Keşfedilmesi Gereken Cennet – KIBRIS

K

     Size de bazen olur mu? Durduk yerde aklınıza bir şey gelir ve bir süre sonra onunla ilgili bir olay yaşarsınız. Geçtiğimiz ay sonlarında nedense içimden Kıbrıs’a gitmek geçti. Öyle yürekten istemişim ki, bir süre sonra Kıbrıs’a giden KKTC Havayolları uçağındaydım.
     Kıbrıs’la ilgili duyduğum kulaktan dolma bilgiler; kurak bir arazi olduğu, su sıkıntısının her yerde kendini gösterdiği, denizin ve kumarhanelerin dışında görülecek pek bir şey olmadığıydı. Ancak tamamen yansız duygularla gittiğim Kuzey Kıbrıs beni gerçekten çok etkiledi. Ercan Havaalanı’ndan, bir zamanlar yemyeşil olan, ancak 1995’teki büyük yangınla çoraklaşan topraklar ve görkemli Beşparmak Dağları’nı izleyerek otelimizin bulunduğu Çatalköy’e doğru yola çıktık. Babam ikinci çıkartmada Mersin’de, ben de Ankara’daydım. Bütün bu anılar beni duygusallaştırmıştı ve tuhaf bir ürperti duydum gezerken…
     Kıbrıs’tayken kendimi hem Türkiye’de hem de yabancı bir Akdeniz ülkesinde gibi hissettim. Sokaklarda pek kimseyi göremedik. Kendi aramızda hayalet şehir bile dediğimiz oldu, ancak sonradan anladık ki hem hafta içiydi hem de evde insanlar bizim gezdiğimiz öğle saatlerinde evlerinde dinleniyorlardı. Çok sıcak olduğu için öğlenleri siesta zamanıydı anlayacağınız…
     Otelimize yerleştikten kısa bir süre sonra, bir Osmanlı eseri olan Büyük Han’a gittik. Oradaki ünlü bir restoranda geleneksel Kıbrıs yemeklerini tattık. Özellikle pirinç ve domates salçasıyla hazırlanan, serçe parmağı inceliğindeki yaprak sarmasına bayıldık. Hemen oracıkta açılan kıymalı ve peynirli mantılar, gözleme ve çiğ börekler de çok lezzetliydi. Giriş katında restoran ve kafelerin bulunduğu hanın üst katında ise sanat galerileri ve el sanatları dükkânları vardı.
     Yemekten sonra Lefkoşa’daki sınır bölgesine gittik. Buradaki evlerde ve apartmanlarda kurşun delikleri hâlâ duruyor. Yiğitler Burcu Parkı’nı çevreleyen tel örgülerden Birleşmiş Milletler’in bulunduğu geçiş noktasını ve Rum kesimindeki insanları, evleri izledik. Ne tuhaf, bu kadar yakın ve bu kadar uzak olmak…
     Lefkoşa’nın en ilgi çekici eserlerinden biri olan Selimiye Cami, 13. yüzyılın seçkin Fransız işçiliğinin bir ürünü. Zarifçe göğe yükselen, yapımı tamamlanmamış gotik kuleleri ile hem bir kilise hem de cami görünümü taşıyor. Avlusundaki elle işlenmiş mermer panellerden oluşan dehliz, 1326 yılında başpiskopos John de Polo zamanında inşa edilmiş. Caminin hemen yanındaki arastada çeşitli hediyelik eşyalar satan mağazalar bulunuyor.
     Derviş Paşa Kıbrıs Türk Evi, Mevlevi Tekke Müzesi, Lüzinyan Evi, Arabahmet Cami ve Medresesi, Haydarpaşa Cami ve Barbarlık Müzesi de Lefkoşa’da görülebilecek yerler arasında.
     Girne’ye dönüyor ve romantik bir mekâna gidiyoruz. Adını Fransızca ‘Abbey de la Paix’ten alan, Ozanköy’ün güneyinde, Beşparmak Dağları’nın eteklerindeki kayalık tepelerin üzerinde bulunan Bellapais Barış Manastırı gerçekten çok etkileyici. Bahçede bulunan Kybele Restoran’ın çıkma balkonunda iki kişilik bir masa var. Manzara ve bu büyülü atmosfer romantik anlar için ideal.
     Burada mayıs ve eylül aylarında Uluslararası Bahar Konserleri de düzenleniyormuş. 5 Eylül-25 Ekim tarihleri arasındaki Uluslararası Kuzey Kıbrıs Müzik Festivali’ne de, Salamis Antik Tiyatrosu ve Girne Kalesi ile birlikte ev sahipliği yapıyormuş.
     Manastırın ilk sakinleri, 1187 yılında Selahaddin Eyyubi’nin İsrail’i işgali sonrasında göç eden Augustinian rahipleriymiş. Manastırın ana bölümleri 1198- 1205 yılları arasında Fransa Kralı 3. King Hugh tarafından yaptırılmış. Osmanlıların adayı almasıyla birlikte manastır Ortodoks kilisesine devredilmiş. Kilisenin girişinde 15. yüzyıldan kalma İtalyan ve Fransız freskleri var. Yemek bölümü, yeraltı odaları, mutfağı ve toplantı odasıyla Girne’yi yukarıdan seyreden bir gotik eser Bellapais. Geniş, dikdörtgen şeklinde tonozlu bir salon olan yemekhane, gündüz deniz tarafındaki altı büyük pencereden ve doğu duvarındaki gül pencereden ışık alıyor. Yemek sırasında rahiplerin vaaz vermek için kullandığı kürsü yerinde duruyor. Binanın akustiği ise çok güçlü. Orta avlunun doğusunda rahiplerin işyerleri ve meclis odası yer alıyor. Manastırın idari işleri meclis odasından yürütülmüş. Dış kabartmalarda sırtında merdiven taşıyan adam, iki vahşi hayvanın saldırdığı bir adam, tespihli bir kadın, pelerinli rahip gibi figürler göze çarpıyor.
     Limandaki Girne Kalesi ve Müzesi de mutlaka görülmesi gereken yerlerden. Milattan sonra 7. yüzyılda Arap akınlarından korunmak için Bizanslılar tarafından inşa edilen kalenin kuyu zindanları, korkunç işkencelerle öldürülen birçok ortaçağ soylusuna mezar olmuş. Kale, İngiliz sömürge idaresinde de hapishane olarak kullanılmış. Zindancı Odası’ndaki balmumundan yapılmış zindancı adeta canlı gibi. Bir başka odada kıskanç ve zalim kraliçe Aragon’lu Elenor’un kurbanı olan ve korkunç işkencelere maruz kalan Johanna var. Suçu, Kıbrıs Kralı 1. Peter’in metresi olmak. Kaledeki ilginç bir başka bölüm ise, milattan önce 300 yılında battığı sanılan ticaret gemisinin kalıntıları. Gemide 400 amfora, 29 bazalt değirmentaşı ve 9000 adet badem bulunmuş. St. Hillarion Kalesi, Hz. Ömer Tekkesi, Lambousa kral mezarları, Cafer Paşa Cami, Barış ve Özgürlük Müzesi ve Anıtı da diğer eserler arasında.
     Kıbrıs’taki ilk akşamımızda otelin yanı başındaki Viva Casino’ya gidip biz de şansımızı denemeden edemiyoruz.
     Ertesi gün bizi yine keyifli bir tur bekliyor. 45 dakika süren yolculuk sonunda St. Barnabas İkon ve Arkeoloji Müzesi’ne varıyoruz. Milattan sonra 477 yılında yapılan manastıra son halini 1756 yılında Osmanlılar vermiş. Müzede çeşitli ikonlar, duvar resimleri ve objeler sergileniyor. Salamis’te doğan Aziz Barnabas, Yahudi bir ailenin oğluymuş. Hristiyanlığı yaymak için Aziz Paul ile çalışmaya başlamış ve Yahudiler tarafından öldürülmüş. Bedeni bir bataklığa saklanmış. Olaya şahit olan Barnabas’ın takipçileri, cesedini kaçırarak yanında sürekli taşıdığı Aziz Mathew’nun İncil’iyle birlikte, bir keçiboynuzu ağacının altındaki mağaraya gömmüşler. 432 yıl sonra Barnabas’ın gömülü olduğu yer Piskopos Anthemios’a rüyasında malum olunca, mezar kazılmış ve İncil İstanbul’a götürülerek İmparator Zeno’ya sunulmuş. O da bu kiliseye özerklik tanıyıp, mezarın bulunduğu alanda manastır yapılması için maddi kaynak sağlamış.
     Bu arada tüm bu tarihi gezintimiz arasında kendimizi Boğaz’ın ılık sularına bırakmayı da ihmal etmedik. Güzel bir balık ziyafeti çektik ve gezimize kaldığımız yerden devam ettik.
     Salamis Harabeleri, gimnasium ve antik tiyatrosuyla görülmeye değer. Lala Mustafa Paşa Cami ise yine bir camiden çok gotik bir kiliseyi andırıyor. Eskiden Hawaii sahillerine benzetilen Maraş bölgesine ise uzaktan bakmakla yetindik ve otele doğru yola çıktık. İkinci akşamımızı Girne Limanı’nın keyifli ortamında geçirdik. Limanda canlı müzik eşliğinde sohbet ettik.
     Kıbrıs’tan ayrılırken bu adanın kıymetini bilemediğimizi düşündüm. Oysa Kıbrıs, sorunlarıyla değil güzellikleriyle dünya gündemini meşgul edecek bir turizm potansiyeline sahip…
     Unutmadan Söyleyelim:

  • Karşıdan karşıya geçerken dikkatli olun; çünkü trafik burada sol taraftan akıyor.
  • Con markalı Türk kahvesi ve hellim peynirinden almayı sakın unutmayın.
  • Girne’de Ordu Pazarı’nın yanındaki 1001 çeşit mağazasına uğramayı ihmal etmeyin. Özellikle farklı desen ve formdaki porselen kahve fincanlarından edinmenizi tavsiye ederim. Onun dışında eğer taşıyabilirseniz yemek takımları da uygun fiyatlarla satışa sunuluyor.
  • Eğer berbersiniz, perşembe günleri dükkânınızı açmak zorunda değilsiniz. Bu, yasal olarak tanınmış bir hak.
  • Kuzey Kıbrıs’ta, Akdeniz’de başka hiçbir ülkede görülmeyen 30’dan fazla çeşitte yabani orkide var.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz