Küçük Lord Fauntleroy (2)

K

İkinci Bölüm
                O müthiş günü takip eden bir hafta boyunca, Cedric kadar hiçbir çocuk şaşkına dönmemiştir. Aslında, o hafta kadar tuhaf, neredeyse gerçek dışı bir hafta hiç yaşanmamıştır.
                Annesi ona bu öyküyü anlattığında Cedric o derece şaşırdı ki, tam olarak anlayabilmesi için iki üç kez tekrarlatmak zorunda kaldı. Bay Hobbs’un ne şekilde karşılayacağını hayal bile edemiyordu. Sonuçta, bütünüyle gerçek bir kont öyküsü değil miydi? Hiç görmediği dedesi bir konttu ve en büyük oğlu attan düşüp ölmeseydi onun yerini alacaktı. Ondan sonra da ikinci amcası… Ama o da Roma’dayken aniden hastalanıp ölmüştü. Son olarak sıra, -eğer yaşasaydı- babası Kaptan Cedric Errol’a gelecekti. Üçü de öldüğüne göre, ailede tek erkek kalıyordu; o da Cedric’di! Demek ki dedesinin ardından o kont olacaktı. Şimdilik Lord Fauntleroy unvanını taşıyordu.
                Unvanını ilk kez duyduğunda, Cedric sapsarı kesildi.
                “Ah… Şeri!” dedi. “Kont olmamayı yeğlerim. Çevremdeki çocukların hiç biri kont olmayacak. Ben de olmasam ne olur sanki?”
                Bu olanaksız bir şeydi. Aynı gece annesiyle, dar sokağa bakan küçük pencerenin önüne oturup uzun uzun konuştular. Cedric bir taburenin üzerine tünemiş, ellerini dizlerinin çevresinde birleştirmişti. En sevdiği oturuş şekli buydu! Şaşkındı, minik suratı başına gelenleri anladıkça kızarmaktaydı. Dedesi, onu arayıp bulmak ve İngiltere’ye getirmek için birisini göndermişti. Annesinin bu konuda karar vermesi gerektiğinin de farkındaydı.
                “Baban gitmeni isterdi, Cedric,” dedi ona. “Eski yuvasını çok severdi. Üstelik daha senin yaşında bir çocuğun kolay kolay anlayamayacağı başka nedenler de var gitmen için. Eğer seni oraya yollamazsam bencillik etmiş olurum. Büyüdüğün zaman bunu çok daha iyi anlayacaksın.”
                Cedric üzgün bir tavırla başını salladı.
                “Bay Hobbs’tan ayrılmak acı verecek bana,” dedi. “Yokluğunu duyumsamaktan korkuyorum. O da benim yokluğumu duyumsayacaktır… Diğerleri gibi…”
                Kendisini İngiltere’ye götürmek için gelmiş olan Dorincourt Kontu’nun vekili Bay Havisham, ertesi gün eve uğradığında, Cedric ondan çok şaşırtıcı şeyler öğrendi. Ancak, ileride çok zengin olacağını, şatoların, koca koca parkların, madenlerin, geniş arazilerin, sayısız çiftliklerin tek sahibi olacağını öğrenmesi onu avutmadı. Bay Hobbs’u düşündükçe canı sıkılıyordu. Yemeğin ardından hemen onu görmeye gitti.
                Bakkal günlük gazetesini okuyordu. Yanına ürkek tavırlarla yaklaştı. Adamcağız, anlatacaklarını duyduğunda kesin büyük bir şok yaşayacaktı. Ama… Bir türlü söze başlayamıyordu.
                Bay Hobbs;
                “Selam,” dedi. “Günaydın oğlum!”
                “Günaydın,” diye karşılık verdi Cedric.
                Hemen bir bisküvi kutusunun üzerine oturdu. Ellerini dizlerinin çevresinde kavuşturup uzun süre sessiz kaldı. Bu kez, taburenin üstüne tırmanmak istememişti.
                Bay Hobbs merakla gazetenin üzerinden ona baktı. Ardından tekrar;
                “Selam,” dedi.
                Cedric tüm cesaretini toplayarak;
                “Bay Hobbs,” diye söze başladı. “Dün, Mary gelmeden önce neler konuştuğumuzu anımsıyor musunuz?”
                Bay Hobbs ensesini ovuşturarak;
                “Kraliçe Victoria’dan(5) ve soyluluktan söz ediyorduk galiba,” diye karşılık verdi.
                Cedric, kararsız bir tavırla;
                “Evet!” dedi. “Ve de… Kontlardan, anımsadınız mı?”
                “Anımsadım tabii, hatta biraz da kalaylamıştık onları.”
                “Bisküvi kutularımın üstünde tekini bile görmeye dayanamam, demiştiniz,” diye ekledi Cedric.
                “Tamam… hâlâ da öyle düşünüyorum; hele bir denesinler!..”
                “Bay Hobbs, şu anda bir tanesi kutunun üstünde oturuyor!..”
                Bakkal iskemlesinden sıçrayarak;
                “Ne?..” diye bağırdı.
                Cedric, alçakgönüllü bir sesle;
                “Evet,” dedi. “Onlardan biri de benim… Daha doğrusu olacağım. Sizden hiçbir şeyi saklamak istemiyorum.”
                Bay Hobbs endişeli görünüyordu. Aniden yerinden kalktı ve termometreyi aramaya koyuldu.
                “Sıcak başınıza vurmuş sizin,” diye bağırdı. “Gerçekten çok sıcak bir gün… Kendini nasıl hissediyorsun bakayım? Bir tarafın ağrıyor mu? Ne zamandan beri böylesin?”
                İri elleriyle çocuğun başını yokladı.
                Cedric;
                “Teşekkür ederim,” dedi. “”Ama ben çok iyiyim. Bütün bunların da başımla bir ilgisi yok. Size gerçek olduğunu söylerken, inanın ki çok üzgünüm Bay Hobbs! Dün Mary beni bu nedenle arıyormuş; Bay Havisham adındaki bir vekil, annemi ziyarete gelmiş.”
                Bay Hobbs kendini bir iskemleye bıraktı ve mendiliyle alnındaki terleri sildi.
                “İkimizden birinin başına güneş geçmiş,” dedi.
                Cedric;
                “Kesinlikle hayır,” karşılığını verdi. “Boş hayallere kapılmamak gerek, Bay Hobbs. Bay Havisham İngiltere’den gelmiş bizimle konuşmaya… Dedem yollamış onu.”
                Bay Hobbs, çocuğun temiz ve saf yüzüne şaşkın şaşkın bakarak;
                “Dedeniz kim?” diye sordu.
                Cedric, cebinden küçük bir kâğıt parçası çıkardı. Üzerine birkaç kelime not edilmişti.
                “Unutmaktan korktum… Onun için yazdım,” dedi ve yüksek sesle okumaya koyuldu.
                “John Arthur Molyneux Errol, Dorincourt Kontu… Adı bu. Bir şatoda yaşıyormuş, hatta iki ya da üç şatoda. Babamın iki ağabeyi de ölmüş, babam da öldüğüne göre… Ailede tek erkek ben kalıyormuşum. Yani, önce lord, sonra da kont olacağım. Dedem, işte bu nedenle beni aratmak için İngiltere’den adam göndermiş.”
                Hava, Bay Hobbs’a giderek daha sıcak geliyordu. Sürekli alnındaki ve saçsız kafasındaki terleri siliyor, zorlukla soluk alıyordu. Cedric her şeyi, önemini henüz kavrayamamasına rağmen, saf ve basit bir dille anlattıkça, adamcağız iyice afallıyordu.
                “Peki sizin… Sizin adınız ne?” diye sordu.
                Cedric;
                “Cedric Errol, Lord Fauntleroy!..” yanıtını verdi. “Bay Havisham böyle söyledi. Salona girdiğimde ‘Ve işte, küçük Lord Fauntleroy’ dedi.”
                Bay Hobbs;
                “Şu işe bak,” dedi. “Bacaklarım kesiliyor.”
                Çok şaşırdığında ya da çok heyecanlandığında hep böyle söylerdi.
                Cedric;
                “İngiltere çok mu uzak?” diye sordu.
                “Atlantik’in öbür yakasında…”
                “İşte bu çok kötü. Belki de sizi uzun süre göremeyeceğim. Bunu düşünmek bile beni üzüyor.”
                “En iyi dostlar bile, gün gelir birbirlerinden ayrılmak zorunda kalırlar.”
                “Evet… Biz yıllardır dostuz değil mi?”
                “Doğduğunuzdan beri… İlk kez sokağa çıkarıldığınızda, aşağı yukarı altı haftalıktınız.”
                Cedric;
                “Evet,” diye içini çekti. “O zaman kont olacağımı aklımdan bile geçirmiyordum.”
                Bay Hobbs;
                “Kontluktan yakayı sıyırmanın bir yolu olabileceğine inanıyor musunuz?” diye sordu.
                “Ne yazık ki hayır!.. Annem, baban kabul etmeni isterdi, diyor. Yine de, eğer kont olursam iyi bir kont olmaya çalışacağım. Asla zorba biri olmayacağım… Ve eğer İngiltere ile Amerika arasında yeni bir savaş çıkarsa, bütün gücümle savaşı durdurmaya çalışacağım.”
                Her ikisi de uzun süre konuştular. Bay Hobbs, ilk şaşkınlığını üzerinden atınca, soyluluğu daha az yermeye başladı. Olanlara ve olacaklara boyun eğme olgunluğunu göstermişti. Hatta konuşmalarının sonuna doğru ona birçok soru sordu. Cedric’ten herhangi bir yanıt alamayınca da, kendi yanıtlamak zorunda kaldı. Kontlar ve lordlar hakkında vermiş olduğu bilgileri Bay Havisham duymuş olsaydı, mutlaka çok şaşırırdı.
                Doğrusunu söylemek gerekirse, Bay Havisham’ı şaşırtan çok şey vardı. Kendisi, kırk yıldan buyana Dorincourt Kontu’nun işlerini görmekteydi. Onun mülklerini, zenginliğini ve bu zenginliğin önemini çok iyi biliyordu. İki büyük oğlunun kontu hayal kırıklığına uğratmasına, Kaptan Cedric’in Amerika’da evlenmesine ne kadar kızdığına hep tanık olmuştu. Kont’un bu kibar duldan ne kadar nefret ettiğini ve ondan söz ederken, onur kırıcı olduğu kadar acımasız sözcükler de kullandığını biliyordu. Onun gözünde Cedric’in annesi; bir kont oğlu olduğunu bildiği için evlenmiş bayağı bir kadındı. Üstelik İngiltere’de kendisi bile buna inanmıştı.
                Araba, bu fakir sokakta, basit görünümlü bir evin önünde durduğunda gerçekten şok geçirmişti. Geleceğin Dorincourt Kontu’nun acınacak bir evde, böyle bir sokakta doğmuş bulunması, üstüne üstlük, köşedeki bakkalla, manavla haşır neşir olması ne kadar korkunç bir şeydi.
                Kendi kendine, acaba nasıl bir anne-oğulla karşılaşacağını soruyor, açıkçası onlarla karşılaşmaktan korkuyordu. Mary kendisini salona buyur edince, kusur arayan gözlerle çevresine bakınmaya başladı. Salon basit döşenmişti ama, hoş ve samimi bir havası vardı. Zevksiz hiçbir şey yoktu. Masalar, kadın eliyle seçildiği belli, şirin biblolarla süslenmişti.
                “O kadar da kötü değil,” demişti. “Ama belki de, Kaptan Cedric’in zevkidir tüm bunlar.”
                Bayan Errol salona girdiğinde, onun başka bir konuk olduğunu sandı. Kaptan’ın karısı olduğunu öğrendiğinde ise, şaşkınlığını belli etmemek için kendini zor tuttu. Gösterişsiz siyah giysiler içinde, ince, uzun ve narin gövdesiyle, yedi yaşında bir çocuğun annesinden çok genç bir kıza benziyordu. Şipşirin, melankolik bir yüzü vardı. İri, kahverengi gözleriyle, yumuşak ve üzgün bakıyordu. Aslında, kocasının ölümünden buyana bakışları hiç değişmemişti.
                Yaşlı adam, karşısındakinin karakterini bakışlarından okuyacak kadar deneyimliydi. Cedric’in annesini gördüğünde, kontun ne kadar korkunç bir yanılgı içinde olduğunu anladı.
                Bay Havisham hiç evlenmemişti; hiçte âşık olmamıştı. Ama bu tatlı sesli, üzgün bakışlı, genç ve güzel kadının, Kaptan Errol’u büyük bir aşkla sevdiğini ve hiçbir art düşüncesi olmadan onunla evlendiğini fark etmekte gecikmedi. Onun, kendisine en ufak bir güçlük çıkarmayacağını anladı ve küçük Lord Fauntleroy’un soylu ailesine yakışacağını düşünmeye başladı.
                Bayan Errol’a geliş nedenini açıkladığında, genç kadın sapsarı kesildi.
                “Ah!” dedi. “Onu benden ayıracaklar mı yoksa? Oysa öyle seviyoruz ki birbirimizi. Biricik mutluluk kaynağım o benim!”
                Kont’un vekili, kısa aralıklarla öksürerek genzini temizledi.
                “Size söylemek zorundayım,” diyerek konuşmaya başladı. “Dorincourt Kontu’nun sizinle ilgili düşünceleri pek olumlu değil. Çoğu kez önyargıyla hareket eden bir adamdır. Amerika ve Amerikalılardan daima nefret etmiştir. Oğlunun beklenmeyen evliliği kızdırmıştı onu. Bu tatsız sözleri söylemek zorunda kaldığım için üzgünüm, ama kont sizinle kesinkes karşılaşmamaya kararlı. Lord Fauntleroy’un kendi denetimi altında eğitilmesini ve yanında yaşamını sürdürmesini istiyor. Tüm zamanını Dorincourt Şatosu’nda geçiriyor. Damla hastalığından(6) ve yangılı romatizmadan çok çekiyor. Londra’dan da nefret ettiğini söylemeliyim. Lord Fauntleroy, Dorincourt’ta yaşayacak genellikle. Sizin de Court Lodge’da, şatoya yakın güzel bir eve yerleşmenizi teklif ediyor; ayrıca bir aylık da bağlayacak. Lord Fauntleroy’un dilediği zaman sizi ziyaret edebileceğini de ekliyor. Tek arzusu, sizin onu görmeye gelmemeniz ve parka girmemeniz. Anlayacağınız gibi, oğlunuzdan pek ayrı kalıyor sayılmazsınız ve emin olun ki, tüm bunlar olabilecekler içinde sizin için en uygun olanı.”
                Kadının hemen ağlamaya başlayacağından ya da kendisiyle sert bir tartışmaya gireceğinden kuşkulanan Bay Havisham oldukça tedirgindi. Oysaki Bayan Errol çok sakindi; pencereye yaklaştı ve bir süre arkası dönük kaldı.
                “Kaptan Errol, Dorincourt’u çok severdi,” dedi. “İngiltere’yi, İngiliz olan her şeyi severdi. Eminim, oğlunun o muhteşem şatoyu görmesini ve gelecekteki makamına lâyık bir şekilde yetiştirilmesini isterdi.”
                Masaya yaklaştı. Bay Havisham’a sempatiyle bakarak;
                “Kocam sağ olsaydı, böyle isterdi,” diye tekrarladı. “Hem yavrum için daha iyi olacak. Kont’un, oğlumun beni sevmesine karşı çıkacak kadar acımasız olduğuna inanmıyorum ve biliyorum ki, bunu denemiş olsa bile, babasına benzeyen oğlum onun etkisinde kalmayacaktır. Sıcakkanlı, güven ve bağlılık dolu bir kalbi var onun. Beni görmemiş olsa bile, eskisi gibi sevmeye devam edecektir. Hem birbirimizi görebileceğimize göre, ben de çok mutsuz olmayacağım.”
                Bay Havisham;
                “Kendini ne kadar da az düşünüyor,” diye geçirdi içinden. “Kendi için hiçbir koşul öne sürmüyor.”
                Ardından yüksek sesle;
                “Bayan,” dedi. “Oğlunuz için gösterdiğiniz özveriye hayran kaldım. Büyüdüğü zaman size şükredecektir. Her şeyin onun mutluluğu için yapılacağına emin olabilirsiniz.”
                Bay Havisham, yeniden genzini temizledi ve yine;
                “Hastalıklı, sert karakterli, yaşlı Kont küçüğü nasıl sevecek?” diye geçirdi içinden. “Tek mirasçısı olacak bu çocuğa, bütün sevimsizliğine karşın yine de kibar davranmak zorunda.”
                Ardından ekledi:
                “Lord Fauntleroy’un mutlu olacağından hiç kuşkum yok. Hem onun mutluluğunu düşündüğü için, sizin de sık sık onu görmenize izin verecektir. Bu nedenle şatoya yakın bir yere yerleşmenizi istiyor zaten.”
                Kont’un, gerçekte hiçte nazik ve şirin olmayan sözlerini aynen tekrarlamanın uygun olmayacağı kanısıyla böyle konuşmuştu.
                Bayan Errol, çocuğun nerede olduğunu sorduğunda Mary;
                “Şimdi çağırırım,” diye yanıtladı. “Şu anda, Bay Hobbs’un dükkânında, taburesine yaslanmış, patates, mum ve sabunların arasında halinden memnun oturuyor, gevezelik ediyordur.”
                Bu sözcükler, Bay Havisham’ı bir kez daha şoke etti.
                Bayan Errol;
                “Bay Hobbs onu bebekliğinden beri tanır,” dedi. “Cedric’i çok sever, ikisi çok iyi dostturlar.”
                Bay Havisham, arabasıyla sokağa girerken köşede gördüğü, önü patates ve elma çuvallarıyla, vitrini de bin bir çeşit nesneyle dolu dükkânı anımsayınca, yeniden kaygılanmaya başladı. İngiltere’de kibar aile çocukları, bakkallarla asla dostluk kurmazdı.
                “Çok garip!” diye geçirdi içinden. “Eğer kötü alışkanlıkları olan, aşağı tabakadan arkadaşlar edinmeye meyilli bir çocukla karşılaşırsam şaşmamam gerekecek.”
                Bayan Errol’la sohbetini sürdürürken küçük çocuk salona girdi. Kont’un vekili, ona bakmadan önce bir süre duraksadı. Ancak onun, annesinin kollarına atıldığını görünce bütün duyguları bir anda değişti. Karşısındaki, yaşına göre uzun ve yapılı, dimdik duran bir çocuktu. Şaşılacak derecede babasına benziyordu. Saçları onunkiler gibi sarıydı. İri, kahverengi gözleri daha çok annesinin gözlerini andırıyordu, ama onlar gibi ne üzgün, ne de çekingendiler. Saf ama gözü pek birinin gözleriydi bunlar. Sanki dünyaya geldiğinden buyana korku ya da kuşku nedir bilmemişti bu çocuk.
                Bay Havisham;
                “Şimdiye kadar gördüğüm çocukların en güzeli ve en sempatiği!” diye düşündü ve ardından onu takdim etti:
                “Ve işte… küçük Lord Fauntleroy!”
                Daha sonra, onu izlerken hep şaşkındı. Çocukları iyi tanıdığı söylenemezdi. Genellikle pek de ilginç bulmazdı onları. Oysaki bu çocuk, kelimenin tam anlamıyla ilgisini çekiyordu.
                Cedric, üzerine dikilmiş gözlere aldırmadan, her zamanki doğallığıyla hareket ediyordu. Tanıştırıldığında, Bay Havisham’ın elini sıktı, sorduğu soruları içtenlikle ve hiç düşünmeden yanıtladı; aynen Bay Hobbs’un sorularını yanıtladığı gibi. Ne çekingendi, ne de fazla gözü pek.
                Bay Havisham, annesiyle konuşurken, çocuğun kendilerini büyük bir insan gibi ilgiyle dinlediğini fark etti.
                “Yaşına göre çok olgun bir çocuk,” dedi. “Evet… Sanırım diğer konularda da öyle. Çok çabuk öğreniyor ve büyüklerle birlikte olmaktan hoşlanıyor. Okuduğu kitaplardan öğrendiği deyimleri ve süslü sözcükleri, hoş bir biçimde kullanıyor ama bütün bunlar oynamayı sevmesini engellemiyor. Çok zeki olmasına karşın, bazen de gerçek bir çocuk.
                Bay Havisham, Cedric’i ikinci kez gördüğünde, bu son tümcenin ne kadar gerçek olduğunu anladı. Arabası tam köşeyi dönerken, oldukça heyecanlı bir çocuk kümesi fark etti. Birbiriyle yarışmaya hazırlanan iki çocuktan biri Lord Fauntleroy’du. Ayaklarında kırmızı uzun çoraplar, rakibinin yanında dikiliyordu. İçlerinden biri, “Dikkat… Bir… İki… Üç… Başla!” diye bağırdı.
                Bay Havisham, ani bir karar ve şaşırtıcı bir ilgiyle arabanın penceresinden sarktı. İşaret verilir verilmez ileri atılan bu iki kırmızı bacak kadar eğlenceli bir şey görmemişti hayatında. Yumrukları sıkılı, kafasını rüzgârdan etkilenmemek için eğmiş, ardında yele gibi dalgalanan sarı saçlarıyla koşuyordu Cedric.
                Her iki kümenin çocukları;
                “Hurra!.. Haydi Cedric! Koş!” diye bağırıyorlardı. “Haydi Billy! Koş… Koş!”
                Bay Havisham;
                “Sanırım kazanacak,” dedi kendi kendine.

                Kırmızı bacaklar yarışı önde götürürken, kahverengi çoraplı Billy arayı kapatmak için büyük çaba harcıyordu.
                Az sonra bağırışlar iyice arttı ve geleceğin Dorincourt Kontu, son bir çabayla, sokağın bitimindeki lamba direğine dokunarak yarışı kazandı. İki saniye geçmeden, rakibi de soluk soluğa onun üzerine yığıldı.
                “Bravo!” diye bağırdı tüm çocuklar. “Yaşasın Cedric! Hurra!”
                Bay Havisham, yüzünde ince bir gülümsemeyle tekrar koltuğuna gömüldü. Alçak sesle kendi kendine;
                “Bravo… Lord Fauntleroy!” dedi.
                O sabah Bay Havisham, yarışın galibiyle uzun bir konuşma yaptı. Cedric ve Kont’un vekili salonda yalnızdılar. Önce Bay Havisham, bu çocuğa ne söyleyebilirim, diye aklından geçirdi. Onu dedesiyle karşılaşmaya hazırlamalı ve ardından yaşamında meydana gelebilecek büyük değişikliklere alıştırmalıydı. Cedric, henüz annesinin kendisiyle aynı evde oturmayacağını bile bilmiyordu. Bunu söylemeden önce, diğer bazı gerçeklerden söz etmesi gerekiyordu.
                Bay Havisham, açık pencerenin yanındaki büyük koltuğa oturmuştu. Karşı köşede de Cedric, bir başka koltuğa gömülmüş, elleri cebinde, aynen Bay Hobbs’un karşısında oturduğu gibi oturuyordu.
                Cedric’in, Bay Havisham’ı inceler gibi bir hali vardı; oysaki Kont’un vekili de kendisini inceliyordu. Bay Havisham, kendi gibi yaşlı bir centilmenin, yarışlar kazanan, kısa pantolonlu, uzun kırmızı çoraplı, koltuğa oturduğunda ayakları henüz yere değmeyen bir çocuğa neler söyleyeceğini hâlâ kestirebilmiş değildi.
                Cedric, ilkin söze başlayarak onu rahatlattı.
                “İnanır mısınız?” dedi. “Daha kontun ne olduğunu bile bilmiyorum.”
                “Sahi mi?” diye sordu Bay Havisham.
                “Evet… Sanırım ileride kont olacak biri bunu öğrenmeli, değil mi?”
                “Şüphesiz!..”
                “Ne demek olduğunu bana açıklamak sizi sıkar mı? Örneğin; bazı insanları kim kont yapmış?”
                “İlk kez, bir kral ya da bir kraliçe; Kendisine yararlı hizmetlerde bulundukları ya da katıldıkları bir savaşta başarılı oldukları için.”
                “Tamam anladım… Aynı cumhurbaşkanı gibi!”
                “Bak sen… Sizin devlet başkanlarınız bu nedenle mi seçildiler hep?”
                Cedric;
                “Evet,” diye yanıtladı. “Bir adamda çok sayıda yetenek varsa ve çok şey biliyorsa, onu cumhurbaşkanı seçerler. Sonra da fener alayları düzenler, sayısız söylevlerin verildiği toplantılar yaparlar. Eskiden, cumhurbaşkanı olabilir miyim diye düşünmüştüm, ama bir kont olmayı asla!”
                Karşısındaki adamın kendisine terbiyesiz diyeceğini düşündüğünden olacak;
                “Hiç duymamıştım da ondan,” diye ekledi telaşla.
                Bay Havisham;
                “Kontluk, cumhurbaşkanlığından çok farklı bir şeydir,” dedi.
                “Öyle mi? Nasıl yani… Fener alayları yok mu?”

                Bay Havisham, ayak ayak üzerine attı ve parmaklarını dizlerinin üstünde kavuşturarak;
                “Bir kont… Önemli, çok önemli bir kişidir,” diye söze başladı.
                Cedric sözünü keserek;
                “Cumhurbaşkanı gibi mi?” diye sordu.
                “Bir kont… Köklü bir aileden gelir,” diye yanıtladı Bay Havisham. Hassas bir konuya değinildiğinin, kaygan bir zemin üzerinde ilerlenildiğinin farkındaydı.
                “Köklü aile ne demek?”
                “Yani köklü… çok eski bir aile…”
                “Aaa… Anladım,” dedi Cedric. “Parkın önünde elma satan yaşlı kadın gibi. O da çok eski bir aileden geliyor sanırım; o kadar yaşlı ki, nasıl ayakta durduğuna şaşıyorum! En aşağı yüz yaşında, ama hep sokaktadır; yağmurda da, karda da. Onu gördüğümüzde hepimiz çok üzülürüz. Bu kadar eski bir aileden gelip de böylesine yoksul olmak çok kötü bir şey. Yaşı nedeniyle kemiklerinin sızladığını, yağmurun da ağrılarını arttırdığını söyler hep!..”

                Genç dostunun, saf olduğu kadar endişe de veren sözleri karşısında Bay Havisham’ın biraz canı sıkıldı.
                “Korkarım beni iyi anlamadınız,” dedi. “Eski derken yaşlıyı kastetmemiştim. Sadece, uzun süreden beri tanınan bir aile, demek istemiştim.”
                Cedric;
                “George Washington(7) gibi,” diye atıldı birden. “Doğduğumdan buyana duyarım adını; aslında, eskiden de çok ünlü biriymiş.”
                Bay Havisham, gururlu bir ifadeyle;
                “İlk Dorincourt Kontu, bu unvanını dört yüz yıl önce almış,” dedi.
                “Sahi mi? Bayağı olmuş. Şeri’ye söylediniz mi? Bu onu da çok ilgilendirir. Peki… bir kont, bu unvanı taşımak dışında ne iş yapar?”
                “Pek çoğu, İngiltere’nin yönetiminde görev almışlar ve birçok savaşa katılmışlardır.”
                “Bütün bunları ben de yapmak isterdim. Babam askerdi, hem de cesur bir asker, tıpkı George Washington gibi. Ölmeseydi kont olmayı fazlasıyla hak edecekti. Cesur olmak büyük bir avantajdır. Eskiden karanlıktan korkardım; bağımsızlığımızın cesur savaşçılarını ve George Washington’u düşündükçe, artık korkmuyorum.”
                Bay Havisham;
                “Bazen kont olmanın başka avantajları da var,” dedi. “Bazı kontların çok paraları var.”
                Cedric, saf ve temiz kalbiyle;
                “İnsanın çok parası olması iyi bir şey,” diye karşılık verdi. “Ben de isterim çok param olmasını.”
                “Öyle mi? Peki neden?”
                “Birçok şey yapılabilir parayla.”
                Bay Havisham, çocuğun gerçek düşüncelerini öğrenmek için konuyu deşmek gerektiğini hissetti.
                “Peki… Sen neler yapmak isterdin paran olsaydı?” diye sordu.
                “Örneğin, elmacı kadını ele alalım. Zengin olsaydım ona, tezgâhını, ayak tandırını yerleştireceği küçük bir çadır alırdım. Ayrıca, yağmur yağdığı her sabah bir dolar verirdim ona… Evinden çıkmasın diye. Ve sonra… Koca bir atkı armağan ederdim, yaşlı kemiklerini ısıtsın diye. Bizimkiler gibi değil onun kemikleri, hareket ettiğinde çok acı veriyorlar…”
                Kont’un vekili;
                “Hımm…” dedi. “Başka ne yapardın zengin olsaydın?”
                “Ooo… Neler neler… Şeri’ye bir sürü güzel şeyler; iğneler, eli acımasın diye yüksükler, altın bir yüzük, bir ansiklopedi ve… Tramvay beklemekten kurtulsun diye küçük bir araba alırdım. Pembe ipek giysiler de alırdım sevmiş olsaydı, ama o hep siyah giyer. Büyük bir mağazaya götürüp, ‘Seç!’ derdim ona. Bir de Dick var…”
                “Dick de kim?”

                Güzel hayallerinin sıcaklığıyla coşan Cedric;
                “Ayakkabı boyacısı… Benim arkadaşım,” diye yanıtladı. “Görebileceğiniz ayakkabı boyacılarının en kibarı. On yedi yaşında falan. Kentin bir sokağının köşesine yerleşmiş. Bir gün küçükken, elimde bana aldığı balon, Şeri’yle birlikte dolaşıyordum. Balon birden kurtuldu elimden, atlarla arabaların arasına kaçtı. Çok üzülüp ağlamaya başladım. Küçük bir çocuktum da ondan tabii. Dick, o sırada bir adamın ayakkabısını boyuyordu. Bana; ‘Bekle küçüğüm!’ diye bağırdı ve atların arasına hızla dalıp balonu yakaladı. Ceketiyle silip bana getirdi. ‘Haydi, bırak artık ağlamayı… Bak işte balonun sapasağlam!’ diyerek verdi balonu. O günden sonra kente ne zaman insek, bana ‘Selam!’ der, ben de ‘Selam!’ diye karşılık veririm. Sonra da biraz konuşuruz; ‘Nasıl gidiyor işler?’… ‘Son günlerde çok iyi sayılmaz.’ gibi.”
                Bay Havisham, çenesini ovuşturarak;
                “Onun için ne yapmak isterdiniz?” diye sordu.
                Lord Fauntleroy, koltuğa bir iş adamı gibi kurularak;
                “Eee…” dedi. “Jake’in hissesini satın alırdım.”
                “Jake de kim?”
                “Dick’in ortağı; bulunabilecek en berbat ortak. Dick söyledi; kötü ün yapmalarına neden oluyormuş. Bir kere düzenli çalışmıyormuş, müşteriyi aldatıp Dick’i çileden çıkarıyormuş. Büyük bir ciddiyetle ayakkabı boyarken ortağınız kaytarırsa, siz de çileden çıkarsınız. Müşteriler Dick’i seviyorlarmış, ama Jake’i sevmediklerinden pek sık uğramak istemiyorlarmış. Zengin olsaydım, Jake’in payını öder, Dick’e de üzerinde ‘Patron’ yazılı bir tabela armağan ederdim. Böylelikle işleri düzelirdi. Ayrıca, yeni giysiler, yeni fırçalar da alırdım ona.”
                Yaşlı adam, Cedric’in anlattıklarını gitgide artan bir ilgiyle dinliyordu. Aslında bu ilgi, ayakkabı boyacısı Dick ya da elmacı kadından çok, o ana kadar kendini unutup sadece dostları için güzel hayaller kuran Lord Fauntleroy’da yoğunlaşıyordu.
                Bay Havisham;
                “Kendiniz için…” diye söze başladı. “ Kendiniz için… Zengin olsaydınız bir şey istemez miydiniz?”
                Cedric;
                “Çok şey isterim,” diye karşılık verdi. “Öncelikle Mary’ye, Brigitte’e götürmesi için para verirdim. Brigitte, Mary’nin kız kardeşidir. On iki çocuğu var ve kocası çalışamıyor. Gelir, burada ağlar. Şeri de, bir sepet dolusu şey verir ona. O zaman Brigitte teşekkür edip yeniden ağlamaya koyulur. Hem sonra… Bay Hobbs da altın köstekli bir saati olsun ister… Benden anı olarak ve bir de lületaşından pipo…”
                Kapı açıldı ve Bayan Errol içeri girerek;
                “Bu kadar uzun süre yanınıza gelemediğim için üzgünüm, Bay Havisham!” dedi. “Çok dertli, yoksul bir kadın ziyaretime gelmişti.”
                “Delikanlı bana bazı dostlarından ve zengin olursa onlar için neler yapabileceğinden söz ediyordu.”
                Genç kadın;
                “Brigitte de dostlarından biridir,” karşılığını verdi. “Mutfakta az önce kabul ettiğim konuk oydu. Yaşam koşulları çok kötü, kocası romatizmalı, çalışamıyor.”
                Cedric, hemen oturduğu koltuktan aşağı doğru kayarak;
                “Gidip kocasının nasıl olduğunu sorayım ona,” dedi. “Hasta olmadığı zaman, çok kibar bir adamdır kocası. Bir gün bana, tahtadan kocaman bir kılıç yapmıştı… Çok yeteneklidir!”
                Koşarak çıktı odadan. Bay Havisham ayağa kalktı. Bir şey söylemek istiyordu, ama bir türlü sözcükleri toparlayamıyordu. Sonunda gözlerini Bayan Errol’un gözlerine dikerek;
                “Dorincourt Şatosu’ndan ayrılmadan önce, Kont’la son bir kez görüşüp bilgisini almıştım,” dedi. “Torununun İngiltere’de yaşamayı hoş karşılayıp karşılamayacağını, dedesiyle tanışmayı isteyip istemeyeceğini çok merak ediyordu. Genç Lord’a, yeni yaşamında tüm harcamalarının kendisini tarafından karşılanacağını bildirmekle de görevlendirdi beni. Yani, şu veya bu dileğini yerine getirmeye yetkim var. Dedesinin isteği bu! Eğer Lord Fauntleroy, bu kadına yardım etmekten zevk duyacaksa, bu dileği yerine getirilmeli… Yoksa Kont memnun olmaz!”
                Yaşlı vekil, ikinci kez Kont’un sözlerini değiştirerek yansıtıyordu. Oysaki Kont;
                “Her istediğini yapabileceğimi sokun bu veledin kafasına. Dorincourt Kontu’nun torunu olmak neymiş anlasın. Kafasından geçirdiği ne varsa satın alın. Ceplerini tıka basa parayla doldurun ve dolduranın dedesi olduğunu söyleyin ona…” demişti.
                Kont’un böyle davranmasının gerekçesi, iyi eğitilmiş ve soylu biri olmasıyla asla bağdaşmıyordu. Vekilinin de küçük çocuğa karşı daha az sevecenlikle hareket etmesi kötü sonuçlar doğurabilirdi. Ama… Cedric’in annesi, işin bu yönünü göremeyecek kadar iyi niyetliydi.
                Genç kadının güzel yüzü hafifçe kızardı.
                “Ah!” dedi. “Kont’un yaptığı ne kibar bir jest! Cedric duyunca çok sevinecek. Brigitte’i ve kocası Michael’ı çok sever. O kadar iyi insanlardır ki, sürekli yardım etmek isterim onlara!”
                Bay Havisham, uzun zayıf elini ceketinin iç cebine soktu ve garip bir gülümsemeyle kalın bir cüzdan çıkardı. Torununun ilk arzusunun ne olduğunu öğrendiğinde, acaba Dorincourt Kontu ne yapacaktı? Bu bencil, kibirli ve yaşlı soylu, acaba ne düşünecekti?
                “Bilmem açıkça anlatabildim mi?” dedi. “Dorincourt Kontu çok zengindir. Her türlü özenci hoş görebilir. Lord Fauntleroy’un bu örnek davranışını öğrendiğinde, sanırım çok mutlu olacaktır. Oğlunuzu çağırırsanız, bayana armağan edeceğimiz beş sterlini(8) verebilirim.”
                Bayan Errol şaşkınlık içinde;
                “Ne?” diye bağırdı. “Bu yirmi beş dolar yapar! Onlar için bir servet bu… Ah, inanamıyorum!”
                Bay Havisham, hep aynı ince gülümsemesiyle;
                “Gerçek!” dedi. “Oğlunuzun yaşamında büyük bir değişiklik oldu. Artık elinde büyük bir güç var!”
                “Ama… O henüz küçük bir çocuk! Bu güçten yararlanmasını öğretmemi nasıl istersiniz benden? Korkunç bir şey bu!”
                Kont’un vekili hafifçe öksürdü. Bu kahverengi gözler, yumuşak ve kuşkulu bakışlar yaşlı kalbine dokunuyordu.
                “Üzülmeyin, Bayan,” dedi. “Sabah kendisiyle yaptığım konuşmadan edindiğim izlenimlere göre, geleceğin Dorincourt Kontu, kendi soylu kişiliğini olduğu kadar başkalarını da düşünecektir. Henüz bir çocuk, ama ben ona güvenilebileceğine inanıyorum.”
                Bunun üzerine annesi, Cedric’i salona çağırdı. Bay Havisham, koridordan gelen çocuğun sesini duydu:
                “Yangılı romatizma imiş, en acı vereni! Kirayı ödeyemeyeceklerini düşündükçe ağrıları artıyormuş. Brigitte böyle söylüyor!”
                Salona adım attığında, Cedric’in suratı sıkıntı içindeydi.
                “Şeri beni çağırdığınızı söyledi,” dedi. “Brigitte’le konuşuyordum.”
                Bay Havisham, biraz kararsız, biraz da sıkılgan bir tavırla Cedric’i süzdü. Gerçekten de o, annesinin dediği gibi küçük bir çocuktu!
                “Dorincourt Kontu… ” diye söze başladı. Sonra, elinde olmadan gözlerini annesine çevirdi. O zaman genç kadın, oğlunun önünde eğilerek usulca kollarını tuttu.
                “Cedric!” dedi. “Kont sizin büyükbabanız, babanızın babası yani. Çok ama çok iyi bir adam, sizi de çok seviyor. Bütün oğulları öldüğü için, sizin de onu sevmenizden büyük mutluluk duyacak. Çok zengin ve sizin tüm dileklerinizi yerine getirmek istiyor. Bu nedenle de Bay Havisham’a harcamanız için bol para vermiş. Şimdi kirasını ödemesine ve Michael’ın gereksinimlerini karşılamasına yeterli olacak bir miktarını Brigitte’e verebilirsin. Ne harika, değil mi Cedric?”
                Sevinçten kıpkırmızı kesilen çocuğu öptü. Cedric, gözlerini Bay Havisham’a dikerek;
                “Bu parayı hemen alabilir miyim?” diye sordu. “Gitmeden Brigitte’e verebilir miyim?”
                Kont’un vekili, gıcır gıcır, mürekkebi yeni kurumuş yeşil dolarları ona uzattı.
                Cedric, salondan uçar gibi çıktı. Mutfak kapısının eşiğinden bağırdığı duyuluyordu:
                “Brigitte… Biraz bekleyin! İşte para! Dedem verdi bana, sizin ve Michael için!”
                Brigitte şaşkınlık içinde;
                “Ah… Bay Cedric!” dedi. “Ne… Tam yirmi beş dolar var! Hani… Bayan anneniz nerede?”
                Bayan Errol;
                “Gidip kendim açıklamam gerekecek ona,” dedi.
                Genç kadın da salondan çıkınca, yalnız kalan Bay Havisham pencereye yaklaştı, sokağın canlılığına bakıp derin düşüncelere daldı. Aslında Dorincourt Kontu’nu düşünüyordu. Zengin döşeli loş kütüphanesinde, her türlü lüksün ortasında, yaşlı ve hasta Kont yapayalnızdı. Kimse sevmiyordu onu, çünkü kendi dışında yaşamı boyunca kimseyi sevmemişti. Oysaki şatosunu konuklarla doldurabilir, büyük şölenler verebilirdi. Harika av partileri düzenleyebilirdi… Ama biliyordu ki, çağrısını kabul edip gelen konuklar bile hırçın suratından, iğneleyici sözlerinden nefret edeceklerdi.
                Şimdi ise, Bay Havisham’ın gözlerinin önüne bir başka görüntü geliyordu… Huysuz Kont’un hayaletini bastıran; cana yakın, boyundan büyük koltuğa oturmuş, saflıkla dostlarını, Dick’i, elmacı kadını anlatan küçük Lord Fauntleroy’un görüntüsüydü bu!
                Ardından, Kont’un vekili, o muazzam gelirleri, muhteşem mülkleri getirdi aklına. İyiliğin olduğu kadar kötülüğün de yaratıcısı olan bu gücün, günün birinde küçük çocuğun eline geçeceğini düşündü…
                “Evet…” dedi kendi kendine. “O gün çok şey değişecek… çok şey değişecek!..”

(Yazan: Frances Hodgson Burnett-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz