On İkinci Gece Gelince
On İkinci Gece Gelince

On İkinci Gece Gelince

     Demiş ki:
     Ey bahtı güzel şahım, işittim ki, Halife ve Cafer’in de dahil olduğu tüm topluluğun önünde kalender genç kıza, öyküsünü anlatmaya şöyle devam etmiş:

     Amcam, pabucunun tabanıyla oğlunun yüzüne vurduktan sonra, orada kömür kesilmiş yatan bir ölüye karşı yapılan bu hareketi şaşkınlıkla karşıladım. Ve amcamın oğlu adına çok üzüldüm; özellikle genç kadınla birlikte onları böyle kara kömüre dönmüş görünce…
     Sonra şöyle dedim: “Aman Allah! Amcacığım, bir parça gönlünün kederini yatıştır. Ben, tüm benliğim ve yüreğimle çocuğunun başına gelenden üzüntü duyuyorum. Özellikle bu hale düşmelerine… Genç kadınla birlikte kara kömüre dönüşmelerine… Ve de sana, bir baba olarak bununla yetinmeyip pabucunun tabanıyla oğlunun yüzüne vurmana…”
     Amcam bunu duyunca şu öyküyü anlattı: “Ey kardeşimin oğlu! Bil ki, şu benim oğlum, çocukluğundan beri kendi öz kız kardeşinin aşkıyla tutuşmuştur. Ben, onu hep kızdan uzak tuttum, kendi kendime de, ‘Sakin ol! Bunlar daha çok genç!’ diyordum. Ama hiç de öyle değilmiş! Ergenlik yaşlarına ulaşır ulaşmaz, aralarında o kötü hareket oluverdi. Bunu öğrenince, ilkin inanmadım doğrusu… Yine de onu müthiş azarladım ve dedim ki, ‘Bu alçakça hareketlerden sakın! Ne senden önce, ne de senden sonra hiç kimse bunu yapmamıştır ve yapmayacaktır. Yoksa hükümdarlar arasında, ölünceye kadar, utanç ve iğrençlik içinde kalacağız. Ve atlı Tatarlar, tüm dünyaya öykümüzü aktaracaklar! Bundan dolayı hareketlerine çok dikkat et, yoksa seni lanetler ve öldürtürüm!’ dedim. Sonra kızdan onu ayırmak için gayret gösterdim, kızı da ondan… Ama öyle anlaşılıyor ki, bu alçak kız, onu dayanamayacak kadar seviyormuş! Sanki şeytan kötülüğünü onlarda denemiş. Oğlum, onu kız kardeşinden ayırdığımı görünce, kimseye belli etmeden, yeraltında bu yeri yaptırtmak zorunda kalmış. Ve gördüğün gibi, buraya yiyecekler getirmiş ve de her şeyler. Benim yokluğumdan yararlanarak, sürgün avında bulunduğum sırada, kız kardeşiyle gelip buraya yerleşmiş. Yüce ve övülesi Tann’nın adaleti, insanı nasıl etkiliyor! Burada ikisini de yakıp kömüre döndürmüş. Ama öbür dünyadaki cezaları daha da müthiş ve katı olacaktır!” dedi.
     Ve oracıkta amcam ağlamaya başladı; ben de onunla birlikte ağladım. Sonra bana, “Bundan böyle, onun yerine sen benim oğlum olacaksın!” dedi.
     Ben, bir saat kadar bu dünyanın işleri üzerine düşünceye daldım. Bu arada, vezirin emriyle babamın öldürülüşünü, tahtının hileyle ele geçirilişini, hepinizin bildiği denli gözümün çıkarılışını ve oldukça garip bir tarzda amcamın oğlunun başına gelenleri anlattım… Ve kendimi tutamayıp ağladım.
     Bundan sonra mezardan çıktık; kapağı yemden kapadık; sonra da toprakla örttük; mezarı tamamen eski haline soktuk. Sonra da saraya döndük. Oraya henüz ulaşmış ve oturmuştuk ki, silahların çatışma seslerini duyduk, ardından da borazan ve davul seslerini… Sonra da savaşçıların koşuşturduklarını gördük; tüm kent, uğultularla, gürültülerle ve atların nallarından çıkan tozlarla dolmuştu ve ruhumuz, olup biteni anlayamamaktan gelen şaşkınlık içindeydi. Sonunda, amcam Şah, bütün bunların nedenini sordu, ona “Kardeşin vezir tarafından öldürülmüş, sonra da aynı vezir tüm asker ve birlikleri toplayarak acele buraya sevk etmiş, kenti baskınla elde etmek için… Kentte oturanlar karşı duramayacaklarını anlamışlar; böylece kenti kolayca elde etti,” diye yanıt verdiler.
     Bu sözleri duyunca, ben kendi kendime; “Hiç kuşku yok ki, eline düşersem beni kesinlikle öldürtür,” diye düşündüm ve yeniden dert ve kaygılar ruhumda birikmeye başladı, yeniden annem ve babamın başlarına gelen felaketi düşünerek hüzünlendim. Artık ne yapacağımı bilemiyordum. Öte yandan ortaya çıkarsam, kentte oturanlar ve babamın askerleri beni tanıyacaklar ve beni öldürmek ve ortadan yok etmek için arayacaklardı! Bu yüzden sakalımı kazımaktan başka çare bulamadım ve sakalımı kazıdım, başka giysiler giyerek kılığımı değiştirdim ve kenti terk ettim ve bu Bağdat şehrine doğru yol aldım. Burada güvenli olacak ve beni Emir-ül Müminin Harun Reşit’in sarayına götürecek birini bulacaktım. Ona bütün öykümü ve serüvenlerimi anlatacaktım. Başıma herhangi bir dert gelmeden, bu gece Bağdat’a ulaştım. Nereye gideceğimi, ne yandan geldiğimi hiç bilmiyordum, şaşkınlık içindeydim. Birdenbire kendimi bu Kalenderle karşı karşıya buldum; ona selam verdim ve “Ben bir yabancıyım,” dedim. O da, “Ben de yabancıyım,” dedi. Dostça konuşurken bir de baktık, üçüncü arkadaşımız olan şu Kalender bize doğru yaklaştı; selam verdi ve bize, “Ben burada yabancıyım,” dedi. Biz de selamını alıp, “Biz de yabancıyız,” diye yanıt verdik. Böylece karanlık bizi ansızın bastırıncaya kadar birlikte yürüdük. Bahtımız bizi, bir arada, sizin yanınıza mutlulukla sürükledi. Ey efendilerim! İşte benim kesik sakalımın ve oyulmuş gözümün öyküsü böyledir,” demiş.
     Birinci Kalenderin anlattığı öykü üzerine genç kız, ona “Pekâlâ! Haydi bakalım! Şimdi, bir parça başımı okşa ve çabuk uzaklaş buradan!” demiş.
     Ama birinci Kalender ona, “Ey hanımım, buradaki bütün arkadaşların öykülerini işitmedikçe gitmek istemiyorum,” demiş.
     Bütün bu zaman sürecinde, orada bulunanlar bu şaşırtıcı öyküye hayran kalmışlar; Halife de, Cafer’e, “Gerçekten, ben de ömrümde şu Kalenderin anlattığına benzer serüven işitmemiştim,” demiş.
     Bunun üzerine birinci Kalender bağdaş kurarak bir yana oturmuş; ikinci Kalender ilerlemiş ve evin genç hanımının önünde elleri arasında yeri öpüp şu öyküyü anlatmış:

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir