Devetabanı İçin Çıta
Devetabanı İçin Çıta

Devetabanı İçin Çıta

     Kaç yaşındaydım o zaman? Oğlum üç yaşındaydı. Yeni atanmıştık o kente. Hiçbir sorunumuz yoktu.
     Ama ah ah!
     Yine izleniyordum. O kentten bu kente buyruk gelmişti ta yukarı yerlerden. “Bu adamı izleyin!” diye. İnsan hiç izlendiğini bilmez mi? Bir bakarsınız ki az önce evinizin önünde simit satmakta olan adam, simit kutusunu omzuna almış, sizi izlemeye başlamıştır. Siz nereye, simitçi oraya… Ya o hiç işi gücü yokmuş gibi sokakta dolaşan külhanbeyi? Ceketini omzuna atmış sokağa çıkmanızı bekliyor, siz çıkar çıkmaz omzunu şöyle bir geriye atacak, tespihi şak şak diye çekerek ardınıza düşecek. Öyle ki, her “şak”, “bak izliyorum haberin olsun!” demektir. Ah ben ne izleyiciler gördüm. Adamın elinde piyango bileti, ne “piyango” diye bağırır, ne “işte geldi talih kuşu” diye. Ardınız sıra gezer durur.
     O sabah karım bir şeyler ısmarladı kahvaltıda, ben de aceleyle yazdım bir kâğıda. İşten çıkınca ısmarlananları alıp eve geleceğim. Ayakkabımı giydim, oğlumu öptüm, son olarak onun istediğini de yazdım ve sokağa çıktım. Çıkmamla birlikte iki kişi iki yanımdan koluma giriverdiler.
     “Bizimle geleceksin!” dediler.
     Polisler hiç konuşmadan beni şubeye götürdüler. Bir odaya koydular. Sonra kara kuru bir adam gözlerimi bağladı çıktı. Akşama dek o odada bekledim.
     Bir süre sonra kapı gıcırdadı. Bir öksürük sesi duydum. Yanında getirmiş olmalı, bir sandalye uzattı bana.
     “Otur,” dedi.
     Ondan sonra kurulmuş makine gibi takır takır konuşmaya başladı. Beni çok iyi biliyorlarmış, soluk aldığımdan haberlilermiş, konuştuğum bütün insanların adresleri ellerindeymiş. Evimde de arama yapmışlar. Bizim buradaki örgüt daha dirilmeden kıskıvrak yakalamışlar, elbette elebaşı benmişim. Şimdi burada sorulan sorulara cevap verirsem teşekkür edeceklermiş, şayet düzgün cevap vermezsem hayatımı cehenneme çevireceklermiş.
     Ve ilk soru geldi:
     “Deve Tabanı kim?”
     Hay Allah, ben böyle birini tanımıyorum ki! Ne duydum ne gördüm. Bir bitki adı, ama… Hay Allah, bitki adı da…
     “Söyle! Deve Tabanı kim?”
     “Bir bitki…”
     “Ulan biz de biliyoruz bitki olduğunu, bu kod adı kimin?”
     “Hiç kimsenin!”
     “Hiç kimsenin mi? Bak bizi uğraştırma sonra yapacağımızı yaparız. Söyle şu Deve Tabanı kim? Uzun boylu mu ha… İri yarı mı ha… Nerede oturur ha?”
     “Ben öyle Deve Tabanı diye birini tanımıyorum.”
     “Biz tanıtırız sana! Deve Tabanı için uzun bir çıta ha? Çıta dediğin kadın mı? Uzun boylu mu?”
     Hoppala! Çıta adlı kadın da nereden çıktı?
     “Çıta diye birini tanımıyorum.”
     Hop bende ışık yandı. Bu kalın sesli polis, benden listenin hesabını soruyordu. Evet evet! Pencerenin yanındaki devetabanı yan yatmış, eşim onun için marangozdan çıta istemişti.
     “Bakın,” dedim. “Devetabanı bizim salonumuzdaki devetabanı. Çıta da hanımın istediği değnek, onu saksının yanına sokacak, devetabanı yıkılmaktan kurtulacak.”
     “Anlarız anlarız,” dedi. “Biz burada kimleri bülbül ettik kimleri… Söyle bakalım, bu Kekka kim?”
     Listemi bilmez miyim? Galiba ikinci sıradaydı kek kalıbı. Eşim çalıştığı yerdeki arkadaşlarına kek yapacakmış, ne zamandır benden kek kalıbı istiyordu. Önceki paslandığı için buraya gelmeden önce onu çöpe atmıştık.
     “Kek kalıbı,” dedim.
     “Ne ulan ne?”
     “Kek kalıbı!”
     “Kalıplarız az sonra seni… Şimdi gülüm balımdayız, bitince pul biber faslına geçeriz. Demek kek kalıbı ha? Demek kek kalıplarıyla uğraşa uğraşa burayı küçük Moskova yapacaksınız?”
     Hoppala! Moskova da nereden çıktı? Benim listemde Moskova yoktu?
     “Böyle bir şey aklımdan geçmez, burayı niçin küçük Moskova yapayım?” dedim.
     “Yaparsınız yaparsınız…”
     Ah benim aceleciliğim ah! Şu listeyi doğru düzgün yazamaz mıydım? Birden anımsayıverdim. Eşim kova istiyordu, o zaman sac kovalar vardı, küçüğünden istemişti. Listeye “kova küçük” yazmıştım. Ama buradaki kova nasıl Moskova olmuştu onu anlamadım.
     “Bu Valdöbromin ve H. Şakir kim?”
     “Valdöbromini biliyorum da, ‘H. Şakir kim’i bilmiyordum. Valdöbromin annemin kalp ilacı. Birkaç günlüğüne bize gelmişti. Sıkıntısı olduğu zaman bu şuruptan içiyordu. İyi de H. Şakir kim? Ben o listeye Şakir yazdım mı?
     “Valdöbromin annemin kalp ilacı…”
     “Çüş,” dedi polis.
     “Lütfen,” dedim. “Açın telefonu sorun eczaneye, öğrenirsiniz.”
     “Daha çok şey öğreneceğiz, daha gülüm balımdayız…”
H.
Şakir, H. Şakir… Yahu hanım sabun ısmarladı, biz hep H. Şakir kullanırız. Bizim evde sabunun bir adı da o! Sakın sabun yerine onu yazmış olmayayım?”
     “Listeye bakabilir miyim?” dedim.
     Yahu bu adam beni at, eşek sandı galiba, yine “çüş” dedi.
     Sordu:
     “Peki, bu grogrenagraf kim? Ermeni mi?”
     “Hayır, grogreni de agrafı da…”
     “Ayrı ayrı iki kişi mi? Nerede otururlar? Agraf Arap mı?”
     “Hayır, hiç biri değil! Bunları eşim istedi; grogreni perde için istedi, agrafı da giysi için, yani kopça…”
     Galiba ikisinin arasında aralık koymadığım için kuşkulanmıştı bu adlardan.
     “Oh oh, beyimiz onca büyük şeyleri bırakmış, yok çıtçıt, yok cırcırla uğraşıyor; neyse, biz burada kimseyi konuşmadan bırakmayız. Senin gibiler yok düğmeymiş, yok ilikmiş, bu gibi şeylerle uğraşmazlar…”
     “Herhalde bu soğantaz da taze soğan olmalı?”
     Seviniverdim birden, içim kıpır kıpır oldu.
     “Evet taze soğan,” dedim. “Soğantaz diye mi yazmışım?”
     “Burada soruyu biz sorarız!”
     Mutlaka “soğantaz” diye yazmışımdır. Bakalım bugün alıp eve götürebilecek miyim? Adam tutturmuş da tutturmuş, “Bu Dapuja kim?” diye soruyor.
     “Romen mi yoksa Bulgar mı?”
     Şimdi kalkıp adama, “Ne Romen ne Bulgar, karpuz… Bildiğimiz karpuz!” desem attığım gelir aklına. Onun için yavaş yavaş söylemeye çalıştım.
     “Şimdi, bilirsiniz küçük çocuklar her şeyi düzgün söyleyemezler. Benim bir oğlum var; oğlum karpuza ‘dapuj’ der. Tam kahvaltı sofrasından kalkıyordum ki, “baba dapuja” dedi. Onun dediği gibi yazdım. Oradaki dapuja karpuzdan başka bir şey değil,” dedim.
     Adam kısık kısık gülmeye başladı. Hiç iyiye işaret değil… Bu sinir gülmesinin ardından pul biber faslına geçebilir…
     Güldü güldü;
     “Buldun bir keriz, iyi yutturuyorsun ha?” dedi.
     Sonra birden ciddileşerek bağırdı:
     “Kim ulan bu Rus? Kadın ajan mı, yoksa erkek ajan mı? Nerde buluşuyorsunuz? Dapuj sana ne veriyor, sen ona ne veriyorsun?”
     “Karpuz,” dedim.
     “Ulan karpuz gibi patlatırım kafanı şimdi! Fil ne ha, fil ne? Dapuja karpuz oldu… Fili ne yapacaksın bakalım ha? Onu ne yapacaksın, fili de karın ısmarlamadı ya sana? Kim bu Fil?”
     Listemde fil var mıydı? Kaçıncı sıradaydı? Niçin oraya fil yazmıştım?
     “Fil ha, fil ha, koca fili alıp eve gideceksin öyle mi? Beyim fili eve götürecek. Niye, çünkü listede fil var… Bine bine mi gideceksin ulan bu file, yoksa ipinden çekerek mi götüreceksin? Yoksa karın istemedi de karpuza dapuja diyen oğlun mu istedi? Koca fili istedi ha? Kocaman fil?”
     Bulamadım, bilemedim fili…
     Mahkemeye gittim, hapishaneye girdim, üç ay sonra evime gittim. Elbette oğluma dapuj götüremedim, zamanı geçmişti dapujun.
     Fili de hiç bir zaman bilemedim. Listemde fil var mıydı? Varsa niçin yazmıştım? Bazen kelimeleri tersinden söylemek hoşuma gidiyor, yoksa karım banyo lifi istedi de onu oraya tersinden mi yazdım? Hiç ama hiç o fili bilemedim…

(Türk Öyküsü-Yazan: Muzaffer İzgü)

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir