Mutlu Baba
Mutlu Baba

Mutlu Baba

     Yoldaş Sunduçanski, ailesine yeni bir üyenin katılmasını bekliyordu. Her şeyin belli olacağı son günlerde iş arkadaşlarının masaları arasında dolaşıyor ve halsiz bir tonla söyleniyordu:
     “Oğlan mı, kız mı acaba? İşte beni asıl ilgilendiren şey, Marya Vasilyevna! Eğer kız olursa, adını ne koymalı?”
     Sunduçanski’lerin şanlı kuşaklarının devam etmesi Marya Vasilyevna’yı hemen hiç ilgilendirmiyordu. Kadın asık bir yüzle;
     “Klotilda koyun veya ne isterseniz,” diye yanıtladı. “Sosyal konularla, ancak işlerimden sonra ilgilenirim.”
     Sunduçanski yeniden kadının ağzını aradı:
     “Ya oğlan olursa?”
     Marya Vasilyevna;
     “Affedersiniz, ama meşgulüm; acil bir işim var,” dedi.
     Yoldaş Otverstiyev;
     “Eğer oğlan olursa, benim hatırıma adını Kolya koyun…” diye önerdi. “Burada da ayakaltında dolaşmayın, senin adına gelene kadar… Acilen darı konusunu halletmeliyim.”
     Sunduçanski bir defasında işe koşa koşa, zorlukla soluklanarak geldi.
     “Ya ikiz olursa, o zaman adları ne olacak?” diyen çığlığı tüm bölümü doldurdu. Çalışanlar haykırmaya başladılar:
     “Kahretsin! Taktın sen de! Ne istiyorsan koy adını! Mesela; David ve Haliaf. Veya Brokgauz ve Yefron. Harika adlar…” Otverstiyev, Brokgauz adından söz etti. Şakacıydı. Sunduçanski acıklı bir halde;
     “Siz dalga geçiyorsunuz, bense karımı doğumevine götürdüm bile!” dedi.
     Doğrusunu söylemek gerekirse, yoldaş Sunduçanski’nin sözleri hiçbir etki uyandırmadı. Malî yılın son ayıydı ve herkes çok meşguldü. Sonunda o şaşırtıcı olay gerçekleşti. Sunduçanski kuşağı devam etti. Mutlu baba, işine doğru yola koyuldu. Güneşte gözleri parlıyordu.
     “İçeriye sanki hiçbir şey olmamış gibi gireceğim,” diye düşündü. “Ne zaman sorularla üzerime gelirlerse, o zaman belki bir şeyler anlatırım.”
     Öyle de yaptı. Sanki hiçbir şey olmamış gibi içeri girdi.
     Otverstiyev;
     “Aaa, Sunduçanski!” diye bağırdı. “Eee, nasıl? Oldu mu?”
     Genç baba kızararak;
     “Oldu.” dedi.
     “Eee… Getir şunu buraya.”
     “Tamam da, şu… Bir kız değil, oğlan. Bir oğlum oldu.”
     “Yine mi oğlan! Ben tablodan söz ediyorum. Tablo hazır mı? Hemen acilen vermemiz gerek.”
     Sunduçanski tabloyu tamamlamak için hüzünle masaya oturdu. Çıkarken kendini tutamadı ve Marya Vasilyevna’ya;
     “Yine de şöyle bir uğrasaydınız. Oğlumu görseydiniz. Bana çok benziyor. Haydut, sekiz buçuk libre ağırlığında,” dedi.
     Marya Vasilyevna makinede hesap yaptı:
     “Üç kilo iki yüz elli gram. Bugün toplantıya gelecek misiniz? Sosyal dayanışma sorunları…”
     Sunduçanski;
     “Bak Otverstiyev, benim oğlan, of!” dedi. “Tam bir erkek: Karnı, ayakları. Hele kulakları. Elbette, kulakları henüz çok küçük. Belki uğrarsınız, ha? Karım nasıl da memnun olur!”
     Otverstiyev;
     “Gitmem gerek,” diye içini çekti. “Bir ortak çalışma grubu kuracağız. Hiç zamanım yok kardeşim. Kızımın üzerine yemin ederim.” Ve hemen koşarak uzaklaştı.
     Sunduçanski, o gün oğlunu görmek için evine gitmeye hiç kimseyi ikna edemedi.
     Zaman ilerliyordu. Oğlan kilo alıyordu, anne baba da, iki haftalık bebeklerde genelde hiç olmadığı halde, oğullarının güya “agu” dediği söylentisini yaymaya başlamışlardı. Ama bu şaşkınlık verici haber, Sunduçanski’nin dairesindeki iş arkadaşlarında hiçbir heyecan uyandırmıyordu. O zaman zavallı baba son çareye başvurmaya karar verdi. İşe herkesten önce geldi ve duyuru panosuna bir kâğıt astı:
     “GRUP KATILIMI
     Sunduçanski’nin çocuğunun incelenmesi işi, bugün saat 6’da yoldaş Sunduçanski’nin dairesinde başlayacaktır. Yoldaşlar Otverstiyev’in, Kuskov’un, İmyaninen’in, Şakalska-ya’nın ve Başmakov’un bulunmaları
     ZORUNLUDUR.”
     Başmakov saat üçte Sunduçanski’ye yaklaştı ve fısıltıyla konuşmaya başladı:
     “Bak Sunduçanski! Bugün hiç gelemem. Dernek var, sonra eşim hasta… Yemin ederim!”
     Sunduçanski soğuk bir havayla;
     “Elden bir şey gelmez,” dedi. “Hepimiz doluyuz. Ben de doluyum. Yok kardeşim, duyuruda açıkça yazılmış ‘bulunmaları zorunlu’ diye.
     Grup üyeleri uygun bir gecikmeyle birlikte, yani saat yedide soluk soluğa Sunduçanski’nin dairesine koşarak gittiler.
     Ev sahibi;
     “Daha özenli olmak gerekirdi,” diye çıkıştı. “Neyse tamam, oturun… Şimdi başlıyoruz.”
     Küçük Sunduçanski’nin ağzını açarak yattığı bebek arabasını odaya getirdi.
     Baba Sunduçanski;
     “İşte!” dedi. “Bakabilirsiniz Şakalskaya.”
     “Akış nasıl ayarlandı?” diye sordu Otverstiyev. “Önce bakıp, sonra mı soru soracağız? Yoksa önce sorulardan başlayabilir miyiz?”
     Baba coşkulu bir sevinç göstererek;
     “Sorularla olabilir,” dedi.
     Otverstiyev her zamanki ses tonuyla soruyordu:
     “Acaba konuşmacı bize bu şeyin hangi niteliksel göstergeleri olduğundan söz etmek ister?
     “Aktif biri olduğu görülen…” diyerek bir giriş yapmak istedi Şakalskaya.
     “Toplantının akış düzenine bir söz ekleyebilir miyim?” diye, her zaman olduğu gibi onun sözünü kesti Kuskov.
     Başmakov çekinerek;
     “Acaba çocukta düşük kilo, yani ağırlığında yetersiz bir artış görüldü mü?” diye sordu.
     Daktiloyu kullanan İmyaninen tıkır tıkır yazıyordu.
     Mutlu baba ise soruları yanıtlamaya zaman bulamadı…

(Rus Öyküsü-Yazanlar: İlya Arnoldoviç-Yevgeni Katayev-Çeviren: Sevgi Şen)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir