Neden Sormadan Gittin
Neden Sormadan Gittin

Neden Sormadan Gittin

     Hep aynıdır…
     Masallardaki şeytan, kişilerin zihinlerine girerek onları rahat bırakmaz. Peri kızına, kimliğini, işin nedenini sormaya zorlar masal kahramanlarını ve sordurur da… Sonra da olanlar olur ve dövünmek, pişman olmak boşunadır artık. Giden bir daha geri gelmez.
     Ha… Bakınız bunları sizlere neden anlatıyoruz?
     Şimdi nakledeceğimiz hikâyeyi şöyle can kulağıyla bir dinleyecek olursanız, böyle bir girişin neler neler ifade ettiğini daha kolay anlar, takdir edersiniz.
     Daha ilk buluşmalarında Rezzan, böyle söylemişti Dr. Necati’ye…
     “Bugün ilk defa bir araya geliyor, dost oluyoruz. Bu dostluğumuzun devamını istiyorsan, benim söyleyeceklerimle yetineceksin. Kimliğim, nereden gelip nerede oturduğum, ne yapıp ne ettiğim hiç önemli değil. Bunları öğrenmek istemen veya öğrenmeniz size hiçbir şey kazandırmaz. Tam aksine kaybettirir. Bunlar mühim değil. Bu hususta mutlaka daha fazla bir şeyler öğrenmek arzusu ile bazı teşebbüslerde bulunursanız hoş olmaz. Mühim olan dostluğumuzdur. Dostluğumuzun devamını arzu ediyorsan, bu uyarımı unutmaman gerekir. Aksi halde her şey bozulur, beni kaybedersin.”
     Mevsim kış… Denizin üzerinde esmekte olan soğuk rüzgâr, dalgaları döve döve daha da öfkelendiriyor sanki. Gittikçe hırçınlaşıyor dalgalar. Ortalıkta, çok hafif de olsa ruhlara kasvet veren ağırca bir hava var. Yine hafiften, bir sis tabakası. Sirkeci, Galata Köprüsü ve Sarayburnu istikâmetinden gelen incecik rüzgârla karşı kıyılara doğru dalgalar halinde yayılıyor.
     Vapur, bu hava şartları içinde, bir önü bir ardı sulara gömüle gömüle, arada bir sağa sola yalpalar yapa yapa Kadıköy iskelesine yaklaşıyor. Yolculardan çoğu, bir an önce dışarıya fırlamak üzere yerlerinden kalkıp merdivenlere doğru yürümeye başlamışlardı ki… Kaptan köşkünden yapılan bir anons, bir çağrı duyuldu.
     Bütün yolcular can kulağı ile dinlediler bu anonsu. Acaba ne olmuştu? Ne vardı? Biraz evvelki telaştan eser kalmadı. Herkes olduğu yerde mıhlanıp kalmış, merakla birbirlerine bakıyor, bir şeyler sorup yine bir şeyler öğrenmeye çalışıyorlardı.
     “Dikkat dikkat! Ani bir rahatsızlık geçiren yolcularımızdan birinin sağlık durumu tehlikededir. Acele bir doktora ihtiyaç vardır. Dikkat dikkat! Tekrar ediyoruz…”
     Kader, Doktor Necati ile Rezzan’ı işte bu çizgide birleştirdi o gün…
     Necati üç yıl evvel ihtisasını tamamlayarak, Kadıköy semtinde muayenehane açmış bir asabiye mütehassısı idi. Bu üç yıl içerisinde kendisinden bahsettirmeyi becermişti. Hani, asabiyecilere ruh doktoru filan derler amma, çoğu zaman da, deli doktoru dediklerini elbette işitmişsinizdir… Ve yine bilirsiniz ki deli doktorları da bir parça delidir derler… Öyle değil mi? Demesine derler ya; her şeyde olduğu gibi bu deyimde de elbette birtakım istisnalar olabilir pekâlâ… İşte bizim Necati de bu istisnalardan birisidir. Akıllı uslu, terbiyeli, yakışıklı, hatırnaz bir genç doktordur. Esasen bu gencin nasıl olup da doktor, hem de asabiyeci olduğuna kendisini yakından tanıyan birçok kimse şaşırıp kalır. Gayet güzel resim yapar. Edebî yazılar, hikâyeler, şiirler yazar. Sesi de çok güzeldir, sazı da… Evet, tambur da çalar Dr. Necati. Ve bütün bunlardan sonra da asabiye mütehassısı olmuştur… İyi mi?
     O sabah, bahsetmiş olduğumuz vapurda bulunan Dr. Necati, anonsu duyar duymaz kaptan köşküne fırladı. İçeriye girdiğinde Rezzan, yan taraftaki uzun kanepenin üzerinde, arka üstü yatıyordu. Yüzünün rengi bir allanıyor, bir morarıyor, biraz sonra kireç gibi bembeyaz kesiliyordu. Çehresinden rengârenk bulutlar geçiyor, Rezzan’ın yüzüne koyulu açıklı karmakarışık gölgeler düşüyordu. Şakakları zonkluyor, şah damarındaki atışlar bir alçalıp bir yükseliyor… Düğmeleri tamamen açılmış elbisesinin önünden görünen göğüsleri boncuk boncuk ter taneleri ile ve bambaşka, tahrik edici vahşi güzelliğiyle gözleri kamaştırıyordu amma Necati önce bir doktordu…
     Görgü şahitlerinin sonradan anlattıklarına göre Rezzan; vapurun birinci mevki salonunda, yolcuların arasında oturmakta olduğu yerde, durmadan göğüs geçirmiş. Dalgın gözleri ufuklarda ve zaman zaman birbirleri ile yarışan dalgalarda dolaşmış. Bu soğuk kış sabahında çığlık çığlığa vapuru takip eden martıların deniz üzerine yaptıkları ani zikzakları, dalışları, dalgın ve boş gözlerle uzun müddet seyretmişti. Parmağından sigara düşmemiş… Çok asabi ve huzursuz imiş… Yerine oturduktan kısa bir müddet sonra, yanında ve karşısında bulunan yolcular onun bu halinin farkına varmışlar, lakin işin bu dereceye kadar varacağını nereden bilsinler? Hatta onu gösterip işaret ederek, kendi aralarında konuşanlar dahi olmuş. Bütün bunları sonradan öğreniyoruz…
     İşte bu sırada; yani vapur Kadıköy’e yaklaştığında, Rezzan birdenbire hıçkırmaya, sarsıla sarsıla ağlamaya başlıyor ve etrafında bulunanların ne var, ne oluyor demelerine meydan kalmadan boylu boyunca yere yığılıveriyor.
     Bir koşturmaca başlıyor. İlgililer yetişiyor ve Rezzan kaptan köşküne nakledilerek anons ile yardım isteniyor yolculardan.
     Rezzan kendinden geçmiş, dişleri kenetlenmiş, uzun kirpiklerinin örttüğü güzel yeşil gözlerinden, göz pınarlarından yaşlar boşanıyor. Sırılsıklam kirpikleri, bu güzel gözlerin, bu perişan halini gizlemekten aciz kalmışlar. Gamzeli yanakları gözyaşları ile sırılsıklam olmuş. Rezzan artık hiçbir şeyin farkında değil…
     Dr. Necati derhal çantasını açıp gereken aletleri yan taraftaki sehpaya sıralıyor. Hastanın kalbini dinledikten sonra bir iğne yapıyor. Sunî teneffüs hareketlerine başlıyor. Rezzan’ın yüzünü ve alnını kolonya ile ıslatıyor, bileklerine ve şakaklarına masaj yapıyor.
     Vapur iskeleye yanaştığı zaman kaptanın telsizle istediği bir ambulans iskelede beklemektedir. Rezzan derhal sedye ile ve Dr. Necati’nin refakatinde ambulansa geçiyor. Yolcuların ve iskelede bulunanların hayret dolu bakışları arasında hızla hareket eden ambulans büyük bir süratle oradan uzaklaşıyor. Sağlık merkezinde gereken müdahale ve alınan tedbirlerle uzun süren koma halinden sonra Rezzan yavaş yavaş kendine geliyor. Fısıltı halindeki birkaç kelimelik “Neredeyim? Ne oldu?” şeklindeki konuşması ise, gece yarısından çok sonra duyulabiliyor.
     Sabaha kadar hastanın başında bekleyen Dr. Necati artık huzur içindedir. Rezzan tehlikeyi tamamen atlatmış, normale dönen sağlığının ilk belirtisi olarak gözlerini aralayıp kısacık bir gülümsemeyi müteakip mışıl mışıl bir uykuya dalmıştır.
     Hastanın bu halinden son derece memnun olan Dr. Necati’nin, dışarıya çıkıp bir müddet sonra geriye döndüğünde elinde bir demet fulya vardı ve dışarıda yepyeni bir gün başlıyordu… Dr. Necati fulyaları karyolanın başucundaki vazoya yerleştiriyordu. İşte tam bu sırada Rezzan gözlerini açtı. İlk defa göz göze geldiler. Konuşmadan, herhangi bir harekette bulunmadan, öylece bir müddet bakıştılar. Sonra bütün dağınıklığına rağmen, rayiha ve cazibesini kaybetmeyen kumral saçlarının döküldüğü beyaz yastık üzerine, inci taneleri gibi iki damla gözyaşı süzüldü. Anılar ve acılar arasında yanmasına rağmen teşekkür etme gerekliliğini hatırlayacak kadar asil bir davranış ile içten gelen alabildiğine minnet ve şükran duygularıyla yüklü manidar bir gülüşle dudakları kıpırdadı. Bizim ifademiz de, kalemimiz de aciz kalıyor bu gülüşü dile getirmeye… Bir ustasının eline geçip gözüne değse, bu gülüş üzerine ciltler dolusu romanlar yazılırdı inanınız…
     Evet… Başı tekrar yastığa düşen Rezzan, yeniden derin ve dinlendirici bir uykuya dalıyor. Sağlık merkezinden ancak ertesi günü ayrılıyor. Çok az, fakat çok anlamlı konuştular ayrılırken birbirlerinden. Söz verdi Rezzan… Gelip arayacaktı doktorunu… Ve sözünde durdu da…
     Baharı müjdeleyen ılık, güneşli, pırıl pırıl bir günde muayenehanenin kapısından içeriye giriverdi. Sanki oraya gelişi ilk değilmiş, oraya alışkınmış gibi gayet serbest ve samimi hareket ediyordu Rezzan. Masanın üzerindeki vazoyu eline aldı, “Artık bunlar tazeliklerini kaybetmişler” diyerek getirdiği karanfilleri içine yerleştirip masanın üzerine bıraktı. Tekrar elini vazoya uzattı, “Yerini beğenmedim. Birbirimizi görmemize engel oluyor” diyerek yerini değiştirdi. Bu arada kırmızı bir karanfili eline alıp, onu doktorun beyaz gömleğinin yakasına iliştirivermeyi de ihmal etmedi.
     Doktor hipnotize edilmiş gibiydi… Memnun, mesut fakat şaşkın bir halde, gözlerinin içi gülüyordu. Neden sonra yavaş yavaş kendine gelebildi. Vaat etmiş olmasına rağmen, kendisini hiç de beklemediğini söyledi Rezzan’a. Çok çok memnun olduğunu ifade ederek zili çaldı. İçeriye giren odacı kadına gerekli talimatı verdi. Karşılıklı kahvelerini yudumlarken konuştular…
     Bir ara kimliğini, derinliğine sordu Rezzan’a Dr. )Necati…
     Çok narin elinin incecik işaret parmağını, doktorun dudakları üzerine konduran Rezzan, “Yok… Bunu sormak yok! Bugün ilk defa bir araya geliyor, dost oluyoruz. Bu dostluğumuzun devamını istiyorsan, benim söyleyeceklerimle yetineceksin. Kimliğim, nereden gelip nerede oturduğum, ne yapıp ne ettiğim hiç önemli değil. Bunları öğrenmek istemen veya öğrenmeniz size hiçbir şey kazandırmaz. Tam aksine kaybettirir. Bunlar mühim değil. Bu hususta mutlaka daha fazla bir şeyler öğrenmek arzusu ile bazı teşebbüslerde bulunursanız hoş olmaz. Mühim olan dostluğumuzdur. Dostluğumuzun devamını arzu ediyorsan, bu uyarımı unutmaman gerekir. Aksi halde her şey bozulur, beni kaybedersin.” dedi.
     Ve Rezzan kendisini anlattı. Kendi istediğine, istediği şekle göre anlattı…
     “Ben buyum işte,” dedi. Bir de telefon numarası verdi. Doktor kendisi ile görüşmek istediği zaman bu numarayı çevirecek, karşısına kim çıkarsa çıksın kısacık bir cümle kullanacaktı; “Bordo rengi sever misiniz?” diyecek ve bekleyecekti. Bu numaranın kime ait ve nerede olduğunu öğrenmeye çalışmak da yasaklanmıştı Rezzan tarafından. Aynen polisiye film ve romanlarda olduğu gibi…
     İlk buluşmaları bu şartlar içerisinde başlamış ve akşamın alaca karanlığı basıncaya kadar devam etmişti.
     Dr. Necati ile Rezzan, bunu takip eden günlerde birçok defalar bir araya geldiler, buluştular. Hudutsuz ve tarifi güç bir aşkın esiri olmuşlardı her ikisi de. Günler günleri kovalıyor, kahramanlarımız bu yaşantılarını sürdürüp gidiyorlardı ki, şeytan Dr. Necati’nin beynine çöreklendi, karargâh kurdu.
     Şu Rezzan kimdi? Nerede oturuyor, ne iş yapıyordu? Bakalım anlattıkları doğru muydu?
     Rezzan, kendisi daha henüz on altı yaşında, körpecik bir fidan iken kendisinden çok yaşlı, çok zengin birisiyle evlendirilmişti. Beyefendi şehrin çok tanınmış, zengin, nüfuzlu ve sevilen bir kişisi idi. Aynı zamanda kabul etmek gerekir ki, çok iyi de bir insandı amma… Dört yıllık evli idiler. Çocukları olmamıştı. Eşi, Rezzan’ın üzerine titriyordu. Neye yarar? O, eşinin kolları arasında sadece baba şefkatine benzeyen bir sıcaklık duyabiliyordu. Onun da akranları, arkadaşları gibi aşka, sevgiye ihtiyacı vardı. Ve bunlar yetmiyormuş gibi, muhitin alaycı bakışları ve dedikoduları da üzerlerinden eksik olmuyordu bir türlü. Artık bu hayata tahammül edemeyeceğini anlamıştı. İşte buna inandıktan sonra, günlerce nefsi ile mücadele etmiş ve sonunda mağlup olarak canına kıymaya karar vermişti. Sonrası ise malûm…
     Rezzan daha ilk buluşmalarında anlatmıştı bunları. Sonradan da daha fazla bilgiye gerek olmadığını, bu kadarla yetinmesini söylemişti doktora.
     Dr. Necati, zihnine şeytanın bu fitnesi yerleştikten sonra günlerce uykusu kaçmış ve nihayet kararını vermişti. Sorup soruşturacak ve Rezzan muammasını çözecekti. Bu kararı verdikten sonradır ki, eline kataloğu aldı, bütün sayfaları ve isimleri teker teker taradıktan sonra, kendisine verilen numaranın yerini ve sahiplerini buldu. Onların hakkında tanıdıklarının da yardımlarıyla günlerce süren bir araştırma yaptı. Fakat hayret… O muhitte Rezzan’a benzer bir kimse yoktu. Çıldıracak gibi oldu… Son araştırmasından muayenehaneye yorgun argın döndüğü bir gün derhal telefona sarılarak numarayı çevirdi. Beklediği birkaç dakika kendisine asırlar kadar uzun geldi. Karşı taraftan “Alo” sesini duyar duymaz parolayı verdi. Kalbi öylesine çarpıyordu ki, “Sözünüzde durmadınız Doktor Bey… Artık her şey bitti” diye kestirip atan bir erkek sesinden sonra telefonun çat diye hemen kapatıldığını neden sonra fark edebildi.
     Aynı numarayı bir daha, bir daha çevirdi… Cevap yok… Evet, nihayet anladı ki hakikaten artık her şey bitmişti…
     Ne yapmış, ne etmişti de şeytanın sözüne uymuş, merakına mağlup olmuştu? Ne güzel de anlaşıyorlardı… Birlikte oldukları zaman bütün gamı kederi, hüznü elemi unutuyorlar, kendilerinden geçiyorlardı… Dr. Necati, Rezzan’ın o yeşil gözlerindeki esrara daldığı zaman, bütün âlem onun oluyor, bundan sonra kendisini yepyeni bir dünyada buluyordu. Bir araya geldikleri zaman vaktin nasıl geçip gittiğini anlamıyorlar, birbirlerinin kolları arasında eriyip, kaybolup gidiyorlardı. İşte şimdi bütün bunlar bir hayal olmuştu. Acaba bir rüya mı görmüştü?
     Dr. Necati artık eski asabiyeci Necati olmaktan çok çok uzakta idi… Birden bire çökmüş, kendini kapıp koyvermişti. Bütün benliği alt üst olup, dünyası yıkılıp gitmişti birden bire…
     Üzüntüsünü durmadan içerek ve vakit buldukça da tamburunu bağrına basarak gidermeye çalışıyordu.
     İşte şimdi de üst üste yuvarladığı birkaç kadehten sonra yine tamburunu eline alıp, son günlerde dilinden hiç düşürmediği bir şarkıya başlıyor…
     Geliniz… Hep birlikte kendisini dinleyelim…

Neden sormadan gittin, niçin beni terk ettin
İnan benim gönlüme, sen bu aşkı dert ettin
Çık sen artık içimden, geri al bu sevgini
İstemiyorum görmek, o yeşil gözlerini
Seni sildim zannetme şu yıkılmış gönlümden
Söyleseydin ne olur beni sevdiğini sen
Çık sen artık içimden, geri al bu sevgini
İstemiyorum görmek, o yeşil gözlerini

Güfte: Mustafa Baki Suna
Beste: Hasan Şanlıtürk
Makam: Hicaz
Form: Şarkı

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir