Halk Avcısı (8)

H

Sekizinci Bölüm
       Ertesi gün, şafağın tatlı serinliğinde, kıyı bitkilerinin kapladığı kumsal bölümünden, denize bir yerli kayığı açıldı ve Cantani’ye doğru suları yara yara ilerlemeye başladı. Kayıktaki adam, kürekleri çok yavaş çekiyordu. Arada sırada kürek çekmeyi bırakarak duruyor, kayığa dolan suyu boşaltmak zorunda kalıyordu. Bir süre sonra kayık, yelkenliye aborda etti. Adam, güç bela küpeşteye tırmanmaya çabaladı. Yerli tayfalar onu görür görmez kahkahaları koyuverdiler.
       Adam tepeden tırnağa çamura bulanmıştı, üstü başı pislikten tanınmayacak haldeydi. Sersemlemiş gibiydi.
       Güverteye ulaştığında, oldukça alçakgönüllü ve uysal bir tavır takındı. Süt dökmüş kediye dönmüştü şimdi.
       “Bay Grief,” dedi acıklı bir sesle. “İzin verirseniz size bir şeyler söylemek istiyorum.”
       Grief;
       “Az öteye otur,” dedi. “Rüzgâr altına doğru git… Daha, daha… Biraz daha ileriye… Hah, şimdi otur oraya!”
       Cornelius denileni yaptı; küpeşteye yaslanarak başını avuçlarının arasına aldı.
       “Haklısınız,” dedi. “Leş gibi kokuyorum. Burnunuzu sızlatacak kadar pis kokuyorum. Savaştan çıkmış gibiyim sanki. Ah… Beynim yerinden kopacakmış gibi sızlıyor. Ensem neredeyse kırıldı kırılacak. Dişlerim kızgın çakıl taşları gibi avurtlarımı yakıyor. Kulaklarımda arılan uğulduyor. Belimi bir türlü doğrultamıyorum. Gökyüzünden boşanan domuz yağmuru altında kaldım…”
       İçten içe homurdanarak göğüs geçirdi:
       “Başıma gelenleri kimse bilemez, kimse anlayamaz! Anlatmak, en ünlü bir şairi bile günlerce meşgul edebilir. Ne korkunç bir karabasandı öyle! Fareler tarafından canlı canlı kemirilmek, kızgın yağda kavrulmak ya da vahşi atlara bağlanarak paramparça olmak… Bunların hepsini anlarım. Ne var ki, bir domuz leşiyle kıyasıya pataklanmak yok mu, işte ona dayanamıyorum!”
       Aklına geldikçe tüyleri diken diken oluyor, yüzünü korku dalgaları kaplıyordu.
       “Ah, ah! Başına gelmeyince kimse anlayamaz bunu. Dünyada anlayamaz!”
       Ortalığı kaplayan pis koku nedeniyle, burnunun direği kırılacaktı neredeyse Kaptan Boig’in. Burnunu tuta tuta sandalyesini güvertenin rüzgâra açık kesimine çekti götürdü.
       Cornelius;
       “Yap Adası’na doğru yelken açacağınızı işittim, Bay Grief,” dedi. “İki konuda yardımınıza muhtacım. İlki, beni de yolcu olarak gemiye almanız, ikincisi ise, ilk konuştuğumuz akşam geri çevirmekle aptallık ettiğim o sert İskoç viskisinden bir damlacık olsun almak.”
       Grief ellerini çırparak zenci muçoyu çağırdı. Ayrıca, sabun ve havlu da getirmesini söyledi. Ardından Cornelius’a dönerek;
       “Geminin başına git ve temizlenmeye başla,” dedi. “Miço sana gömlekle pantolon getirecek. Ha sahi, söyler misin; nasıl oldu da hazinede senin piyasaya sürdüğünden daha fazla para bulduk biz?”
       “O fazlalıklar, benim bu kahrolası dümeni düzenlemek için önceden eklemiş olduğum kendi kişisel paramdı.”
       Grief;
       “Dinle,” dedi. “Senin uyduruk vergilerin yüzünden uğradığımız zararı ve diğer giderleri, Kral Toui-Toulifau’nun borç hanesine yazmayı kararlaştırdık. Arta kalan para sana geri verilecek. Ancak haberin olsun, alacağın o paradan on şilin düşülecek.”
       “Niye ki?”
       “Niye mi? Yahu sen, domuz denilen nesneyi ağaçta mı yetişir sanıyorsun? Senin o domuz yavrusu için, hesap defterine on şilin borç yazıldı. Bizzat ödeyeceksin bu borcu.”
       Cornelius başını eğdi, boynu kıldan inceydi:
       “Öderim elbette,” dedi. “Hem size bir şey söyleyeyim mi; yine verilmiş sadakam varmış ki on şilinlik bir domuzla dövdüler. Alimallah paraya kıyıp da daha değerli bir domuz kullansalar ya da herkes eline bir domuz alsaydı, o zaman ne olurdu benim halim?”
                                                                   B i t t i
Alt Bilgi Notları:
(1) Copra: Kurutulmuş Hindistan cevizi içi.
(2) Tapa: Ağaç kabuğundan yapılma kumaş ya da kilim.
(3) Kay-Kanak: Polinezya yerli dilinde ‘yamyam’ demektir.
(4) Papalangi: Polinezya yerli dilinde ‘beyaz adam’ demektir.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz