Küçük Lord Fauntleroy (6)

K

Altıncı Bölüm
                Lord Fauntleroy, ertesi sabah kendi odasında uyandı; gece odasına çıkarıldığının farkında olmamıştı. Önce şöminede yanan odunun hışırtısını, daha sonra birtakım konuşmalar duydu.
                “Aman ha… Dawson, ona hiç belli etmeyin,” diyordu bir bayan sesi. “Annesinin ayrı oturmasının nedenini bilmiyor. Bunu asla öğrenmemeli.”
                “Kont’un emri eğer böyleyse Bayan Mellon, bize de uymak düşer. Ancak izin verirseniz şunu söylemeliyim; Amerikalı da olsa bu şirin dulla oğlunun ayrı tutulması çok garip. Öyle güzel, öyle soylu bir çocuk ki Lord Fauntleroy! Dün gece hizmetçilerin odasında James’le Thomas, böyle kibar, böyle terbiyeli, böyle hoşnut çocuk görmedik diyorlardı. Yemekte, dedesinin karşısında bir görecektiniz… Sanki kırk yıllık dostuyla berabermiş gibiydi. Onu odasına çıkarmak için kütüphaneye çağrıldığımızda, Kont bile onun karşısında kayıtsız kalamadı ve James’e ‘aman uyandırmayın’ dedi.
                Cedric kımıldadı, kafasını çevirdi ve gözlerini açtı. Geniş ve aydınlık odada iki kadın vardı. Şömine gürül gürül yanıyordu. Sarmaşıklarla kaplı pencerede, sabah güneşi pırıl pırıl parlıyordu. Kadınlar kendisine doğru yaklaştığında, birinin Bayan Mellon olduğunu anladı. Adının ‘Dawson’ olduğunu duyduğu diğer kadın ise iri yapılı, orta yaşlı ama çok iyi yüzlü bir kadındı.
                Bayan Mellon;
                “Günaydın Lordum,” dedi. “İyi uyudunuz mu?”
                Cedric gözlerini ovuşturdu ve gülümseyerek;
                “Günaydın,” diye karşılık verdi. “Burada olduğumu bilmiyordum.
                “Uyurken sizi buraya çıkardılar,” dedi kâhya kadın. “Burası sizin odanız ve Bayan Dawson sizinle ilgilenecek.”
                Cedric yatağın üzerine oturdu ve Kont’a uzattığı gibi elini Bayan Dawson’a uzattı.
                “Memnun oldum Bayan!” dedi.
                Bayan Mellon araya girerek;
                “Ona Dawson da diyebilirsiniz,” dedi. “Alışıktır.”
                “Madam mı yoksa matmazel Dawson mu?”(9)
                Bayan Dawson;
                “Kısaca Dawson,” diye yanıt verdi. “Ne madam ne de matmazel. Teşekkür ederim… Şimdi kalkıp sizi giydirmemi ister misiniz?”
                Cedric;
                “Kendi kendime giyinmesini yıllardır biliyorum… Teşekkür ederim,” dedi. “Şeri öğretti bana… Şeri annemdir!”
                İki kadın bakıştılar.
                Bayan Mellon;
                “Dawson istediğiniz gibi davranacak,” dedi.
                Bayan Dawson da;
                “Tabii,” diye onayladı. “Lord Fauntleroy kendileri giyinebilirler. Eğer arzu ederlerse, yardım etmek için ben yanlarında kalırım.”
                Küçük Lord;
                “Teşekkür ederim,” dedi. “Bazen düğmeler zorluk çıkarıyor, o zaman sizden yardım isterim…”
                Cedric giyinirken Dawson’la dost olmuş, onunla ilgili birçok şeyi öğrenmişti bile. Kadının kocası askerdi ve bir savaşta ölmüştü. Gemici oğlu ise uzun bir yolculuğa çıkmış; korsanlarla, yamyamlarla, Çinli ve Türklerle karşılaşmıştı. Dawson, yaşamı boyunca hep çocuklara bakmıştı. Bu şatoya gelmeden önce de İngiltere’nin bir başka köşesinde, çok şirin ve küçük bir kız çocuğuna dadılık etmişti. Çocuğun adı Gwyneth Vaugham’dı.
                Cedric kahvaltı için yandaki büyük odaya geçtiğinde, bütün bu dekorun içinde çok küçük kaldığını bir kez daha anladı. Masaya oturduğunda, bu duygusunu Dawson’a açıkladı:
                “Sadece benim için birçok odası olan böylesi büyük bir şato için oldukça küçük bir çocuğum ben.”
                Dawson;
                “Haydi canım,” dedi. “Biraz şaşırdınız o kadar! Yakında alışırsınız… Güzel bir evdir burası.”
                Cedric içini çekerek;
                “Tabii, “diye karşılık verdi. “Ama Şeri de burada olsaydı, o zaman her şey daha çok hoşuma giderdi.”
                “Amma da yaptınız! İstediğiniz zaman onu görebileceğinizi biliyorsunuz. Sanırım annenize anlatacak çok şeyiniz olacaktır. Hele bir çevreyi dolaşın, av köpeklerini, ahırlardaki atları görün… İçlerinden bir tanesi mutlaka çok hoşunuza gidecektir.”
                Cedric;
                “Öyle mi?” diye bağırdı. “Atlara bayılırım ben.”
                “Ama önce yandaki odaya bir bakın!”
                “Ne var o odada?”
                “Kahvaltınızı bitirince görürsünüz.”
                Çok meraklanan Küçük Lord, hızla kahvaltısını bitirip masadan kalktı.
                “Doydum,” dedi. “Şimdi gidip görebilir miyim?”
                Dawson başıyla ‘evet’ işareti yaptı ve odanın kapısını açtı. İçeri adım atar atmaz, Cedric şaşkınlık içinde durakladı. Hiç sesini çıkarmıyordu. Ellerini cebine soktu ve heyecandan kıpkırmızı kesilmiş suratıyla öylece kalakaldı.
                Şato’daki tüm odalar gibi bu oda da geniş ve yüksekti. Yine de Cedric’e güzel geldi çünkü mobilyaları diğerleri gibi ağır ve eski değildi. Halılar açık renkti. Raflarda kitaplar, masaların üzerinde ilgi çekici oyuncaklar vardı. Büyük bir hayranlık ve istek duygusuyla dolmuştu. Sanki New York oyuncakçılarının vitrinlerine bakıyor gibiydi.
                Cedric;
                “Galiba bir çocuk odası burası,” dedi. “Kimin bütün bunlar?”
                Dawson;
                “Gidip yakından bakın,” diye yanıtladı. “Hepsi sizin!”
                “Benim mi?” diyerek bir çığlık attı. “Kim aldı tüm bunları? Dedem tabii… Mutlaka onun armağanıdır!”
                “Evet, Lordum! Siz uslu bir küçük bey olduğunuz sürece, bütün istediklerinizi almayı sürdürecek.”
                Cedric için heyecan dolu bir sabah oldu. İncelenecek ve denenecek sürüyle şeş vardı. Her oyuncak o kadar güzeldi ki, birini bırakıp diğerini almakta zorluk çekiyordu.
                “Ah… Dawson!” diye bağırdı. “Dedem kadar kibar birini daha tanıyor musun?”
                Dawson’un yüz ifadesinde bir an için kararsızlık ifadesi belirdi. Kont’a karşı iyi düşünceler beslediği söylenemezdi. Şato’ya geleli henüz birkaç gün olmasına karşın, diğer hizmetçilerden onun acımasızlığıyla ilgili pek çok şey duymuştu.
                Thomas;
                “Hizmet ettiğim kaba ve sinirli yaşlıların en zalimi ve en öfkelisi!..” diyordu.
                Thomas, Kont’un özel oda uşağıydı ve yaşlı adamın Cedric’le tanışmadan bir önceki gece Bay Havisham’a söylediği sözleri arkadaşlarına yaymıştı.
                “İstediği her şeyi alın! Odalarını oyuncakla doldurun! Oyalanacak şeyler verin ki eline, annesini çabuk unutsun. Eğlendirin, düşüncelerini değiştirin… Böylelikle sorun çıkarmaz. Erkek çocuklarının doğasıdır bu!”
                Ancak Kont, Cedric’in karakterini öğrendikçe, tüm planlarının suya düşmekte olduğunun farkındaydı. Bu durumun verdiği tedirginlikle, kötü bir gece geçirdi ve sabahın geç saatlerine kadar odasından çıkmadı. Ancak öğle yemeğinden sonra torununu yanına çağırdı.
                Lord Fauntleroy, hemen yanına koştu.
                “Beni çağırmanızı bekliyordum,” dedi dedesinin odasına girdiğinde. “Armağanlarınız için size çok teşekkür ederim. Öğlene kadar oynayıp durdum o harika oyuncaklarla…”
                Kont;
                “Sahi mi?” diye sordu. “Gerçekten hoşunuza gitti mi?”
                Küçük çocuk, yüzünde samimi bir sevinç ifadesiyle;
                “Tabii…” diye yanıt verdi. “O kadar beğendim ki anlatamam. Beyzbola benzer bir oyun var; bir tahta ve siyah-beyaz piyonlarla oynanıyor. Sayılar da demir çubuklar üzerine bilyelerle yazılıyor. Dawson’a öğretmeye çalıştım, ama pek anlayamadı. Kadın olduğuna ve hayatında hiç beyzbol oynamadığına göre bu çok olağan. Belki de ben çok iyi anlatamadım. Ama siz iyi biliyorsunuzdur, değil mi?”
                “Üzgünüm ama… Hayır, bilmiyorum. Bir Amerikan oyunu olsa gerek… Kriket gibi bir şey!”
                Lord Fauntleroy;
                “Ben de kriket oynamasını bilmiyorum,” dedi. “Bay Hobbs beni birçok kez beyzbol maçına götürdü; çok ilginç buldum. Oyunu getirmemi ister misiniz? Belki sizi de biraz oyalar ve ayağınızı unutturur. Bu sabah çok mu ağrıyordu?”
                Kont;
                “Haydi, getir bakalım,” dediği anda o çoktan odadan fırlamıştı.
                Çok geçmeden Cedric, elinde orta boy bir kutu, suratı neşe içinde geri döndü.
                “Şu küçük masayı koltuğunuzun yanına çekebilir miyim?” diye sordu.
                “Thomas’ı çağırın… O istediğiniz yere koyar.”
                Küçük Lord;
                “Gerek yok,” diye karşılık verdi. “Ben koyabilirim, hiç de öyle ağır görünmüyor.”
                “Peki öyleyse…”
                Kont, dudaklarında hafif bir gülümseme, gözlerini oyuna hazırlanan çocuğa dikti. Sonunda masa koltuğun yanına çekilmiş, kutu açılmış, oyun araçları masaya yerleştirilmişti.
                Cedric;
                “Görüyorsunuz,” dedi. “Bir kez başlandı mı sarıyor insanı. Siyah piyonları alabilirsiniz, ben de beyazları… Bunlar oyuncular… Bir tur attınız mı yeniden başlangıç noktasına geliyorsunuz ve bir sayı kazanıyorsunuz… Ama oyun dışı kalmak da var!”
                Açıklamalar ve örneklemeler bitince, Kont kendini oyunun akışına kaptırdı. Genç rakibi ise kendinden geçmiş, kazandığı her sayıdan sonra gülümsüyor, bir piyonun başlangıç noktasına dönmesini neşeyle karşılıyor, kısacası oyuna canlılık ve çekicilik kazandırıyordu.
                Bir hafta kadar önce, Dorincourt Kontu’na, bir çocuk oyunu oynayarak hastalığını unutacağı söylenseydi, herhalde pek hoş karşılamazdı. Kapı açılıp da, Thomas bir konuğun geldiğini bildirdiğinde, artık Kont ayağını düşünmüyordu.
                Konuk orta yaşlı, baştan aşağı siyahlar giymiş bir papazdı. Gördüğü manzara onu şaşkına çevirmişti. Bir adım gerileyince, az kalsın Thomas’a çarpıyordu.
                Papaz Mordaunt için Şato’ya, soylu patronuna yaptığı bu ziyaretler kadar sıkıcı bir şey olamazdı. Kont, bu ziyaretlerin tatsız geçmesi için elinden geleni yapardı. Kiliselerden, yardımseverlikten nefret eder, yoksul kiracılarıyla sonu bitmeyen tartışmalara girerdi. Ayağının çok ağrıdığı zamanlar, bu zavallıları dinlemeye bile yanaşmazdı. Ayağı iyiyse, biraz daha insancıl gözükür, iyice hırpaladıktan sonra papaza para bile verirdi.
                Dorincourt’a geldiğinden buyana Bay Mordaunt, Kont’un kendi arzusuyla yaptığı bir yardımını ya da başkalarını da düşündüğünü gösterir bir davranışını görmemişti.
                O gün Bay Mordaunt, oldukça ivedi bir iş için gelmişti. Şato’nun sık ağaçlıklı yolunda ilerlerken, iki nedenle son derece tedirgindi. İlki, Kont son günlerde ayağından çekiyordu ve çevresindekilere karşı son derece sertleşmişti. Haber, şatonun genç hizmetçilerinden biri tarafından bütün kasabaya yayılmıştı. Papaz da söylentileri duymuştu. Kont, çay saatlerinde kadınların dedikodu sohbetlerinin en nefret edilen adamıydı.
                Şato’ya gelirken Bay Mordaunt’u korkutan ikinci neden, ilkine göre çok daha ciddiydi. Her yerde bundan söz ediliyordu.
                Kaptan Errol kendine Amerikalı bir eş aldığında, Kont’un ne denli kızdığını bilmeyen yoktu. Ailenin sevilen tek bireyinin, güler yüzlü ve yakışıklı genç adamın, babasınca bağışlanmadan yoksulluk içinde öldüğünü de duymayan kalmamıştı. Yaşlı Kont’un, gelininden nefret ettiğini ve iki büyük oğlunun ölümüne kadar bu kadının çocuğunu görmeyi reddettiğinden de herkesin haberi vardı. Kötü yetişmiş, kaba, saygısız bir insan olacağını sandığı, adını şerefle taşıyacağına hiç mi hiç inanmadığı torununu, ne kadar büyük bir ilgisizlikle beklediği de duyulmuştu tüm çevrede.
                Öfkeli, kendini beğenmiş yaşlı adam, düşüncelerini gizlediğini sanıyordu. Kötü düşüncelerinin başkaları tarafından tahmin edilebileceğini, duygularının yorumlanabileceğini hiç aklına getirmiyordu. Oysaki hizmetçiler onun kötü karakterini, melankolik halini yüzünden okuyabiliyorlardı. Kont kendini bu ilkeller sürüsünün ortasında güvende hissederken, Thomas ise arkadaşlarına şunları anlatıyordu:
                “Kaptan’ın oğlunu düşünüp, ailenin şerefinin iki paralık olacağını aklına getirdikçe, daha da kötüleşiyor adam! Bunu hak etmişti zaten; kendi suçu! Sefil Amerika’da, fakir bir ortamda yetişmiş bir çocuktan ne bekleyebilir ki?”
                Ağaçların altında ilerlerken, Papaz Mordaunt, çocuğun Şato’ya dün gece geldiğini düşünüyor ve korktuklarının yüzde yüz başına geleceğini sanıyordu. Hatta çocuk dedesini hayal kırıklığına uğratmış ve ihtiyarı sinirden kudurtmuşsa, Kont’un yine tüm hıncını ilk gördüğünden, yani kendisinden çıkartacağını biliyordu.
                Kütüphaneye girdiğinde, gördüklerinden şaşkına dönmesi gayet doğaldı; çünkü çocuğun kahkahalarıyla karşılanmıştı.
                “İki piyon oyun dışı!” diye bağırıyordu neşeli bir ses. “İki piyonunuzu daha aldım!”
                Kont hasta ayağını bir taburenin üstüne koymuş, koltuğunda oturuyordu. Yanındaki masaya bir oyun yayılmıştı. Karşısında, dizlerinin üzerine çömelmiş küçük bir çocuk vardı. Gözleri pırıl pırıl yanıyordu.
                Çocuk;
                “Hem de iki tanesi birden oyun dışı!” diye bağırıyordu. “Hiç şansınız yokmuş bu el!”
                İki oyuncu, aynı anda birinin geldiğini fark ettiler. Kont kafasını çevirdi, her zamanki gibi kaşlarını çattı. Konuk, onun alışılandan bile daha az sevimsiz halini görünce iyice şaşırdı.
                Kont;
                “Bak hele!” dedi tatsız sesiyle. “Kim gelmiş?”
                Elini nazik bir tavırla adama uzatarak;
                “Günaydın, Mordaunt!” dedi. “Bakın… Yeni bir iş buldum kendime!”
                Elini Cedric’in omzuna koydu ve onu ileri çıkararak;
                “İşte Lord Fauntleroy!” dedi, gözlerinde bir tür zevk parıltısıyla. “Fauntleroy… Papaz Mordaunt’la tanışın!”
                Cedric, Protestan papazı giysileri içindeki adamın elini sıktı.
                “Tanıştığımıza memnun oldum, Bayım!” dedi. Bu tümceyi, Bay Hobbs’un yeni bir müşterisine söylediği sözlerden anımsamıştı.
                Bay Mordaunt, küçücük eli kendi elinin içinde bir süre tuttu ve çocuğun yüzüne bakınca kendini tutamayıp gülümsedi. Yakınlık gösteren herkeste olduğu gibi bu çocuğu da sevmişti görür görmez.
                “Ben de memnun oldum Lord Fauntleroy!” diye karşılık verdi. “Buraya gelmek için uzun bir yolculuk yaptınız. Her şeyin iyi gittiğine çok sevindim.”
                Cedric;
                “Evet, uzun bir yolculuktu,” dedi. “Ama Şeri yani annem yanımdaydı… Bu nedenle de yalnızlık çekmedim. Annesi yanında oldu mu, insan hiç yalnızlık çekmiyor. Üstelik gemi de çok güzeldi…”
                Kont, söze karışarak;
                “Oturun, Mordaunt!” dedi.
                Bay Mordaunt söyleneni yaptı. Bakışları, bir anda yaşlı adama kaymıştı.
                “Sizi kutlarım Kont’um,” dedi. “Hem de tüm samimiyetimle…”
                Ancak Kont’un, bu konudaki duygularına ihanet etmeye hiç niyeti yoktu. Tatsız bir ses tonuyla;
                “Babasına benziyor,” dedi. “Umarım ondan daha akıllı davranır.”
                Ardından ekledi:
                “Ne var, ne yok bakalım, Mordaunt! Kimin ne derdi var?”
                İşler hiç de kötü gitmiyordu ama Bay Mordaunt yanıt vermekte biraz kararsız kaldı:
                “Higgins…” dedi. “Tüm şanssızlıklar onu buluyor. Geçen güz hastaydı, şimdi de çocukları kızıl oldu. İşlerini düzeltmekte güçlük çekiyor. Vekiliniz Newick, ürünü zamanında teslim etmezse çiftlikten kovulacağını söylemiş. Korkunç bir şey olur bu onun için. Karısı da hasta… Higgins dün bana geldi ve sizinle konuşmam için bana yalvardı; sizden biraz zam istiyor.”
                Kont;
                “Hepsi aynı şeyi söylüyorlar,” dedi.
                Lord Fauntleroy ileri doğru bir adım attı. Şimdi konukla dedesinin arasındaydı. Kulaklarını dikmiş anlatılanları dinliyordu. Bu durum Higgins’in de ilgisini çekmişti. Acaba kaç çocuğu vardır, dedi kendi kendine. Gözlerini Bay Mordaunt’dan ayırmıyordu.
                Papaz, Kont’u inandırmak için;
                “Higgins güçlü bir adamdır,” dedi.
                Kont;
                “Kötü bir çiftçi o,” karşılığını verdi. “Hep geciktirir işleri. Newick de hep yakınır ondan.”
                Bay Mordaunt;
                “Gerçekten güç durumda,” diye ısrar etti. “Karısını ve çocuklarını çok seviyor. Eğer çiftlikten atılırlarsa açlıktan ölürler. Zaten yeterince besleyemiyor çocuklarını; içlerinden ikisi hastalığın da etkisiyle iyice zayıfladılar. Doktor kuvvet ilaçları vermiş, ama Higgins hiç birini almıyor…”
                Cedric bu sözler üzerine ileri atılarak;
                “Aynı Michael gibi!” diye bağırdı.
                Kont şaşırmıştı.
                “İşe bak!” dedi. “Sizin burada olduğunuzu unutmuştum. Burada insancıl, iyiliksever birinin olduğunu unutuyordum az kalsın. Peki ama Michael de kim?”
                Yaşlı adamın gözleri yeniden pırıl pırıl yanmaya başlamıştı.
                Cedric;
                “Brigitte’in kocası,” diye açıkladı. “Daha önce size anlatmıştım. Hani… Ateşi vardı, kirayı ödeyemiyor, ne şarap ne de güzel şeyleri alabiliyordu. Siz de bana, ona gerekli olan şeyi vermiştiniz…”
                Kont, kaşlarını bu kez hafif alaylı bir tarzda çatmıştı. Bay Mordaunt’a dönerek;
                “İleride nasıl mal mülk sahibi olacak bilemem,” dedi. “Havisham’a, bu çocuk ne isterse alın demiştim, sadece düşkünlere dağıtmak için para istemiş.”
                Cedric;
                “Yoo… Onlar düşkün değillerdi,” diyerek karşı çıktı. “Michael yetenekli bir duvarcıydı. Diğerleri de kendi işlerinde çalışıyorlardı!”
                “Tabii!” dedi. Kont. “Değillerdi tabii… Duvarcı, ayakkabı boyacısı ve elma satıcısıydılar…”
                Kont’un kafasında yeni bir düşünce oluşmuştu. Gözlerini çocuğa dikti. İçtenlikle olmasa bile çocuğa, “Sen olsaydın ne yapardın?” diye sordu.
                Bay Mordaunt bir tuhaf olmuştu. Papaz, Dorincourt’da yıllarını geçirmiş, düşünerek hareket eden bir adamdı. Fakir ya da zengin, tüm çiftlik kiracılarını, namuslu namussuz tüm köylüleri tanırdı. Birden önünde, iri kahverengi gözleri, elleri cebinde dikili duran bu küçük çocuğun eline geçecek korkunç gücü düşündü. Hatta kendi kendine, daha şimdiden bu gücün bir kısmı eline geçmiş bile, diye aklından geçirdi. Eğer Küçük Lord eli açık ve dürüst bile değilse, bu hem kendisi hem de başkaları için felâket demekti.
                Kont sorusunu;
                “Ne yapardınız bakalım?” diye yeniledi.
                Cedric ona doğru yaklaştı ve güven dolu bir dostlukla elini dedesinin dizine koydu.
                “Eğer çok zengin olsaydım…” dedi. “Çiftliği ona bırakır ve çocuklarına gerekli olan ilaçları alırdım. Ama işte… Ben küçük bir çocuğum!”
                Kısa bir suskunluktan sonra yüzü tekrar aydınlanarak;
                “Ama siz… siz istediğinizi yapabilirsiniz, değil mi?” diye sordu.
                Kont, sabit bir bakışla onu süzerek;
                “Hımm…” dedi. “Öyle mi dersin?”
                “Şunu söylemek istiyorum; siz ona istediğini verebilirsiniz. Newick de kim oluyor?”
                “Vekilim… Bazı kiracılar ondan pek hoşnut değil!”
                “Ona hemen bir iki satır yazıp uyaramaz mısınız? Bunu yapabilirsiniz… Kalem ve mürekkep getireyim mi? Oyunu kaldırabilirim masadan…”
                Kont suskundu.
                “Yazı yazmasını biliyor musun?” diye sordu sonunda.
                Cedric;
                “Evet,” diye yanıtladı. “Ama pek de iyi sayılmaz…”
                “Boşaltın masayı ve gidip yazı masamdan kalem, kâğıt ve mürekkep getirin.”
                Bay Mordaunt olanları şaşkınlıkla seyrediyordu. Cedric, istenilenleri çabucak bulup getirdi. Çok geçmeden kâğıt, kalem ve ağır mürekkep hokkası masanın üzerindeydi.
                “İşte,” dedi Cedric. “Haydi yazın.”
                “Siz yazacaksınız!”
                Cedric, kıpkırmızı kesilerek;
                “Ben mi?” diye sordu. “Ben yazarsam olur mu? Sözlük ve yardım eden olmayınca çok iyi yazamam ben…”
                Kont;
                “Ben size yardım ederim,” diye karşılık verdi. “Higgins yazınızdan yakınmaz. İyiliksever ben değilim, sizsiniz! Haydi, kaleminizi sokun mürekkep hokkasına…”
                Cedric yazmaya hazırlandığı anda:
                “Ne yazacağım, peki?” diye sordu.
                “Newick’e, Higgins’in şimdilik rahatsız edilmemesini bildiren bir şeyler…”

                Cedric, kalemi tekrar mürekkep hokkasına batırdı ve yazmaya koyuldu. Zorluk çektiğinde dedesinden yardım istiyor, en güzel yazısıyla yazıyor, Bay Hobbs’dan öğrendiği sözcükleri kullanmaya gayret ediyordu.
                Bay Mordaunt, elinde mektupla Şato’dan ayrılırken ilk kez umut duygularını da birlikte götürüyordu. Cedric, Papazı kapıya kadar geçirdikten sonra dedesinin yanına döndü.
                “Şimdi Şeri’yi görmeye gidebilir miyim?” diye sordu. “Ne zamandır beni bekliyordur.”
                Kont bir an için suskun kaldı, ardından;
                “Ahırda sizin için bir şey var,” dedi. “Önce onu görün…”
                Cedric biraz kızararak;
                “Lütfen…” dedi. “Yarın görürüm. Şimdi anneme gitsem iyi olacak, uzun süredir bekliyordur beni.”
                Kont;
                “İyi…” dedi. “Atları arabaya koşsunlar…”
                Sonra, kuru bir sesle ekledi:
                “Bir midilliydi!”
                “Ne… Bir midilli ha? Peki kimin?”
                Kont;
                “Sizin,” diye yanıtladı.
                Çok heyecanlanan küçük çocuk;
                “Benim mi?” diye bağırdı. “Tıpkı diğer oyuncakların benim olduğu gibi mi yani?”
                “Evet,” dedi dedesi. “Söyleyeyim de getirsinler.”
                Cedric’in yüzü kıpkırmızı oldu.
                “Bir midillim olacağını hiç düşünmemiştim,” dedi. “Şeri kim bilir ne kadar sevinecek! Gerçekten de bana çok şey armağan ediyorsunuz.”
                “Görmek ister misin?”
                Lord Fauntleroy, derin bir soluk alarak;
                “Görmek için o kadar sabırsızlanıyorum ki,” dedi. “Ama şimdi sırası değil!”
                Kont;
                “Bu akşamüstü annenizi görmeniz şart mı?” diye sordu. “Daha sonra göremez misiniz?”
                Cedric;
                “Gerçekten olanaksız bu,” diye karşılık verdi. “Sabahtan beri beni düşünmüştür, tıpkı benim onu düşündüğüm gibi.”
                “O halde, dilediğiniz gibi yapın!”
                Araba ağaçlıklı yolda ilerlerken, yaşlı adam sessizdi; oysaki Fauntleroy midilliden söz ediyordu. Rengi ne? Boyu ne kadar? Adını ne koydunuz? En çok ne yemesini seviyor? Kaç yaşında? Yarın onu görmek için kaçta kalkabilirim?
                Cedric;
                “Şeri ne kadar sevinecek,” diye tekrarladı. “Bana karşı gösterdiğiniz kibarlığa ne kadar memnun olacak! Midillileri çok sevdiğimi bilir… Ama hiçbir gün midillimiz olabileceğini düşünmemiştik. Beşinci Cadde’de, bir çocuğun midillisi vardı; her sabah sırtına biner dolaşırdı. Biz de sırf onun midillisini görmek için hep evinin önünden geçerdik…”
                Oturduğu koltuğa iyice gömüldü. Uzun süre hayranlıkla dedesine baktı.
                “Dünyanın en iyi insanı sizsiniz,” diye bağırdı sonunda. “Yaşamınızı iyilik yapmakla, hep başkalarını düşünmekle geçiriyorsunuz!”
                Kont bu kadar iltifat karşısında o kadar şaşırmıştı ki, ne söyleyeceğini bilemiyordu. Düşünmesi için zamana gereksinmesi vardı. Onun için garip bir denemeydi bu; bencil düşünceleri bir çocuğun saf kalbinde iyiliğe ve cömertliğe dönüşüyordu.
                Cedric;
                “Birçok insanı mutlu ediyorsunuz,” diyordu. “Michael, Brigitte ve on iki çocuğu, Dick, Bay Hobbs, çiftçi Higgins, karısı ve çocukları ve sonra Bay Mordaunt; çünkü o da çok sevinçliydi giderken. Bir de, ben ve Şeri varız; midilli ve daha birçok şey nedeniyle. Biliyor musunuz? Parmaklarımla saydım, tam yirmi yedi kişi yapıyor. Ne güzel değil mi? Tam yirmi yedi mutlu kişi…”
                “Bu kişilere tüm bu iyilikleri yapan ben miyim yani?”
                Cedric;
                “Tabii ki!” diye yanıtladı. “Hepsini mutlu ettiniz. Ve sonra… Biraz kararsız kaldıktan sonra ekledi:
                “Belki bilirsiniz… Kontları kötü tanıyan ve onlarla ilgili kötü yargıları olan insanlar vardır. Bay Hobbs’da bunlardan biriydi. Ona mektup yazıp sizden söz edeceğim.”
                Kont;
                “Bay Hobbs ne düşünürdü kontlar hakkında?” diye sordu.
                Küçük Lord;
                “Aslında Bay Hobbs hiç kont görmemişti hayatında,” diye açıkladı. “Yalnızca kitaplardan okumuştu. Onların kanlı birer zorba olduklarını söylerdi. Ama… Sizin alınmanıza gerek yok. Sizi görseydi, sanırım düşünceleri değişirdi. Ona mutlaka sizden söz edeceğim…”
                “Ne diyeceksiniz ki ona?”
                “Sizin çok iyi bir insan olduğunuzu tabii! Tüm zamanınızı başkalarına yardım edip onları mutlu etmekle geçirdiğinizi söyleyeceğim. Büyüyünce de… Ben de size benzemeye çalışacağım!”
                Kont, küçük çocuğun yüzüne bakarak;
                “Tıpkı bana mı benzeyeceksiniz?” diye sordu.
                Cedric;
                “Evet,” diye karşılık verdi. “Kesinlikle!”
                Sonra, alçakgönüllülükle ekledi:
                “Başarabilirsem tabii! Belki yeteri kadar iyi değilim, ama olmaya çalışacağım!”
                Araba, yeşil gölgelerle altın sarısı aydınlıkların içinden, eşsiz ağaçların arasından ilerliyordu. Cedric, eğrelti otlarının kaynaştığı, çan çiçeklerinin rüzgârda dalgalandığı yerleri tekrar gördü. Kimisi ayakta, kimisi otların arasına yayılmış geyikler yine karşısındaydı işte… Kaçışan tavşanlar, kanat çırpıp havalanan keklikler, kuş cıvıltıları… Bütün bunlar, onun gözünde şimdi çok daha güzel görünüyordu.
                Yaşlı Kont, geçmekte oldukları parkın değişik manzaralarına bakmasına rağmen, bambaşka şeyler görüyor, bambaşka şeyler duyuyordu. Gözlerinin önünde, cömert düşüncelerden, olumlu davranışlardan uzak bir yaşam canlanıyordu. Yalnızca kişisel doyumu için çalıştığı, zamanını boşa geçirmekten başka bir şey düşünmediği gençliğini anımsıyordu.
                Şimdi ise yaşı iyice ilerlemişti. Yitirilmiş bunca yıldan sonra yalnızlığa bürünmüştü; tek bir gerçek dostu yoktu çevresinde. Kimisi ondan nefret ediyor, kimisi korkuyor, kimisi de dalkavukluk ediyordu. Yaşayıp yaşamadığı kimsenin umurunda değildi.
                Lord Fauntleroy’un ne genişliğinden, ne de büyük bir zenginlik ifade ettiğinden habersiz olduğu topraklarına bakıyordu Kont. Torununun bilmediği başka şeyler de vardı. Şu gösterişsiz evlerde yaşayan, geçim derdi içindeki insanların hiçbiri, soylu ev sahipleri için ‘iyi’ sözcüğünü kullanmayı akıllarından bile geçirmezlerdi.
                Hayır… Tüm bunlar, yaşam hakkında yanıldığını yeni anlamış yaşlı bir adamın hoş düşünceleri değildi. Bütün bu düşüncelerin nedeni, bir çocuğun kendisini gerçekte olmayacak derecede ‘iyi’ sanması ve izinde yürüyeceğini söylemeseydi. Gerçekten örnek alınacak bir insan mıydı acaba?
                Cedric, bir ara dedesinin ayağının ağrıdığını sandı; çünkü adam kaşlarını çatmıştı. Sürekli ilgi dolu çocuk, sırf onu rahatsız etmemek için hiç sesini çıkarmıyordu. Araba parmaklıkları aştı, bir süre daha yeşilliklerin arasında ilerledi ve durdu. Court-Lodge’a gelmişlerdi. Uşak kapıyı açar açmaz, Cedric kendini dışarı attı.
                Kont, titreyerek uyandı hayallerinden.
                “Ne…” dedi. “Ne çabuk geldik?”
                Cedric;
                “Evet,” diye yanıtladı. “Buyurun… İşte bastonunuz, inerken bana yaslanın.”
                Kont, biraz da kibirli bir tavırla;
                “İnmeye niyetim yok!” dedi.
                Cedric şaşkınlık içinde;
                “Nee… Şeri’yi görmeyecek misiniz?” diye karşılık verdi.
                “Şeri beni mazur görsün. Gidip, ona midillinin bile buraya gelmenizi engelleyemediğini söyleyin.”
                Cedric;
                “Üzülecek şimdi!” diye ısrar etti. “Mutlaka sizinle tanışmak istiyordur.”
                Kont;
                “Pek emin değilim,” diye yanıtladı. “Dönüşte araba sizi buradan alacak. Thomas… Jeffries’a söyle de devam etsin.”
                Thomas arabanın kapısını kapattı. Cedric, dedesine şaşkın bir bakışın ardından koşmaya başladı. Ağaçların arasından evin ardına kadar açık kapısını gördü. Basamakları hızla çıkarken, annesi de onu karşılamaya koşuyordu. Sanki birbirlerine doğru uçar gibiydiler. Küçük Lord, annesinin kollarına atıldı, boynuna sıkı sıkı sarılıp genç kadının şirin yüzünü öpücüklere boğdu. 

(Yazan: Frances Hodgson Burnett-Çeviren: Sevgi Şen)

 

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz