Sorang

S

     Kaptan Scott’un Güney Kutbu araştırması 1911 yılının ilkbaharında Antarktika’da patlayan korkunç kar fırtınalarıyla yok oldu.
     Altı kişi kayaklarla Ross’un buz duvarlarından kutba çıkmıştı.
     Bir aydan fazla geçmişti. Kutba kadar beş kişi ulaşmıştı. Biri yara yuvarlanmış ve beyin sarsıntısından ölmüştü.
     En önde giden Scott, kutbun yakınlarında aniden durdu: Kar üzerinde bir karartı vardı. Amundsen’in bıraktığı çadırdı bu. Norveçli, İngiliz’in önüne geçmişti.
     Scott sonun geldiğini, bundan sonra bin kilometrelik dönüş yolunu aşmaya güçlerinin kalmadığını, kan içinde kalmış ayaklarını buz tutmuş kar üzerinde sürükleyemeyeceklerini anlamıştı. O zaman zehir, herkese eşit olarak bölüştürülmüştü.
     Sessiz İskoçyalı Teğmen Ots dönüş yolunda hastalanmıştı. Her iki ayağında da kangren başlamıştı. Her adımı şiddetli ağrılara neden oluyor, geyik derisi, eskimiş çizmelerinden irin sızıyor ve kayakları üzerinde balmumu damlaları gibi donakalıyordu. Ots araştırmayı engellediğini, kendisi yüzünden herkesin ölebileceğini biliyordu. O da bir çözüm buldu.
     Araştırmanın üzerinden bir yıl geçtikten sonra dört cesetle birlikte bulunan Scott’un günlüğünde bu olay hakkında şunlar yazılıydı:
     On Bir Mart,
     Son yirmi dört saat içinde topu topu üç mil yaptık. Ots, insanın dayanma gücünü aşan ağrısına karşın, bizim gerimizde kalmadı, biz de olabileceğinden çok daha ağır yürüdük. Dün bizden onu kar üzerindeki uyku tulumunda bırakmamızı istedi, ama bunu yapamazdık ve yola devam etmeye onu ikna ettik. Son güne kadar ümidini yitirmedi, ümidini yitirmek için kendi kendine izin vermedi. Geceye doğru durakladık. Ots bana bir not verdi ve eğer sağ kalırsak akrabalarına iletmemi istedi. Sonra ayağa kalktı ve gözlerimin içine bakarak, “Ben gidiyorum. Her halde hemen dönmem.” dedi. Susuyorduk. Ots çadırdan çıktı ve kar fırtınasının içine daldı. Kar içinde kaybolurken kan lekeleri bırakıyordu. Gecenin ikisiydi. Geri dönmedi. Soylu bir insan gibi davrandı.”
     Bütün edebiyat Kaptan Scott’un bu günlüğü karşısında, ölümün günlüğü karşısında, hiç karşı çıkmaksızın kangrenden, açlıktan ölen ve Antarktika’nın buz tutmuş boşluklarında ayazla sarsılan insanların bu günlüğü karşısında boş gevezelik olarak değerlendirilmelidir.
     Scott günlüğünün sonuna titrek harflerle şunları yazmıştı:
     “Bütün insanlığa sesleniyorum. İnsanlık riski göze aldığımızı, riske bilinçli olarak girdiğimizi, ama tümünde başarılı olamadığımızı bilmeli. Eğer sağ kalsaydık arkadaşlarımın büyük cesaretlerinden ve gösterişsiz büyüklüklerinden söz eden öyle şeyler anlatırdık ki, bunlar her insanı sarsabilirdi. Biz ölüyoruz, ama yakınlarımızla ilgilenecek İngiltere gibi zengin bir başka ülke daha olamaz.”
     Scott yanılmıştı: İngiltere onun yakınlarıyla ilgilenmemişti.
     Teğmen Ots’un Anna O’Neil adına notu, araştırmalara katılan, Scott ve üç yol arkadaşının cesedini bulan Rus denizcisi Vasiliy Sedıh’ın eline geçmişti.
     Sedıh, Anna O’Neil’i ancak savaştan sonra, 1918 yılında İskoçya’nın kuzeyinde deniz kıyısındaki küçük kentte buldu.
     Kış başlarıydı. Eski gümüşleri andıran kar, civardaki tarlaların üzerinde yatıyor, okyanus kış fırtınaları öncesinde uyuklayarak kıyılarda iç çekiyordu.
     Anna’nın eşi balıkçı limanının müdürüydü, bütün akşam pipo içiyor ve susarak Sedıh’a kahve ve kuru bisküviler ikram ediyordu. Anna, Ots’un mektubunu okudu, giyindi ve tek bir söz söylemeden kente gitti. Bir tek liman müfettişi, Anna’nın eşinin arkadaşı olan Hernet Dede, sanki evin bütün pencerelerini açınca odaya dolan hüzünlü kar kokusu gibi, bu belli belirsiz endişeyi yatıştırmaya yalnızca o çabalıyordu.
     Hernet, Anna’nın sekiz yaşındaki oğluna “Sorang” adını taşıyan rüzgârla ilgili eski bir denizci efsanesini anlatıyordu:
     “Denizcilerin ortalığı kasıp kavuran kuzey rüzgârları ve tremontanlar, musonlar ve yok edici tayfunlar arasında yüzlerce yılda bir kez esen sıcak Sorang rüzgârı olduğuna dair bir inançları vardır. Sorang kışın son zamanlarında ve genellikle geceleyin ufkun güney uç noktasından eser. Bilinmeyen ülkelerin manolya kokusu gibi hüzünlü ve hafif havasını getirir. Köy kiliselerinin çanları kendi kendilerine çalmaya başlar, mavi şafak zenite yükselir ve karlar arasından kardelenler gibi çiçekler açar.
     Çocukların gözleri sevinçle parlar, gemiler selam fenerlerini ateşler, sanki yağmurdan ıslanmış postuyla sevimli vahşi hayvanlar gibi bu rüzgârın önünde sallanır ve ona selam verir.
     Sorang neşeli ve büyük bayramların başlangıcına işaret eder. Antil havası, kışı bir anlık taze yaza çevirerek İskoçya üzerinden gelir…”
     Yaşlı Hernet öyküsünü bitirmemişti. Babası küçük oğlunu uyumaya göndermişti.
     Anna gece yarısına doğru eve döndü. Yüzünü rüzgârdan koruyarak deniz kıyısı boyunca hiç amaçsız yürümüştü. Repeynik adının takıldığı dermansız liman köpeği başını indirip Anna’nın arkasından gezinmişti. Anna sessiz sessiz onunla konuştu; Ots’un mektubundan söz edecek başka kimsesi yoktu.
     “Bir saat sonra öleceğim,” diye yazıyordu Ots. “Bana öyle geliyor ki, cesedim bile bu kar fırtınalarının dehşetiyle ve çelik gibi olağanüstü ayazla titreyecek. İskoçya’yı, toprağın üzerinde uçuşan ılık yağmurlarımızı, alacakaranlıktaki dumana benzer ateşi, limanın ağır suyunu, her nedense toplanmamış yoncalarıyla ıslak sonbahar tarlalarının tuzlu havasını ve eski şarkımızı anımsıyorum.
     Merhaba evim! Elveda yollar! Islak bir muşamba karlara bırakılmış. Eğer dost için grog (rom katılarak hazırlanan bir tür içki) yoksa sert bir rom bulunur.
     Sizi anımsıyorum ve bütün bunların aşk olduğunu biliyorum. Bu ana dek neden böyle aniden benden gittiğinizi ise anlamıyorum.”
     Anna, oğlunun odasında mektubu yeniden okuyordu. Pencerenin kenarında ayakta duruyordu. Alnında derin kırışıklar belirdi; Anna’ya devasa bir kuş kanat çırpmış ve ağaçlardan incecik çisiler düşmüş gibi gelmişti. Damlalar Anna’nın yüzüne düşüyordu ve yağmur mu, yoksa gözyaşı damlası mı olduğunu anlamak çok güçtü.
     Adı olmayan, tüm bedenini ürpertiyle dolduran devasa bir şey yaşamına girmişti.
     Oğlan uyandı ve yatakta oturdu. Gözleri mutluluktan parlıyordu:
     “Ağlama!” dedi ve yeniden sıcak yastığına gömüldü. “Bu gece Sorang olacak!”
     Uykusunda gülümsüyordu; rüyasında çok uzak bir yerlerden, Antarktika’dan karın ve Ekvator ormanlarının kokusunu taşıyan bir rüzgârın yaklaştığını, çocukların kartoplarını atışları gibi, binlerce beyaz kıvılcımı tek tek savuran, bayramlık kış rüzgârı Sorang rüzgârının estiğini görüyordu.
     Oğlan uykusunda gülümsüyordu. Deniz feneri gibi, dayanılması güç bir ışığın beyaz huzmelerini gökyüzüne savuruyordu.

(Rus Öyküsü-Yazan: Konstantin G. Paustovski-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi