Fakat On Dördüncü Gece Olunca

F

     Demiş ki:

     İşittim ki, ey bahtı güzel şahım, ikinci kalender evin sahibesine demiş ki:
     Ey hanımım, genç kız bu sözleri duyunca, üzerinde İbranice sözler yazılı bir bıçak alarak bununla sarayın ortasına bir daire, bu dairenin de ortasına has isimler ve tılsımlı çizgiler çizdi; sonra kendisi bu dairenin ortasında durarak sihirli sözcükler mırıldandı ve çok eski bir kitaptan kimsenin anlamadığı şeyler okudu ve böylece birkaç saniye geçti. Birdenbire sarayın bizim bulunduğumuz yanı, karanlık içinde kaldı. Karanlık öylesine koyu idi ki, dünya yıkılmış da yıkıntılar altında kalmışız gibi bir hisse kapıldık. Ve birdenbire ifrit Çerceris, en korkunç ve iğrenç haliyle; elleri çapa, ayakları direk, gözleri de alevli iki meşale gibi önümüzde belirdi. Bunu görünce, hepimiz dehşet içinde kaldık. Fakat hükümdarın kızı ona, “Sana hoşgeldin demeyeceğim! Yürekten bir karşılama da yapmayacağım, ey ifrit!” dedi. Bunu duyan ifrit de ona, “Ey haine! Yeminine nasıl ihanet edersin? Bana yemin etmedin mi ve hiçbirimiz diğerinin işine karışmayacak ve karşı çıkmayacak diye anlaşma yapmadık mı? Öyleyse, ey haine! Seni bekleyen felaketi hak ettin! Al bakalım!” dedi ve ifrit, birdenbire korkunç bir arslana dönüştü ve tüm genişliğiyle ağzım açarak kızın üzerine atıldı. Bunu gören kız, çabucacık saçlarından bir tel kopardı ve ağzına yaklaştırıp sihirli sözcükler mırıldandı; saç birdenbire keskin bir kılıca dönüştü. Kız kılıcı eline aldı, şiddetle arslana saldırdı, onu ikiye böldü. Ama arslanın yuvarlanan başı birdenbire bir akrebe dönüştü ve sokmak için kızın topuklarına doğru ilerledi; ama genç kız birdenbire dev bir yılana dönüştü ve kötü akrebin üzerine saldırdı; ikisi birden çekişmeli bir dövüşe giriştiler. Ama akrep birdenbire bir akbabaya dönüştü, yılan da akbabanın üzerine çullanan bir kartala… Kartal ile akbabanın dövüşü bir saat kadar sürmüştü ki, akbaba birdenbire siyah bir kediye dönüştü; genç kız da hemen bir kurda,.. Sarayın orta yerinde kedi ile kurt dövüşüp müthiş bir savaşa giriştiler. Ve kedi yenileceğini anlayınca yeniden değişti ve kocaman bir nar oldu, kırmızı ve koskocaman ve avludaki çeşmenin yalağına düştü. Kurt da yalağa saldırdı, tam onu yakalayacakken, nar havaya doğru fırladı. Fakat, çok büyük olduğundan, olanca ağırlığıyla mermerin üstüne düşüp yarıldı: o vakit tüm taneler oraya buraya saçıldı. Kurt da bir horoza dönüşerek gagasıyla taneleri toplayıp birer birer yutmaya başladı. Ortada bir tek tane kalmış, horoz da onu yutmak üzere iken, bu tane birdenbire horozun gagasından düşüverdi -çünkü talih ve kader böyle olmasını istiyordu- ve havuzun yanındaki yarığa sokuldu; horoz onun nereye sokulduğunu göremiyordu. O zaman kanat çırparak ötmeye başladı ve de gagasıyla bize işaret veriyordu; fakat biz onun ne dilini ne de bize demek istediklerini anlayabiliyorduk. O zaman onu anlamayan bize öyle bir ötüşle haykırdı ki, saray üzerimize yıkılıyor sandık. Sonra horoz avlunun yöresinde dört dönerek taneyi aramaya koyuldu; tam yalağın yarığında onu görüp gagasıyla tutacağı sırada, tane suya atıldı ve bir balık olarak suyun içine daldı. O zaman horoz korkunç bir balinaya dönüşerek balığı avlamak üzere suya daldı. Gözümüzden bir saat kadar kayboldu. Bu sürenin sonunda yüksek haykırışlar duyduk ve korkudan tir tir titredik ve birdenbire ifritin o korkunç ifrit haliyle, ama tutuşmuş bir karbon kömürü gibi ateş halinde ve gözlerinden ve burnundan ateşler ve dumanlar fırlayarak ortaya çıktığını gördük. Onun ardından da genç kız, hükümdarın kızı olarak, fakat o da ateşler içinde, eriyen bir maden halinde görüldü ve hemen hemen yanımıza kadar gelmiş olan ifriti izlemeye başladı. Hepimiz diri diri yanmak korkuları geçirdik ve de suya atılmak üzere idik ki, ifrit ansızın korkunç bir sesle haykırarak bizi durdurdu; avluya bakan salonun oltasında bize saldırdı ve yüzümüze doğru ateşten bir nefes üfledi! Ama genç kız da ona erişti ve o da onun yüzüne ateşten bir nefesle soludu. Ama bütün bu solumalar bize de ulaşıyordu; kızın soluğu etkilemiyordu ama, ifritin soluğu etkiliyordu. Böylece benim gözüme de bir kıvılcım değdi, maymun halindeki sol gözüme ve düzelmez şekilde kör etti. Bir kıvılcım da hükümdarın yüzünün alt kısmına değerek sakalı ve ağzı dahil yüzünün yarısını yaktı ve tüm alt dişlerini döktü. Bir kıvılcım da haremağasının göğsüne düştü, her yanı ateş aldı ve oracıkta yanarak öldü, o anda ve o saatte!
     Bu sırada, genç kız boyuna ifriti izliyor ve ona ateş püskürüyordu. Ama birdenbire bir ses duyduk: “Tek Yüce olan Tanrı’dır. Tek kudretli olan Tanrıdır! İnsanların en şereflisi Muhammet’e iman etmeyen dönmelerden o da yüz çevirir!” diyordu. Bu ses, hükümdarın kızının sesiydi. Bize eliyle işaret ederek tüm olarak yanmış bulunan ve kül kesilen ifriti gösterdi. Sonra yanımıza geldi ve “Çabuk! Bana bir tas su getirin!” dedi. İstediği yapıldı. Suyun üzerine anlaşılmaz sözler telaffuz etti. Sonra üzerime bu suyu serpti ve bana, “Tek gerçek olanın adına bu kılıktan kurtul! Ve Kadiri mutlak olan Tanrı’nın inayetiyle önceki haline dön!” dedi.
     Bunun üzerine ben yeniden geçmişteki gibi, insan kılığına döndüm. Ama bir gözüm kör kalmıştı. Bunu gören genç kız teselli olsun diye, bana, ‘Ateş yeniden ateş olmuştur, benim zavallı çocuğum,” dedi. Sonra sakalı yanmış ve dişleri dökülmüş olan babasına da aynı sözleri tekrarladı. Sonra da, “Bana gelince, babacığım, ben de öleceğim çünkü bu ölüm bahtımızda yazılıydı. İfrite gelince, bir insan olsaydı, onu öldürmem hiç zor olmayacaktı; ilk darbede onu öldürürdüm. Ama beni yoran ve bana acı veren, narın tanelere bölünmesi oldu; çünkü gagalamak fırsatını bulamadığım tane, esas taneydi ve ecinninin ruhu onda gizliydi. Bu taneyi zamanında gagalayabilseydim, ifrit o anda mahvolmuştu. Yazık ki, onu göremedim. Bu yüzden ifritle karada, havada ve suda dövüşmeye zorlandım ve bir selamet kapısı açtığı her seferinde ben ona bir kaybetme kapısı açtım. En sonunda da o müthiş ateşle baş etme çabasına girdim. Bir kez ateşle kavgaya girilince, ölümü göze almak gerek! Ama talih bana, kendim yanmadan önce ifriti yakmayı nasip etti. Ancak, onu öldürmeden önce. onu, yüce İslam dininin temeli olan imanımıza davet etmeye niyet ettim. Ama reddetti, ben de onu yakıp tükettim. Ama, sıram geldi, ben de ölüyorum. Allah yardımcınız olsun!” dedi.
     Bu sözlerden sonra, içini yakan ateşle mücadele etmeye başladı; sonunda siyah kıvılcımlar saçılıp göğsünü ve yüzünü tutuşturdu. Ateş yüzüne ulaşınca, ağladı ve “Tanrı’dan başka Tanrı bulunmadığına ve Muhammet’in onun resulü olduğuna tanıklık ederim,” dedi. Ağzından bu sözler çıkar çıkmaz, onun, İfritin yanı başında bir kül yığını haline geldiğini gördük.
     Bunu görünce onun derdine düştük; ben, eski haliyle parlak bir varlık olan ve bana pek çok iyilikleri dokunan bu kızın böyle bir kül yığınına döndüğünü görmektense, onun yerine ölmeyi dilemekteydim. Ama Tanrı’nın iradesine kim karşı çıkabilir ki!
     Hükümdar, kızının bir kül yığınına dönüştüğünü görünce, sakaldan yana kendisinde ne kaldıysa yoldu, yanaklannı tokatladı ve giysilerini yırttı. Ben de aynı şeyleri yaptım. İkimiz birlikte kızın anısına ağladık durduk. Bunun izleyerek saray mabeyincileri ve nazırlar geldi. Sultanlarını iki kül yığınının başına çökmüş, ağlamaktan bitkin bir halde buldular. Buna çok şaştılar ve hükümdarın yöresinde hiçbir şey konuşmaya cesaret edemeden, bir saat kadar dolandılar. Sonra hükümdar biraz kendine gelir gibi oldu ve onlara kızı ile ifritin arasındaki olup biteni anlattı. Hepsi birden, “Allah! Allah! Ne büyük felaket, ne uğursuzluk!” diye haykırdılar.
     Sonra yanlarında kadın köleleri olduğu halde, tüm saray kadınları geldiler ve tam yedi gün boyunca, başsağlığı ve matemle ilgili merasimler yapıldı. Bu sürenin sonunda hükümdar, kızının küllerinin konulması için üzere büyük bir türbe yapılmasını emretti. Büyük bir aceleyle inşaat tamamlandı; türbenin içi gece gündüz yanan kandiller ve fenerlerle donatıldı. İfritin küllerine gelince, bunları da Tanrı’ nın lanetini dileyerek göğe savurdular,
     Ancak Sultan, tüm bu acıları tattıktan sonra, onu neredeyse ölecek hale getiren bir hastalığa tutuldu. Bu hastalık bir ay kadar sürdü. Ve, sonra biraz kendini toparlayınca, beni çağırttı ve “Ey genç adam! Sen buraya gelmeden önce, biz, burada, hepimiz bahtın kötülüklerinden uzak, tam bir mutluluk içinde yaşıyorduk. Başımıza bu dertlerin gelmesi, senin ortaya çıkmanla başladı. Keşke seni de, bizi bu felaketlere uğratan uğursuz yüzünü de hiç görmeseydik. Çünkü, ilkin, yüz erkeğe bedel değerde olduğu kesin kızımın kaybına neden oldun; sonra da senin yüzünden, bu yanmalardan ötürü dişlerim döküldü ve de benim zavallı haremağam, kızımı yetiştiren bu iyi yürekli hizmetkâr bildiğin şekilde öldü. Ama bunlarda senin hiç suçun yok. Çare de sen değilsin. Bütün bunlar sana ve bize Tanrı’nın takdiriyle ulaştı. Yine de, kızımın, seni, kendini ölüme atma bahasına kurtarmasına vesile olduğu için Tanrı’ya şükür ediyorum. Bahtımız buymuş! Ama artık, bu ülkeden uzaklaş evladım! Çünkü senin yüzünden başımıza gelenler artık yeter olsun! Ama tüm bunlar Tanrı’nın takdiridir. Git artık! Allah selamet versin!” dedi.
     Bunu duyunca, hanımım, hükümdarın nezdinden, selamete ulaşacağıma pek inanmayarak ayrıldım. Nereye gideceğimi bilmiyordum. Ta yüreğimde, baştan sona kadar felaketleri hatırlıyordum: çöl haydutlarının beni nasıl sağ salim bıraktıkları, bir ay kadar süren yolculuğum, yorgunluklarım, bir yabancı olarak girdiğim kent ve terzi ile karşılaşmam, yeraltında yaşayan genç kadına rastlamam ve tatlı bir özdenlikle birlikte geçen güzel saatler, ilkin beni öldürmeye niyetli olan ifritin elinden kurtulmam ve de kaptanın hizmetine girmeden önce maymuna dönüşmemden, yazdığım hüsn-ü hattan ötürü oldukça yüksek bir fiyatla hükümdara satılmama ve kurtuluşuma kadar geçirdiklerim başından sonuna kadar gözlerimin önünden geçti. Ve de özellikle, ne yazık ki, gözümü yitirmeme neden olan son olay,., Ama ‘Hayatımı yitirmektense gözümü yitirmem yeğdir!” diyerek Tanrı’ya şükür ediyordum. Bundan sonra, kenti terk etmeden önce, yıkanmak üzere bir hamama girdim. Orada sakalımı kazıdım, hanımım, bu kalender kılığında güvenle yolculuk edeyim diye… O günden beri her gün ağlamaktan kendimi alamıyor ve başıma gelen felaketleri, özellikle sol gözümü yitirişimi düşünüp duruyordum ve bunları her düşündüğümde sağ gözümü yaş bürüyor ve görmemi engelliyor, ama şairin şu dizelerini düşünmeme engel olmuyor:
     “Bahtın darbelerini yedikten çok sonra, acılarını duydum; esirgeyen Tanrı bunu nerden bilsin? Tüm dünya, sabrın kendinden de acı bir şeye katlandığımı bilsin diye, katlanılmaz dertlere katlandım yine de… Çünkü sabrın, sofu kişilerin deneyimle tanıdığı, kendine özgü bir güzelliği vardır. Ne olursa olsun, Tanrı’dır ancak karar veren kullarının başına geleceklere! Benim esrarlı sevgilim, yatağımın tüm gizemlerini bilir. Hiçbir sır, sırların en gizemlisi bile, ondan gizli kalamaz. Bu dünyada zevkler olduğunu söyleyenlere gelince, reçine suyundan da acı günleri yakında tadacaklarını söyle onlara…”
     Bu kenti bırakıp yola çıktım, birçok ülkelerden geçtim, birçok başkentler gördüm; sonra da, Barış Kenti Bağdat’a yöneldim. Burada Emir-ül Müminin’e ulaşıp ona tüm başıma gelenleri anlatmak umudundaydım.
     Uzun günlerden sonra, sonunda bu gece Bağdat’a ulaştım. Burada bu kardeşi, ilk kalenderi buldum; çok perişandı; ona selam verdim; selamımı aldı ve “Tanrı seni esirgesin ve kutsasın!” dileğinde bulundu. Bunun üzerine onunla konuşmaya koyuldum; sonra da bu üçüncü kardeşimizin yaklaştığını gördük. Selam verip aldıktan sonra, onun da burada bir garip olduğunu öğrendik. “Bizler de burada iki garibiz. Bu kutsal kente bu gece geldik!” dedik. Sonra üçümüz birden, birlikte yürüdük. Hiçbirimiz diğerlerinin öyküsünü bilmiyorduk. Baht ve talih bizi bu kapıya yöneltti ve yanınıza geldik!
     Ey hanımım, işte benim de kesik sakallarımın ve yitirdiğim gözümün nedenleri bunlardır, dedi.
     Bunun üzerine evin genç hanımı, bu ikinci kalendere, “Senin öykün gerçekten çok şaşırtıcıymış. Sen öyleyse temennanı verip Tanrı’nın sana açacağı yola koyul!” dedi.
     Ancak kalender, “Gerçekten üçüncü arkadaşımın öyküsünü işitmeden gitmek istemem!” dedi.
     Bunun üzerine üçüncü kalender ilerledi ve dedi ki:

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz