Tarih Adım Adım Yazıldı-02. Tarihin Babası Bodrumlu Heredot

T

                Milattan önceki yüzyıllarda, Çin, Hint, İran ve Orta Asya Türk medeniyetlerini bir kenara bırakacak olursak, Akdeniz havzası diye bilinen bölgede Sümer, Eti, Mısır, Yunan ve Roma gibi birkaç yüksek medeniyetin daha çok ön plana çıktığı görülmektedir. Bu medeniyetlerin yayılma alanları fazla geniş olmasa da, tarihte aldığı roller açısından etki derecesi yüksek ve uzun süreli olmuştur.
                Bu çağlar, aynı zamanda çok sayıda göçlerin yaşandığı dönemlerdir. Doğudan ve kuzeyden gelen kavimler, yerleşik düzene geçtiklerinde, var olan uygarlıkların içinde zamanla kaybolup gitmişler, varlıklarını uzun süre devam ettirememişlerdir. Trakların, İlliryalıların, Akaların, Dorların ve İyonların Ege havzasına yaptıkları göçlerde de durum değişmemiştir.
                Atina’nın üstünlük dönemine denk gelen bu çağ gezginlerinin hiç şüphesiz ki en ünlüsü, “Tarihin Babası” diye bilinen Heredot’tur. Heredot, Küçük Asya’nın (Anadolu) bir sahil kenti olan Halikarnas/Bodrum’da M.Ö.484 yılında dünyaya gelmiştir. Zengin bir aileye mensup bulunması ve ailenin geniş çapta yürüttüğü ticari ilişkilerinden etkilenmesi, onda gezi ve keşif arzusunun doğmasına neden olmuştur.
                Bilindiği gibi o dönemde, dünyanın şekli hakkında yeni yeni fikirler ortaya atılıyor, bu fikirlerin doğmasında, yeni öğretime başlayan Pitagor Okulu’nun da etkisi oluyordu. Dünyanın yuvarlak olduğunun ileri sürülmesi ve bu tez üzerine kurulan tartışmalar, genç Heredot’u pek etkilemiyordu. O, yaşadığı döneme ait elde mevcut bilgilerin kesinliğinin saptanabilmesi için, dünyanın daha dikkatli bir şekilde dolaşılmasından ve gözlemlenmesinden yanaydı.
                Heredot, M.Ö.464 yılında, yani yirmi yaşındayken Halikarnas’tan ayrılmış ve ilk yolculuğunu Mısır’a yaparak Menfis, Heliopolis ve Teb’i ziyaret etmiştir. Ramses’ler zamanında Mısır egemenliğinin yayıldığı en geniş sınırlar içinde yer alan bu üç önemli şehrin tarihsel öyküleri ile birlikte, Nil Nehri’nin taşkınları hakkında çok değerli bilgiler edinmiş, Mısır halkının kutsal sayıp tanrı gibi taptıkları bu büyük nehrin kaynakları üzerinde ileri sürülen bazı düşünceleri bizlere aktarmıştır. Tuttuğu notlara bakılacak olursa; “Nil Nehri taştığı zaman, ortalıkta, yüksek yerlerde kurulu şehirlerden başka bir şey görülmez, bu şehirler de Ege Denizi’ndeki adalar gibi su üstünde kalırmış…”
                Heredot notlarında; Mısırlıların dinî törenlerini, kurban edilme merasimlerini, Tanrıça İsis Bayramı’nın nasıl kutlandığını, kutsal sayılan evcil ve vahşi hayvanlara karşı takınılan tavırların neler olduğunu anlatmaktadır. Ayrıca, meraklı bir doğa bilimci gibi, Nil timsahını, yapısını, alışkanlıklarını, yakalandığı anda yaptığı hareketleri, suaygırını, Anka kuşu olarak da bilinen kara leyleği, Jüpiter’e adanmış kutsal yılanları vs. betimlemekte, Mısırlıların âdet ve gelenekleri hakkında bilinmeyen hiçbir şey bırakmamaktadır. İnsanların ev yaşantılarını, oyunlarını ve o dönemde Mısırlı ustalar tarafından yapılan mumyalanma işlemlerini en ince detayına kadar yazmaktadır.
                Heredot, ilk firavun Ménès’den başlayarak ülkenin tarihini yazmış, Keops devrinde piramitlerin dikilişini, nasıl inşa edildiklerini, Moeris Gölü’nün az yukarısında olup kalıntıları yıllar sonra bulunacak olan iki piramidi anlatmıştır. Sais kentindeki Minerva Tapınağı’nı, Vulcain ve İsis tapınaklarını, üç yıl süren ve iki bin gemici tarafından taşınılan büyük dikilitaşı çok güzel hikâye etmiştir. M.Ö.7’nci yüzyılda Asurluların, yüz yıl kadar sonra da II. Babil Krallığı’nın Mısır’a nasıl hâkim olduklarını, Pers Kralı Kambiz’in M.Ö.529-522 tarihleri arasında bölgeye yaptığı akınları bir tarihçi titizliğiyle kaleme almıştır.
                Heredot, Mısır’dan sonra Libya’ya, yani asıl Afrika’ya geçmiştir. Afrika adı verilen bu bölgenin, Yengeç dönencesinin altında bittiğini, Fenikeli (Kartacalı) gemicilerin de, Cebelitarık Boğazı’nı geçtikten sonra güneyden dolaşarak Mısır’a geldiklerini düşünmüştür ki, o devirdeki bilgilere göre bunun normal sayılması gerekir. Genç gezgin, Akdeniz kıyısında yaşayan basit göçebe kabilelerden oluşmuş Libyalıları tespit etmiş, vahşi hayvanların barındığı iç kısımlarda, Libya Çölü’nün kuzeydoğusunda, Kahire’ye beş yüz kilometre mesafede bulunan meşhur Jüpiter Ammon Tapınağı’nın sahipleri Ammonlular’ı anlatmıştır.
                Heredot, Libyalıların gelenek ve görenekleri hakkında da değerli ve detaylı bilgiler vermekte, ülkede pek bol bulunan çok iri boyutta yılanlar, aslanlar, filler, ayılar, gergedan olması muhtemel boynuzlu eşekler, köpek başlı maymunlar, tilkiler, sırtlanlar, panterler vs. gibi hayvanlardan söz etmektedir. Sonra, bütün bu geniş bölgenin iki yerleşik halkı olduğunu, bu halkların da Libyalılarla Etiyopyalılar’dan ibaret bulunduğunu anlatmaktadır.
                Heredot’a göre Etiyopyalılar, Elephantine, yani Mısırlıların Fil Adası dedikleri yerin güneyinde yaşayan kavimlerdir. Acaba o, gerçekten bu bölgeye yolculuk yapmış mıdır? Tarihçiler, bu konuya kuşkuyla yaklaşmaktadırlar. Etiyopya’nın başkenti Meroe’nin tanıtımı, halkının Jüpiter ve Baküs’e tapmaları ve hepsinin uzun ömürlü oluşu hakkında verdiği detaylı bilgileri Mısırlılar’dan öğrenmiş olması muhtemeldir. Ancak, açık ve net bir ifadesi vardır ki, o da, Mısır’dan Fenike’deki Tyr şehrine denizden gitmiş olmasıdır. Burada, iki güzel Hercules Tapınağı’nı hayranlıkla seyretmiştir. Sonra Ege Denizi’nin kuzeyindeki Taşoz Adası’nı ziyaret etmiş, Fenike, Suriye ve Filistin tarihini yazmak için bu yörelere yaptığı geziden yararlanmıştır.
                Heredot, daha sonra Arabistan’ın güneyine, Asya Etiyopyası diye tanımladığı Yemen ve Umman topraklarına seyahat etmiştir. Bu bölgede yaşayan Arapları çok dindar insanlar olarak görmüş, tanrılarının Urani ve Bacchus olduğunu, bölgenin zamk, tarçın, günlük ve Çin darısı bakımından hayli verimli bulunduğunu tespit etmiş, güzel kokulu bu maddelerin üretim miktarları hakkında ilgi çekici bilgiler vermiştir.
                Heredot’u bundan sonra, belli belirsiz bir şekilde, Asurya ya da Babil diye adlandırılan Orta Irak’ta görüyoruz. Öncelikle, bugün kalıntıları Bağdat’ın güneybatısında, yetmiş sekiz kilometrelik mesafede bulunan, Fırat Nehri’nin iki kıyısı arasındaki tepelere dağılmış vaziyette yükselen Ninova şehrini, tahrip edilerek ortadan kaldırılmasından buyana Babil krallarının ikametgâhı olmuş o büyük kenti, en ince ayrıntılarına kadar tarif ve tasvir etmiştir.
                Fırat Nehri burada, geniş ve derin bir yatakta hızla akmakta ve kenti ikiye bölmektedir. Bölgelerin birinde kraliyet sarayı yükselmekte, tam karşısında ise, belki de ünlü Babil Kulesi’nin bulunduğu yerde inşa edilmiş olan Jüpiter Belus Tapınağı yer almaktadır. Heredot, bundan sonra Semiramis ve Nitocris adlarında iki kraliçeden bahsetmektedir ki, özellikle Kraliçe Nitocris’in kentin refahını yükseltmek ve güvenliğini sağlamak hususunda neler yaptığı hakkında anlattıkları kayda değer bilgilerdir. Bunun ardından, bölgenin ürünlerine, buğday, arpa, darı, susam, üzüm, incir, hurma vs.nin tanıtımına geçmektedir. Sonunda, Babilliler’in giyinişlerini tarif etmekte, törelerini ve özellikle açık arttırma yoluyla yapılan evliliklere dair âdetlerini anlatarak sözlerini bitirmektedir.
                Heredot, Babil ziyaretinden sonra İran’a yollanmıştır. Seyahat amacı, İran’la Yunanistan arasında uzun süredir devam eden savaşlara ait dokümanları yerinden temin etmek, tarihini yazmak istediği bu savaşlara sahne olan yerleri gezip dolaşmaktan ibarettir.

                M.Ö.558 tarihinde Kral Kiros’la başlayan genişleme çabaları, ileriki tarihlerde Kambiz ve Darius’un seferleriyle doruk noktasına ulaştığında, Pers İmparatorluğu da en güçlü ve en görkemli dönemini yaşamaya başlamıştı. Doğuda, Pakistan, Afganistan ve Batı Türkeli topraklarını içine alan sınırlar, batıda Fenike, Frigya, Lidya devletlerinin egemenlik altına alınmasının ardından, son olarak Trakya’nın da ele geçirilmesiyle Yunan medeniyetinin karşısına yeni bir güç olarak çıkmıştı. İki büyük devletin güç gösterisi sırasında birçok kez savaşılmış, yapılan savaşlar sonrası Atina çok zor durumlara düşmüştü. Bu durum, İskender İmparatorluğu’nun yükselişe geçtiği M.Ö.335 yılına kadar devam edecekti.
                Heredot, tanrılarına insan biçimini asla vermeyen, tapınak nedir bilmeyen, yalnızca dağların tepesinde yakılan büyük ateşlere ibadet etmekle yetinen İranlılar’ın bu uygulamalarını anlatmakla işe başlamıştır. Sonra, evlilik yaşantılarıyla ilgili âdetlerini, ete karşı ilgisizliklerini, tatlı şeylere karşı duydukları zevkleri, şarabı sevmelerini, çok içtikleri vakit her şeye karşı takındıkları ciddi tavırları, yabancıların örf ve âdetlerine karşı gösterdikleri merakı, zevke olan düşkünlüklerini, savaşçı üstünlük ve erdemlerini, çocukların yetiştirilmesinde gösterdikleri sertlik ve ciddiyeti, insan ve hatta esir hayatına karşı olan saygılarını, yalana ve borca karşı olan nefretlerini, güneşe karşı günah işlenmesinden kaynaklandığına inandıkları cüzzam hastaları için duydukları tiksintiyi vs. not etmiştir.
                Genç adam, İran ülkesinden ayrıldıktan sonra, Afganistan ve Hindistan’a geçmiştir. Ona göre Hintliler, bilinen ülke halklarının en kalabalığı olan insanlardı. Bazılarının sabit konutları bulunsa da, birçoğu göçebe halinde yaşıyordu. Doğu taraflarında oturanlara “Padeen” adı veriliyordu ki, bunlar hastaları ve ihtiyarları öldürüp yiyorlardı. Çok yiğit, çok çalışkan ve sanatkâr olan Kuzeyliler ise, kumlar arasından altın topluyorlardı. Heredot, Hindistan’ı, doğunun yerleşik son ülkesi olarak tanımlamış ve mevsimlerin en güzelinin yaşandığı Yunanistan gibi, yeryüzünün bu son bölgesinde de birçok güzelliğin var olduğunu söylemiştir.
                Yorulmak bilmez bir insan olan Heredot, bundan sonra Medya’ya geçmiş ve Asurluların boyunduruğunda uzun yıllar yaşamış olan bu kavmin tarihini yazmıştır. Medler’in, etrafı yedi surla çevrili o muazzam Hemedan şehrini nasıl kurduklarını, Dayakku’nun hükümdarlığı sırasında bütün ulusun tek vücut olarak nasıl birleştiğini anlatmıştır. Genç gezgin, Medya’yı Kolşid’den ayıran dağları geçtikten sonra, Yunanlı Jason’un çabalarıyla ünlü bir yer haline gelen yeni bir ülkeye girmiştir ki, bu ülke Güney Kafkasya’dır.
                Heredot, bu arada Hazar Denizi’nin coğrafik yapısını mükemmel bir şekilde tespit etmiştir. Onun, bağımsız bir deniz olduğunu, başka hiçbir denizle bağlantısının bulunmadığını yazmıştır. Heredot’a göre; Hazar Denizi, batıda Kafkasya, doğuda ise İskitlerin bir kolu olan Massajetler’in yaşadığı geniş bir ovayla sınırlanmıştır. Massajetler’i, insanları, güneşe kurban eden bir kavim olarak tarif etmiştir. Heredot, bu bölgede iki büyük nehirden söz etmektedir ki, bunlardan biri, adı sonra Volga olan Aras, diğeri de, adı sonra Tuna olan İster’dir.
                Genç gezgin, bundan sonra İskit ülkesine geçmiştir. Ona göre İskitler, Karadeniz’in kuzeyinde, Tuna ile Don nehirleri arasındaki bölgede, yani Avrupa Rusya’sının önemli bir bölümünde yaşayan kabilelerdir. M.Ö. 8’inci yüzyılda, çağdaşları Kimmerlerle birlikte, Karadeniz’in her iki tarafından güneye doğru göç dalgası oluşturarak bölgenin jeopolitik yapısını derinden etkilemişler, sosyal ve kültürel değişikliklere neden olmuşlardır. Tutsaklarının gözlerini oyma gibi töreleri vardır. Tarımla uğraşmayı sevmemişler ve göçebe olarak yaşamayı tercih etmişlerdir. Heredot, İskit ulusunun kökenini karanlıkta bırakan çeşitli öyküler anlatmakta ve ünlü mitolojik kahraman Herkül, bu öykülerde büyük rol oynamaktadır. Sonra, bu ulusu oluşturan diğer kavimleri anlatmakta, bunun için de Karadeniz’in kuzeyinde kalan tüm bölgeleri bizzat dolaştığı sanılmaktadır. Bu basit insan topluluklarının gelenek ve görenekleri hakkında çok kısa bilgiler verirken, hiç de durgun bir deniz olmayan Karadeniz’e olan hayranlığını sık sık dile getirmektedir.
                Heredot’un, Karadeniz, İstanbul ve Çanakkale boğazları, Marmara, Azak ve Ege denizleri hakkında verdiği ölçüler hemen hemen doğrudur. Karadeniz’e sularını akıtan Tuna, Dinyeper, ve Don gibi nehirlerden söz etmekte, İskitlerle Amazonların nasıl anlaşıp birleştiklerini anlatarak sözünü bitirmektedir. Amazon genç kızlarının, bir düşmanı öldürmeden önce neden evlenmediklerini hikâye ettiği bölüm oldukça ilginçtir.
                Heredot, Trakya’da bir süre kaldıktan ve burada yaşayan Yüeçileri tanıdıktan sonra, seyahatinin son durağı olan Yunanistan’a gelmiş ve bu ülkede, yazacağı tarih için gerekli bilgi ve dokümanları toplamak istemiştir. Yunanlıların, İranlılarla yaptıkları savaşların cereyan ettiği yerleri ziyaret etmiş, ünlü Termopil Geçidi’nde esaslı bir inceleme yapmış, Maraton Ovası’nı ve Plate Savaşı’nın yapıldığı alanı çok güzel tarif etmiştir. Sonunda, Ege Denizi boyunca sıralanan Yunan kolonilerine de uğrayarak Küçük Asya’ya, doğduğu yere geri dönmüştür.
                Ünlü gezgin, Halikarnas’a döndüğünde henüz yirmi sekiz yaşındaydı. Yazdığı tarihin ilk bölümünü, M.Ö.456 yılında yapılan Olimpiyat Oyunları öncesinde halka okumuştur. Bu sıralarda, yurdunun Lygdamis’in zalim yönetiminde bulunması nedeniyle Samos’a, yani Sisam Adası’na çekilmek zorunda kalmıştır. Her ne kadar, zalim kral bir süre sonra devrilmiş olsa da, yurttaşlarının nankörlüğü, onun sürgünde kalmasına neden olmuştur. M.Ö.444 yılında, Panathenéeler Şenliği’nde bulunmuş ve tamamlanmış olan eserinin kalan bölümlerini de okuyup bitirmiştir. Kendisine ve eserine karşı büyük ilgi duyulan Heredot, hayatının sonlarına doğru İtalya’daki Thurium şehrine çekilmiş, dünyanın ilk büyük gezgini ve çağının en ünlü tarihçisi unvanlarını geride bırakarak, M.Ö.406 yılında, yerleştiği bu şehirde ölmüştür.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi