Bozcaada’da Bağ Bozumu

B

     Limandaki balıkçı teknelerinin bayraklarını dalgalandırıyor rüzgâr… Eski Kale’yi gezen turistlerin saçlarını… Üzüm salkımlarıyla süslü bağlardaki asma yapraklarını, balkonlara sarılmış, tutunmaya çalışan begonvilleri… Deniz kenarındaki balık lokantalarının tahta masalarının örtülerini dalgalandırıyor rüzgâr…
     Kilisenin eski çanını okşuyor, “Üzülme ben gitmedim, hep buradayım,” der gibi sanki…
Ege Denizi’ndeki sakin, huzurlu adanın iki bin yıldır ağırladığı konuklardan en sadığı, adayı hiç terk etmeyeni bu rüzgâr…
     Temmuz ayında bile esen serinletici rüzgârı, büyüleyici koyları, berrak, kristal pırıltısındaki denizi, yöresel şarapları, eski Rum evleriyle süslü sokakları ve lezzetli deniz ürünleriyle huzurlu, keyifli bir ada Bozcaada…
     Homeros’un İlayda destanındaki efsanevi Truva donanmasının saklandığı gizli liman olan bu ada, kent yaşamının telaşından gizlenilecek bir liman gibi…
     Çanakkale’ye 40 kilometre uzaklıktaki Geyikli-Yürekli iskelesinden bindiğimiz feribot adaya yaklaşırken, ilk düşündüğüm Bozcaada adının adaya neden uydurulduğu oluyor. Çünkü adanın bizi karşılayan doğu yüzündeki tepeler oldukça kurak görünüyor ama adanın öteki bölümlerindeki üzüm bağlarını gördükten sonra düşüncemi değiştiriyorum.
     Kitaplarda ve haritalarda geçen bir adı daha var adanın. Eski adı Tenedos… Bu adın mitolojik öyküsü denizin egemeni Poseidon’un oğlu Kyknos’un Thenes adında bir oğlu olmasıyla başlıyor. Üvey annesiyle geçinemediği için iftiraya uğrayan Thenes bir sandığa konulup, Ege Denizi’nde ölüme terk ediliyor. Bir adanın sahiline vuran sandıktaki Thenes burada yaşama dönünce, adaya kendi adını veriyor, “Thenes’in adası” yani Tenedos…
     Adaya yaklaşırken limandaki balıkçı tekneleriyle birlikte, sağımızdaki Bozcaada Kalesi karşılıyor bizi. Üç tarafı denizlerle çevrili yüksek bir kayalık üzerine yapılmış olan Bozcaada Kalesi ya da halk arasındaki adı ile Eski Kale, kesme taştan yapılmış ve oldukça iyi durumda. İlk yapılışı Fenikeliler zamanında olduğu sanılan kale, Ceneviz ve Venedikliler tarafından da onarılıp genişletilmiş. Bugünkü mimari biçimine Fatih Sultan Mehmet döneminde ulaşılıp, 1815 yılında 2. Mahmut döneminde de onarılmış. Kalede bu onarımdan söz eden bir de kitabe var.
     Adaya çıkar çıkmaz esen rüzgârla serinliyorum biraz. Otelimize yerleştikten sonra gittiğimiz Mermerburnu mevkiindeki Akvaryum Koyu’nun serin suları iyice serinletiyor bizi. Şnorkel ve dalış için çok uygun olan bu koyda suyun rengi mavi yeşil arası ve o kadar berrak ki, denizin kenarında oturduğum kayadan sudaki balıkları izleyebiliyorum.
     Rüzgârın yönüne göre Poyraz, Tuzburnu, Mermerburnu, Ayana, Ayazma, Sulubahçe, Habbele gibi farklı koylarda yüzmek ayrı bir keyif adada. Kimsenin olmadığı, incecik kumun pırıl pırıl su ile buluştuğu kumsallarda denize girmek huzur duygusu ile yıkanmak gibi. Bozcaada’nın bir başka keyifli yönü de yöresel şaraplarıyla birlikte tadına doyulmayan deniz ürünleri…
     Sürü balıklarının göç yolundaki adada deniz ürünlerinin tadı bambaşka sanki. Karagöz, orfoz, mercan, sinarit, levrek, uskumru, kalamar ve ahtapot, küçük limana sıralanmış lokantalarda konuklara sunulmayı bekliyor. Ve tabi ki burada balığa eşlik edecek içki şarap. Çünkü adadaki üzüm bağları ve şarapçılık buradaki yaşamın ayrılmaz bir parçası. Adaya adını veren Thenes’in bugünkü Poyraz Limanı çevresinde yabani asmayı bulduğuna ve şimdiki asmayı ortaya çıkardığına inanılıyor. Milattan önceki Tenedos paralarında bile üzüm salkımının olması da bağcılığın neredeyse adanın tarihi kadar eski olduğunu gösteriyor.
     Evliya Çelebi’nin “Seyahatnamesi”nde övdüğü sofralık çavuş üzümü ile karasakız ve vasilaki gibi şaraplık üzüm çeşitleri Bozcaada’ya özgü üzümlerden…
     Adadaki şarap fabrikalarının tadım yerlerinde değişik şaraplar tadabilir, ayrıca lokantalarda farklı şarapları deneyebilirsiniz.
     Akşam yemeği sonrasında limanda yürüyoruz. Akşam adanın en hareketli bölümü Bozcaada denilen, liman ve kalenin olduğu merkez. Kalenin kenarındaki büyük liman bölümünde ve daha küçük balıkçı teknelerinin olduğu kıyısında balık lokantalarının sıralandığı küçük limanda yürüyoruz. Kazanlar Sokağı boyunca deniz kenarından yürüyüp, arkamıza bakınca gece ışıklandırılan kale, karanlık denizin üzerinde bir taç gibi duruyor karşımızda… Otele dönüp, günün yorgunluğunu atmak için uzandığımızda, adanın tertemiz havası ve dinmeyen rüzgârı uykumuzu daha da dinlendirici kılıyor sanki…
     Bozcaada’daki ikinci günümüze adanın en güzel ve en uzun plajı olan Ayazma Plajı’nda başlıyoruz. İncecik kumlu kumsalı ve pırıl pırıl deniziyle çok güzel bir koy Ayazma. Kumsalın ardındaki yolun kenarındaki birkaç lokantada oturanlar hem plajı hem de buz gibi suya alışarak girmeye çalışan, denizin içinde yürüyen insanları izliyorlar. Ayazma Koyu’nun hemen ardındaki ağaçlık bölgedeki beyaza boyalı ufak bir evi andıran kilisede ise her yıl Bozcaada Festivali yapılıyor.
     Burada bir zamanlar kızlar ve delikanlılar buluşup, birbirlerine göz süzermiş. Şimdi ise dünyanın dört bir yanına dağılmış Rumlar, her yıl 26 Temmuz günü burada buluşarak, dilekler tutarak kutlamalar yapıyorlar. Ayazma Koyu’nda dümdüz ve berrak suyun içindeki balıklarla birlikte yüzdükten sonra biraz yürümek için bu kez akşamüstü Bozcaada’ya gidiyoruz.
     Kalenin arkasında birbirini kesen dar sokaklarda yürüyoruz. Renkli boyalı, tahta sandalye, kareli örtülü masaların arasından sardunyalar, sarmaşıklar, begonvillerle süslü pencerenin, sarmaşıklarla kaplanmış duvarların önünden, hanımeli kokularının içinden yürüyoruz. Girişinde kedilerin merdivenin serinliğine uzandığı resim galerisini geziyoruz. 1920’lere değin yoğun Rum nüfusunu ağırlayan adada şimdi yapılışları 1800’lü yıllara dek giden güzel Rum evleri kalmış. Kimileri restore edilmiş, kimileri kaderlerine terk edilmiş, yıkık, üzgün ve yalnız. Tıpkı Venedikliler zamanından kalan, şimdi adada yaşayan az sayıdaki Rumların pazar günleri geldiği kilise gibi… Şimdi bir otele dönüştürülmüş olan eski Rum ilkokulunun önünden yürüyerek izlediğimiz yol, bizi yine kaleye çıkarıyor ve kalenin içine giriyoruz.
     Surlarla çevrili bölümlerde cephanelik, su sarnıcı, çeşme ve kışla binasını gözümüze canlandırmayı deniyoruz. Müzedeki amforalar biraz yardım ediyor düşünmemize… Taş basamaklardan surlara çıkıp, tepeden bakıyoruz Bozcaada’ya ama bu yükseklik tüm adayı görmemize yetmiyor. Arabayla adanın en yüksek yeri olan 192 metrelik Göztepe’ye çıkıyoruz, kıvrıla kıvrıla yükselen yoldan… Buradan da adanın yalnızca bir bölümü görünüyor olsa da, kıyıdaki koylar, yemyeşil üzüm bağları, uzaklarda Midilli, Gökçeada ve adanın batı burnundaki 17 dev rüzgâr değirmeni önümüzde… Otuz bin kişinin elektrik gereksinimini karşılayan modern rüzgâr değirmenlerinden oluşan bu Rüzgâr Enerji Santrali’ni ve hemen yanındaki Polente Deniz Feneri’ni görmek için aşağı inip, üzüm bağlarının içindeki yoldan ilerliyoruz. Bağların, zeytin ağaçlarının, yalnızca taş duvarları kalmış eski Rum evlerinin kalıntıları arasından geçip ulaşıyoruz batı kıyısına. Dev rüzgâr değirmenleri kıyı boyunca yan yana dizilmiş, dönen pervaneliyle rüzgâra meydan okuyorlar. Pervaneleri rüzgârı yararken çıkardığı sesi dinleyerek, bedenimizi saran şiddetli rüzgâra karşı yürüyoruz Polente Feneri’ne doğru. Eski görüntüsüyle fener, boyası dökülmüşse de, modern çağın değirmenleri yanında dimdik ayakta, denizi izliyor. Rüzgârın kucağında eskiyle yeninin bu birlikteliği Bozcaada’nın bugünkü durumunun özeti gibi…

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz