Küçük Lord Fauntleroy (8)

K

Sekizinci Bölüm
                Pazarı takip eden günlerde, Kont’un yüzündeki o garip gülümseme hiç eksik olmadı. Şaşırtıcı olan, torununu tanıdıkça gülümseyişinin artmasıydı. Lord Fauntleroy ortaya çıkmadan önce, yaşlı adam yalnızlığına, hastalığına, yetmiş yaşına küfreder dururdu. Son derece hareketli ve değişik zevklerle dolu uzun bir yaşamın sonunda, ne kadar zengin de olsa, insanın hasta ayağıyla baş başa kalması hiç de hoş değildi. Yaşlı Kont, hizmetçilerinin, konuklarının kendisinden nefret ettiğini çok iyi biliyordu. Şato’ya gelenlerin, onu sevdiklerinden değil, iğneleyici ve alaylı sözlerinde bir çeşit eğlence bulduklarının ve o nedenle geldiklerinin farkındaydı. Gücü kuvveti yerinde olduğu dönemlerde, oradan oraya koşar, eğlence arardı. Ancak, sağlığı bozulunca her şeyden nefret etmeye başlamış, gazete ve kitaplarıyla Şato’ya kapanıp kalmıştı. Sürekli okuyamıyor ve bu durumdan, kendi deyimiyle ‘ölesiye’ sıkılıyordu. Günler, geceler bitmeyecekmiş gibi geliyor, giderek daha saldırgan ve daha çekilmez oluyordu.
                Sonra… Cedric çıkagelmişti. Çocuğa ilk bakışta, Kont’un gururu okşanmıştı. Eğer Cedric daha az güzel bir çocuk olsaydı, belki de yaşlı adam onun niteliklerini araştırma zahmetine bile katlanmayacaktı. Kendi kendine, onun güzelliğinin ve zekâsının Dorincourt kanından geldiğini söyleyip duruyordu.
                Çocuk aracılığıyla Higgins’e yardım etmeyi eğlenceli bulmuştu. Yoksul adam Kont’u hiç ilgilendirmiyordu, ama bu davranışıyla torununun, daha çocukken bile çevrede adından söz ettirmesi hoşuna gitmişti. Cedric’le birlikte kiliseye gidişleri, ayrı bir heyecan ve ilgi uyandırmasına neden olmuştu.
                Kendini beğenmiş, adından ve makamından gurur duyan yaşlı adam, acaba herkese, Dorincourt Şatosu’na yaraşır bir varisi olduğunu mu göstermek istiyordu?
                Ertesi sabah, Cedric midilliye binme denemeleri yaparken, Kont neredeyse hastalığını unutmuş gibiydi. Ahırda çalışan seyis, esmer yelesi sağa sola sallanan güzel hayvanı getirdiğinde, yaşlı adam kütüphanesinin penceresinden onlara bakıyordu. Torunu, ilk binicilik dersine hazırdı. Kendi kendine;
                “Acaba, pek de ufak sayılmayan bu hayvana çekinmeden binebilecek mi?” diye soruyordu.
                Lord Fauntleroy, sevinçle eyere oturdu. Seyis Wilkins dizginleri tutarak, kütüphanenin penceresi önünde ileri geri dolaştırdı.
                Daha sonra Wilkins, ahırdaki çalışanlara;
                “Amma da gözü pek çocukmuş!” diye anlatacaktı. “Hiç korkmadan bindi ve eski bir binici gibi yerleşti. Bana durmadan, ‘Doğru oturuyor muyum, Wilkins? Sirklerdeki binicilere benzedim mi?’ diye soruyordu.”
                Cedric, bir süre sonra, birisi tarafından dolaştırılmaktan bıkmıştı. Dayanamayıp dedesine bağırdı:
                “Kendi başıma süremez miyim? Hem… Daha hızlı sürmek istiyorum. Beşinci Cadde’deki çocuk, midillisini çok hızlı sürerdi…”
                Kont;
                “Yapabileceğinden emin misin?” diye sordu.
                “Denemek isterim!”
                Kont, Wilkins’e işaret etti. O da kendi atına atlayıp midillinin eyerini tuttu.
                Kont;
                “Haydi… Sür bakalım!” dedi.
                Takip eden dakikalar, Cedric için bir hayli korkutucu oldu. Ne de olsa bir at üzerinde tırıs gitmek, sandığı kadar kolay bir iş değildi.
                Wilkins’e;
                “Çok sarsıyor!” dedi. “Ya sizi?”
                Wilkins;
                “Beni sarsmıyor, Lordum!” diye karşılık verdi. “Kısa sürede alışırsınız… Biraz dik durun!”
                Cedric;
                “Sürekli dik durmaya çalışıyorum ama…” diye yanıtladı. Soluk soluğa kalmış, yüzü kıpkırmızı olmuştu. Yine de sımsıkı tutunuyordu. Kont, pencereden durumun farkına vardı. Ağaçların ardında bir süre kaybolup tekrar göründüklerinde, Lord Fauntleroy’un başında şapkası yoktu. Dizginleri sıkı sıkı tutmuş, dişleri sıkılı, tırısa kalkan atı zapt etmeye çalışıyordu.
                Kont;
                “Durun bir dakika!” diye seslendi. “Şapkanız nerede?”
                Wilkins, bir taraftan kendi şapkasını parmaklarıyla tutarak;
                “Düştü Kont’um…” dedi eğlenceli bir tavırla. “Ama Lordum dönüp almamızı istemedi…”
                Yaşlı adam, kuru bir sesle;
                “Hiç korkmadı mı?” diye sordu.
                “O mu? Korku nedir bilmiyor demek daha doğru olur. Bu kadar gözü pek bir acemi binici daha hayatımda görmedim!”
                Kont, bu kez küçük çocuğa seslenerek;
                “Yoruldunuz mu?” diye sordu. “İnmek ister misiniz?”
                Lord Fauntleroy;
                “Sandığımdan çok sarstı,” dedi içtenlikle. “Biraz yoruldum ama inmeyip iyice öğrenmek istiyorum. Biraz soluklanayım, gidip şapkamı arayacağım.”

                Dünyanın en kurnaz adamı, yaşlı Kont’un hoşuna gidecek bir şeyler arasa, Cedric’in bu sözlerinden daha iyisini bulamazdı. Midilli, ağaçlığa doğru tırısa kalktığında, Kont’un kibirli yüzü pembeleşmişti, gözleri zevkle parlıyordu. Penceresinden, nal seslerinin yeniden duyulmasını sabırsızlıkla beklemeye koyuldu.
                Döndüklerinde, Lord Fauntleroy’un şapkası başında yine yoktu, ama Wilkins’in elindeydi. Çocuğun yanakları iyice kızarmış, saçları kulaklarının çevresinde uçuşmaya başlamıştı.
                “Tamam…” dedi soluk soluğa. “Dörtnala gittim ve düşmedim!”
                Cedric, artık Wilkins ve midilliyle dost olmuştu. Birlikte çevrede gezintiye çıkmadıkları gün yoktu. Çiftçi çocukları, evlerinden çıkıp esmer midilliyle minik binicisine bakıyor, Cedric de şapkasını çıkarıp onlara bağırıyordu:
                “Selam! Selam! Merhaba… Nasılsınız?”

                Geçen her gün, dedeyle torun arasındaki dostluk güçleniyordu. Çocukta, dedesinin bir iyilik ve cömertlik örneği olduğu kanısı artıyordu. Dilediği her şeye anında kavuşuyordu. Belki de tüm bunlar, eğer annesinin yanında geçirdiği saatler olmasa, Cedric’in mükemmel doğasını bozacaktı. Ancak, en iyi dostu onunla ilgileniyor, uzun konuşmalar yapıyordu. Çocuk, her defasında Şato’ya dönerken, annesinin basit fakat doğru değerlendirmelerini de birlikte götürüyordu.
                Cedric’in aklına takılan tek bir şey vardı, o da annesiyle dedesinin neden hiç karşılaşmadıklarıydı. Şato’nun arabası Court-Lodge’un önünde durduğunda, Kont asla yere inmiyor, seyrek de olsa gittiği kilisede, bırakın annesiyle konuşmayı, onunla göz göze gelmekten bile kaçınıyordu.
                Bu arada her gün, Şato’nun uçsuz bucaksız bahçelerinden Court-Lodge’a çeşitli meyveler, sebzeler ve çiçekler yollanıyordu. Bir Pazar günü, Bayan Errol’un kiliseden evine tek başına yürüyerek dönmek zorunda kaldığını gören Kont, Cedric’in değerlendirmesine göre kendisini ‘cömertlik tanrısı’ yapacak hediyeyi almaya karar verdi. Birkaç gün sonra Cedric, annesini ziyarete gideceği saatte kapıda, Şato’nun iki atlı büyük arabası yerine, güçlü bir atın çektiği küçük ve şirin bir arabayla karşılaştı.
                Kont;
                “Bu arabayı annenize siz armağan edeceksiniz,” dedi. “Her yere yürüyerek gitmesi hiç de doğru değil; ona bir araba gerekliydi. Arabacı her şeyle ilgilenecek. Unutmayın, sizin armağanınız bu!”
                Cedric nasıl teşekkür edeceğini bilemiyordu; neşesi Court-Lodge’a gelene kadar sürdü. Annesi, o sırada bahçede gül topluyordu. Cedric, hemen arabadan atlayıp annesinin boynuna atıldı.
                “Ahh… Şeri!” diye bağırdı. “İnanmayacaksınız, ama bu sizin. Dedem benim armağan ettiğimi söylememi istedi. Sizin özel arabanız bu; artık istediğiniz yere gidebilirsiniz!”
                O kadar mutluydu ki, annesi onun bu halini armağanı reddederek bozmak istemedi. Kendisini düşman gibi gören bir armağanıydı oysa! Elinde topladığı güller, arabaya binip dolaşmak zorunda kaldı. Oğlu, dedesinin iyiliğinden, cömertliğinden hayranlıkla söz ediyordu. Zaman zaman genç kadın gülümsemesini tutamıyor, böyle anlarda çocuğunu göğsüne bastırıyor, sarı saçlarını öpüp kokluyordu. Hiç dostu olmayan yaşlı adamın, sadece iyi yönlerini gördüğü için seviniyor, oğluyla gurur duyuyordu.
                Ertesi gün Cedric, Bay Hobbs’a uzun bir mektup yazdı. Temize çekmeden önce, eğer varsa, yazı hatalarını düzeltsin diye mektubu dedesine götürdü. Mektup aynen şöyleydi:
                “Sevgili Bay Hobbs,
                Size dedemden söz etmek istiyorum. Bütün kontların en iyisi o. Hepsinin zorba olduğunu düşünmekle yanılıyorsunuz. Onu tanımanızı çok isterdim, mutlaka iyi dost olurdunuz. Ayağında Damla hastalığı var, çok acı çekiyor ama oldukça sabırlı. Onun gibi herkesle iyi olan bir kontu sevmeme kimse engel olamaz. Bana bir midilli, anneme de bir araba armağan etti. Üç odam ve şaşacağınız kadar çok oyuncağım var. Şato o kadar büyük ki, içinde kaybolursunuz. Bahçesi çok güzel! Artık ata binmesini de öğrendim. Önceleri tırıs giderken çok sarsıyordu ama şimdi alıştım. Kirasını ödeyemeyen yoksul bir adamı dedem çiftlikten atmadı. Bayan Mellon ona her gün yiyecek ve hasta çocuklarının gereksinimlerini götürüyor. Sizi çok özledim. Şeri’nin de Şato’da kalmasını istiyorum, ama şimdilik onu sık sık ziyaret etmekle yetiniyorum. Herkes gibi ben de dedemi çok seviyorum. Lütfen bana yazın.
                Sizi çok seven dostunuz
                Cedric Errol”
                Kont, mektubu sonuna kadar okuduktan sonra;
                “Annenizin yokluğunu bu kadar çok mu duyumsuyorsunuz?” diye sordu.
                Cedric;
                “Evet!” diye yanıt verdi. “Hep duyumsuyorum onun yokluğunu. Ya siz… Siz duyumsamıyor musunuz?”
                Kont, soğuk bir tavırla;
                “Ben onu tanımıyorum ki,” dedi.
                “Evet, biliyorum! Beni şaşırtan da bu zaten. Bu konuda size hiçbir şey sormamamı istedi… Ben de sormuyorum. Ama bazen, bu konu kafama öylesine takılıyor ki, kendi kendime sormadan edemiyorum. Yokluğunu çok hissettiğim geceler, ağaçlar arasında parlayan küçük ışığına bakıyorum. Çok uzak, ama benim görmem için lambayı pencerenin önüne koyuyor. Bu ışığın anlamını bir tek ben biliyorum…”
                Kont, sözünü keserek;
                “Bu ışığın sizin için anlamı nedir?” diye sordu.
                “Bana ‘iyi geceler, Tanrı bütün gece seni korusun’ diyor. Birlikte oturduğumuz zamanlar, her gece böyle derdi zaten…”
                Kont, kalın kaşlarını eğdi ve uzun süre sabit bakışlarla küçük çocuğu süzdü.

(Yazan: Frances Hodgson Burnett-Çeviren: Sevgi Şen)

 

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi