Küçük Lord Fauntleroy (4)

K

Dördüncü Bölüm
            Cedric, annesiyle birlikte oturmayacaklarını yola çıktığında öğrendi. Önce çok üzüldü. Bay Havisham, gelinini de şatonun yakınlarında bir yere yerleştirmeyi düşünmekle Kont’un yerinde bir iş yaptığını anladı. Aksi halde küçük Lord’un, yaşamındaki bu değişikliğe dayanabilmesi olanaksızdı. Ancak annesi, hep yanında olacağını öyle bir içtenlik ve sevecenlikle söyledi ki, sonunda Cedric gerçek bir ayrılıktan kuşkulanmamaya başladı.
            Genç kadın, bu konudan her söz açıldığında;
            “Evim şatodan uzak olmayacak!” diye tekrarlıyordu. “İstediğiniz zaman, ne kadar sıklıkla olursa olsun koşup bana gelebilirsiniz. Hem bana anlatacak çok şeyiniz olur. Her şey iyi gidecek, bundan eminim! Babanızın bana sık sık söz ettiği o göz kamaştırıcı şatoda yaşayacaksınız. Çok severmiş o şatoyu… Siz de mutlaka seveceksiniz.”
            Cedric, içini çekerek;
            “İçinde siz de olsaydınız, daha çok severdim,” karşılığını verdi.
            Annesinin başka bir evde yaşamasını gerektiren nedeni bir türlü aklı almıyordu. Bayan Errol da, gerçek nedeni ona açıklamaktan kaçınıyordu.
           Bay Havisham’a;
            “Ona bundan söz etmesek daha iyi olur,” demişti. “Yalnızca şoke olup acı çekmesine neden olur. Dedesinin benden bu kadar nefret ettiğini bilmediği sürece ona doğal ve sevecen davranacaktır. Birinin benden nefret ettiğini öğrenmesi, onun için korkunç bir darbe olur. Çocuk bile olsa, dedesi ile arasına bir mesafe koyar, biliyorum!”
            Sonuçta Cedric, böyle bir düzenin, yaşı daha küçük olduğu için anlayamayacağı, ancak ilerde kendisine açıklanacak olan esrarlı bir nedeni bulunduğunu kabullenmek zorunda kaldı. Her şeye karşın, merakı uyanmıştı ve Bay Havisham, birçok kez onun hiç de çocukça olmayan bir tarzda içini çektiğini fark etti.
            Cedric, bir gün ona;
            “Bu hiç hoşuma gitmedi,” dedi. “Bu işin beni ne kadar sıktığını bilemezsiniz… Fakat yaşamda sıkıntılara katlanmalı insan. Ve eğer annem, dedemin yanında kalmamı istiyorsa, bu onun oğullarını kaybettiği için üzgün olacağını düşündüğündendir…”
            Küçük Lord’la konuşanların ilk fark ettikleri, ölçülü davranması, düşünerek konuşması ve yaş düzeyinin çok üzerindeki gözlemleriydi. Çocuk, yüzündeki masum ve ağırbaşlı ifadeyle herkesin dikkatini çekiyordu. Bay Havisham, yavaş yavaş onun arkadaşlığından büyük zevk ve mutluluk duymaya başladı.
            Bay Havisham ona sordu:
            “Kont’u sevmeye çalışacak mısınız?”
            “Evet… O benim dedem ve dedeler sevilmeli. Üstelik bana çok iyilik yaptı.”
            “Onun da sizi seveceğine inanıyor musunuz?” diye sordu bu kez. Aldığı yanıt ise tartışılmayacak kadar kesindi:
            “Tabii ki inanıyorum! Çünkü ben de onun ailesindenim, oğullarından birinin oğluyum. Hem sonra, beni şimdiden seviyor olmalı… Yoksa her istediğimi önüme sermez ve sizi de beni aramaya göndermezdi.”
            İlk gün yolcuları deniz tuttu, herkes kamaralarına çekilmişti. Güverte yeniden kalabalıklaşmaya başladığında, küçük Lord Fauntleroy’un ilginç öyküsü, yapılan sohbetlerin başlıca konusu oldu. Geminin her köşesine koşan, annesiyle, yaşlı vekille el ele dolaşan, gemicilerle gevezelik eden bu çocuk herkesin ilgisini çekiyordu.
            Cedric her tarafta dostlar edinmişti. Güverte boyunca konuşarak turlayan yolcular, onu da yanlarına alıyorlar, Cedric de kararlı ve sert adımlarla birlikte yürüyor, yapılan şakalara neşe içinde yanıtlar veriyordu. Kadınlar onu yanlarına çağırıyorlar, onun dahil olduğu gruptan hep kahkaha sesleri yükseliyordu.
            Cedric, diğer çocuklarla oynarken de korkunç derecede eğleniyordu. Yine de en iyi dostları gemicilerdi; ona korsanlarla, deniz kazalarıyla, ıssız adalarla ilgili heyecan dolu öyküler anlatıyorlar, tahtadan yaptıkları küçük gemilerle oynamasını, yelken türlerini, gemici düğümlerini ve denizle ilgili terimleri öğretiyorlardı. Bazen, hiç bilmediği deyimler duyuyordu onların ağzından. Bir gün, kadınlı erkekli bir grubun arasında, “Bin yıldırım!.. Ne kadar da serin bugün!” dediğinde, ortalık kahkahaya boğulmuştu.

            Cedric, bu kahkahalar karşısında şaşırıp kalmıştı. Yaşlı deniz kurdu Jerry’den duymuştu bu ünlemi. Kendisine anlattığı öykülerde sık sık kullanırdı. Jerry, yamyamların yaşadığı adalarda biten öykülerini dinleyenleri inandırmak için hep bin dereden su getirirdi. Anlattıklarına bakılacak olursa; birçok kez yarı pişirilmiş bir halde, yırtıcı hayvanlardan canını zor kurtarmıştı. En az yirmi kez de derisi yüzülmüştü.
            Cedric annesine;
            “Onun için kafası kel kalmış,” demişti. “Birkaç kez kafa derisi yüzülünce, insanın saçları uzamazmış. Parromüchauweekins’lerin reisi bıçağıyla kafa derisini yüzüncü, Jerry’ninkiler de bir daha uzamamış. Reisin bıçağı, Wopslemumpkies’lerin şefinin kafatasından yapılmışmış… Ne serüven değil mi? Jerry öyle korkmuş ki, saçları dimdik olmuş. Fırça gibi bu saçları, şimdi reis peruk olarak kullanıyormuş. Jerry’nin başından geçenler kadar ilginç bir şey duymamıştım bugüne kadar. Bunları Bay Havisham’a da anlatmayı öyle isterdim ki!”
            Liverpool’a geldiklerinde, Dick’e hoşça kal diyeli tam on bir gün olmuştu. On ikinci günün akşamı, kendilerini taşıyan araba, Court-Lodge’un parmaklıkları önünde durdu. Ortalık karanlık olduğu için ev pek gözükmüyordu. Cedric, sadece iki yanı ağaçlıklı yolu seçebildi. Araba biraz daha ilerleyince, bu kez açık bir kapıdan sızan ışığı fark etti.
            Mary, onlardan önce gelmiş hanımını bekliyordu. Yere atlayan Cedric, aydınlatılmış avluda bekleşen iki üç hizmetçi daha gördü. Mary ise eşikte duruyordu.
            Cedric onu;
            “Siz de burada mısınız?” diye bağırıp pembe yanaklarından öptü. “Şeri… Mary gelmiş bile!”
            Bayan Errol, hafif bir sesle;
            “Sizi tekrar gördüğüme çok memnun oldum, Mary!” dedi. “Sizin de burada olmanız beni avutuyor, kendimi gurbete çıkmış gibi hissediyorum.”
            İngiliz hizmetçiler, Cedric’le annesine dikkatle bakıyorlardı. Onlarla ilgili o kadar çok şey duymuşlardı ki; neden Bayan Errol’un burada, Cedric’in de şatoda yaşayacağını bile biliyorlardı. Çocuğa kalacak korkunç mirası, kötü karakterli ve hastalıklı, zalim dedeyi düşünüyorlardı.
            Kendi aralarında;
            “Ne yazık ki, zavallı çocuğun günleri pek parlak geçmeyecek,” diyorlardı.
            Ancak, Küçük Lord’un nasıl biri olduğunu bilmiyorlardı; geleceğin Dorincourt Kontu’nun karakteri hakkında hiçbir fikirleri yoktu.
            Kendi işini kendi görmeye alışmış olan Cedric, paltosunu çıkardı ve çevresini incelemeye koyuldu. Geniş salon, tablolar, geyik boynuzları ve tuhaf birtakım nesnelerle süslenmişti.
            Annesine;
            “Oldukça güzel bir ev,” dedi. “Burada kalacak olmanıza sevindim. Ne kadar da büyük bir ev!..”
            Mary onları, birinci kata, canlı renkte kumaşlarla döşenmiş yatak odasına çıkardı. Şömine gürül gürül yanıyor, beyaz kürk halının üzerinde külrengi bir İran kedisi uyuyordu.
            Mary;
            “Bu kediyi şatonun yaşlı kâhyası gönderdi sizin için,” diye açıkladı. “Ayrıca, Kaptan’ı çok sevdiğini ve onu anımsadıkça ağladığını söyledi bana, küçüklüğünü bilirmiş. Ben de ona, tıpkı kendisini gibi bir çocuk bıraktığını, Cedric’in görebileceği çocukların en kibarı olduğunu söyledim.”
            Bayan Errol’la Cedric, yolculuk giysilerini değiştirip, iyi aydınlanmış, alçak tavanlı, gürgen mobilyalarla, yüksek arkalıklı koltuklarla dekore edilmiş, kitaplık ve şirin biblolarla dolu vitrinlerle döşeli salona indiler.

            İki ağır koltuğun yanındaki şöminenin önüne koca bir kaplan postu serilmişti. Kedi, kendini Cedric’e okşattı ve onun peşini bırakmadı; Cedric halıya uzanınca o da kıvrılıp yanına uzandı. Küçük Lord, kediyi okşarken, annesinin Bay Havisham’la konuştuklarına kulak kabartmıyordu… Böyle bir şeye gerek duymuyordu.
            Ancak, hizmetçilerin hafif sesle aralarında konuştukları tedirgin etmişti Bayan Errol’u:
            “Bu geceden Şato’ya gitmesi şart değil sanırım?” diye sordu. “Bu gece benim yanımda kalabilir, değil mi?”
            Bay Havisham;
            “Evet,” diye yanıtladı. “Yemekten sonra Şato’ya gidip, geldiğimizi bildireceğim.”
            Bayan Errol, gözlerini Cedric’e dikti. Şöminenin ateşi şirin yüzünü aydınlatıyor, altın sarısı saçlarının gölgesi halıya yansıyordu. Yanındaki kedi, keyifli keyifli mırıldanıyordu. Genç kadının yüzünü hafif bir gülümseme kapladı.
            İçini çekerek;
            “Kont, benim neyimi aldığının farkında değil!” dedi. Ardından Kont’un vekiline dönerek;
            “Lütfen kendisinden para kabul etmeyeceğimi söyler misiniz?”
            Bay Havisham;
            “Para mı?” diye seslendi. “Sanırım, Kont’un size bağlayacağı aylıktan söz etmiyorsunuz?”
            Bayan Errol;
            “Evet, o aylığı istemiyorum,” diye yanıtladı. “Bu evi kabul etmek zorundayım; çünkü oğluma yakın olmak olanağını veriyor bana. Ancak, basit bir yaşam sürmeme yetecek kadar birikmiş param var. Ayrıca, Kont’a borçlu olmak da istemiyorum. Benden bu denli nefret ettiğine göre, ona Cedric’i satmış gibi bir duyguya kaptırabilirim kendimi. Cedric’i ona veriyorsam, bu yalnızca oğlumu kendimden çok sevdiğim içindir.”
            Bay Havisham, çenesini ovuşturarak;
            “Çok ilginç,” dedi. “Bu düşüncelerinizi anlayamayacağı için öfkelenecektir.”
            “Düşündükçe anlayacaktır sanırım. Gerçekten bu paraya gereksinimim yok. Oğlumu benden ayıracak kadar nefret eden bir adamdan böyle bir lüksü neden kabul edeyim ki? Üstelik kendi oğlunun oğlu için!”
            Bay Havisham düşünceliydi.
            “Peki,” dedi. Mesajınızı iletirim.”
            O gece, Şato’ya varır varmaz, Bay Havisham doğruca Kont’un yanına gitti. Kont’u ateşin yanında, geniş bir koltuğa oturmuş buldu. Damla hastalığından çok çekiyordu. İyice sinirli olduğu her halinden belliydi.
            “Eee… Havisham?” diye homurdandı. “Bakıyorum dönmüşsünüz… Haberler nasıl?”
            Bay Havisham;
            “Lord Fauntleroy’la annesi Court-Lodge’a gelip yerleştiler,” diye yanıtladı. “İyi bir yolculuk yaptılar ve her ikisinin de sağlıkları yerinde.”
            Kont sabırsızlıkla gürledi:
            “Bunu duyduğuma sevindim. Buraya kadar her şey tamam! Oturun Havisham… bir kadeh Porto şarabı alın. Eee… Daha ne var, ne yok?”
            “Lord bu gece annesiyle birlikte kalıyor; yarın Şato’ya getireceğim.”
            Kont, iri ellerini gözlerinin üzerine yerleştirip gürledi:
            “Haydi… devam edin, anlatın! Size bana yazmayın demiştim; o nedenle hiçbir şeyden haberim yok. Nasıl bir çocuk ha? Annesi beni ilgilendirmez… Çocuk nasıl sen asıl onu söyle!”
            Bay Havisham şaraptan bir yudum aldı ve bardağı kıpırtısız elinde tutarak ihtiyatla;
            “Yedi yaşında bir çocuk hakkında karar vermek oldukça güç bir iş!” diye yanıtladı.
            Kont çoktan patlamaya hazırdı.
            “Ah, tahmin etmiştim!” dedi kızgınlıkla. “Küçük bir budala ya da yontulmamış bir kalın kafalı? Amerikalılıktan kurtulamaz, değil mi?”
            “Amerika’nın ona zarar verdiği söylenemez, Sayın Kont’um! Çocuklar hakkında pek fazla bilgim yok, ama bu çocuk bana pek şirin geldi.”
            “Sağlığı nasıl? Gelişmiş bir çocuk mu?”
            “Gördüğüm kadarıyla oldukça sağlıklı ve yaşına göre de oldukça gelişmiş… Güzel bir çocuk! Sanırım, siz de onu birçok İngiliz çocuğundan farklı bulacaksınız.”
            Kont;
            “Bundan hiç kuşkum yok!” diye bağırdı. “Küstah küçük serseriler sürüsüdür Amerikan veletleri! Çoğu kez duydum bunu!”
            Bay Havisham;
            “Bu çocuk hiçte küstah değil,” diye belirtti. “Farklılığını anlatmakta zorluk çekiyorum. Torununuz, özellikle büyük insanlarla yakın ilişki kurmuş ve bu nedenle de oldukça olgun ve çocuksu bir saflığı var.”
            Yaşlı Kont;
            “Amerikalıların önlem almamasının sonucu bu,” diye kükredi. “Erken gelişme… Özgürlük diyorlar buna! Kabalık ve eğitimden uzak vahşi yöntemlerdir aslında… Sonuç ortada işte!”
            Bay Havisham, Porto’dan bir yudum daha aldı. Soylu patronuyla oldukça seyrek tartışırdı. Hele böyle acı çekerken hiç tartışmamıştı. Ayakları çok acı veriyordu yaşlı adama. Bu gibi durumlarda onu yalnız bırakmak en iyisiydi. Birkaç dakika süren sessizlikten sonra;
            “Size Bayan Errol’un bir mesajını iletmeliyim,” dedi.
            Kont yine;
            “Ondan mesaj falan istemiyorum,” diye gürledi. “Bu kadından ne kadar az söz edilirse o kadar iyi olur.”
            Vekil;
            “Ama önemli bir mesaj,” diye ısrar etti. “Sizin ona bağlayacağınız aylığı istemiyor…”
            Kont şaşırmıştı;
            “Ne demek şimdi bu?” diye bağırdı.
            Bay Havisham tümceyi tekrar etti ve ekledi:
            “Aranızdaki ilişki dostluktan uzak olduğuna göre, bunun gereksiz olduğunu söylüyor.”
            “Dostluktan uzak mı? Onu düşünmek bile hasta ediyor beni. Açgözlü, yaygaracı, çıkarcı Amerikalı ne olacak… Onu burada görmek istemiyorum!”
            Bay Havisham;
            “Onu çıkarcı biri olarak kabul etmeniz için hiçbir neden yok,” dedi. “Kendisi için hiçbir şey istemediğine ve sizin vereceğiniz aylığı reddettiğine göre…”
            Kont;
            “Bütün bunlar komedi!” diye bağırdı. “Benimle karşılaşmak ve beni soylu bir davranışla kendine hayran bırakmak istiyor. Hiç bile hayranlık duymuyorum; Amerikan önemsizliği yaptığı! Ancak, parkımın kapısında dilenci gibi yaşamasını da istemiyorum. İstese de istemese de alacak bu parayı!”
            “Harcamaz ki!”
            “Fark etmez, gene de alacak! Kimseye yardım etmiyor, dememeli! Ah, oğluma da kötülemiştir beni, değil mi? Daha şimdiden zehirlemiştir oğlanın aklını!”
            Bay Havisham;
            “Kesinlikle hayır!” diye atıldı. “Zaten size ileteceğim ikinci mesajından, çok yanlış düşündüğünüzü anlayacaksınız.”
            Kont;
            “Duymak istemiyorum,” diye haykırdı. Sinirinden zorlukla nefes alıyordu. Yine de Bay Havisham;
            “Kendisine olan düşmanlığınız nedeniyle oğlunu ondan ayırdığınızı Lord Fauntleroy’a asla söylememenizi istiyor,” dedi. “Çocuk annesini çok sevdiği için, bu sizinle çocuk arasına bir mesafe girmesine neden olurmuş. Küçük Lord’a, ayrılmalarının nedenini anlamayacak kadar küçük olduğunu söyledi.”
            Kont, geniş koltuğuna yapışıp kalmıştı. Zalim gözleri, kalın ve karışık kaşlarının altında pırıl pırıl parlıyordu.
            “Haydi, canım,” dedi hafif alaylı bir sesle. “Bu konuda ona hiçbir şey anlatmadığını söyleyecek değilsin herhalde?”
            Bay Havisham, soğuk bir sesle;
            “Tek bir kelime bile etmedi, Sayın Kont’um!..” diye yanıtladı. “Sizi temin edebilirim; çocuk sizi dedelerin en yumuşak ve en seveceni olarak kabul etmeye hazır. Sizden kuşkulanmasına neden olabilecek hiçbir şey söylenmedi ona. Ve en önemlisi… New York’ta sizin emirlerinizi yerine getirdiğim için sizi cömertlik simgesi olarak görüyor…”
            “Sahi mi?”
            “Şerefim üzerine yemin edebilirim. Lord Fauntleroy’un sizinle ilgili ilk izlenimleri tamamen sizin davranışlarınıza bağlı olacak. Kendi düşüncemi söylememe izin verirseniz, onun yanında annesinden gönül kırıcı sözlerle konuşmamanızın sizin açınızdan daha olumlu sonuçlar vereceğini söyleyebilirim.”
            “Hıh! Daha yedi yaşında bir çocuk o…”
            “Şüphesiz, ama yedi yılını annesinin yanında geçirmiş ve onu herkesten çok seven bir çocuk!”

(Yazan: Frances Hodgson Burnett-Çeviren: Sevgi Şen)

 

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz