ancak, yerin kulağı olduğu gibi, Kraliçe Sepeli’nin de kulakları vardı; bu sözleri duyuverdi. Ardından, kralı tahtından hoplatacak kadar korkunç bir çığlık kopardı. Adamcağız ister istemez gerilemek zorunda kaldı.
       Grief, Jeremie’ye;
       “Domuzu gündeme getirmenin tam zamanı,” dedi.
       Jeremie derhal ayağa fırladı. Koluyla geniş daireler çizerek homurdanmakta olan halkı susturdu:
       “Biliyorsunuz, biz Fitou-İva’lıların çok eski, ancak eski olduğu kadar da saygın bir geleneği vardı. Bir adamın foyası ortaya çıkıp maskesi düşürüldüğünde… Onun ne kadar düzenbaz, ne kadar yalancı bir insan olduğu anlaşıldığında… O adamın eklem yerleri tokmakla tuzla buz edilir ve sular çekildiğinde, köpekbalıklarının karınları doysun diye, kumsala çakılan bir kazığa zincirle bağlanırdı. Ne yazık ki o günler çok geride kaldı, gelenek unutuldu gitti. Tabii ki bu, suçluların cezasız kalacağı anlamına gelmiyor elbet! Çünkü bizim, yine eski ve saygın bir geleneğimiz daha var! Hepiniz biliyorsunuz; bir adamın hırsız ve yalancı olduğu ortaya çıkarsa, üstelik o adam bunun gibi bir halk avcısı ise, o adamın hesabı neyle görülür? Ölü bir domuzla!”
       Elini sepete daldırdı, ölü domuz yavrusunu bir anda çekip çıkardı. Gözünde gözlük olmamasına rağmen, ne olacağını kavrayamayan Cornelius Deasy’nin ense köküne küt diye indiriverdi. Öylesine güçlü bir darbeydi ki bu, saygıdeğer maliye bakanı yere kapaklandı. Henüz neye uğradığını anlamamıştı ki, Kraliçe Sepeli, yüz yirmi kiloluk bir kadından beklenmeyecek bir çeviklikle Güneş Tüyleri’nin üzerine balıklama uçtu. Bir eliyle yakasından tutuyor, diğer elinle kavradığı domuz leşini, nereye dediğine bakmaksızın indiriyordu. Böylesine eğlenceli bir şamata karşısında zevkten çılgına dönen halkın tempolu alkışları ve neşeli çığlıkları arasında evire çevire bir güzel meydan dayağı çekti.
       Toui-Toulifau boynunu büktü, gözde adamının yediği bu gülünç dayağa önce seyirci kaldı. Ama daha sonra, kendini bir yağ çuvalı gibi hasırların üstüne atarak, şiş göbeğini hoplata zıplata çılgın bir kahkaha tufanı içinde sarsılmaya başladı.
       Kraliçe Sepeli, maliye bakanını adamakıllı benzettiğine karar verince, ölü domuzu elinden bıraktı. Ama bu kez, sağdan soldan gelmiş konuşmacılar kaptı domuz leşini. Cornelius, bir ara ayağa kalkmaya ve korku ve dehşet içinde tabanları yağlamaya kalktı. Tam gidiyordu ki, domuz ölüsü bacaklarına çarptı; tepesi üstü yere yuvarlandı.
       Halka ve askerlere eğlenceli bir oyun çıkmıştı; sevinç çığlıkları atıp el çırpıyorlardı. Eski maliye bakanları, hangi köşeye sığınmaya ya da nereye sıvışmaya kalkışsa, domuz leşi havada uçuyor ve tam isabetle hedefini buluyordu.Cornelius, avokado ve hindistancevizi ağaçlarının arasından, kuyruğuna teneke bağlanmış kedi gibi düşe kalka koşuyordu. Hiç kimse onun yolunu kesmiyor, durdurmaya çalışmıyordu. Ne var ki, bütün o kalabalık bir türlü peşini bırakmıyordu. O nereye giderse gitsin, domuz leşi de elden ele geçerek, aynı istikâmette ardı sıra uçuyordu.
       Kovalamaca Broom-Road’da son buldu.
       Grief, tüccarları alarak kraliyet hazinesine götürdü. Akşam karanlığı çöktüğünde, Fitou-İva’nın kâğıt parası madeni paraya ancak çevrilebilmişti.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz