DEJAVU

D

       Bir mekâna gireriz ve içimizde bir his, aklımızda bir düşünce, “Ben buraya daha önce geldim!” der. Aslında gelmemişizdir ama “Daha önce buraya gelmiştim”, “Bu anı daha önce yaşamıştım”, “Bu kişiyi daha önce de görmüştüm” hissine kapılırız. Peki, bu bir hafıza oyunu mu, bilinçdışı bir refleks mi, yoksa sadece hislerimiz, duygularımız mı? Ve belki de en önemli soru: Yaşadığımız ve “dejavu” denilen, “sanki…” ile başlayıp tanımlanamayan bu duygunun bir açıklaması var mı?
       Bazen gündelik hayatımızdaki herhangi bir şeyi daha önce yaşamışız gibi hissediyoruz. Arkadaşlarla çıktığımız bir yemekte sanki daha önce oradaymışız gibi bir his oluşuyor. Hatta aklımızdan; “Şu koltuğun üzerinde bir kedi uyuyordu. Mutfak sol tarafta ve beyaz saçlı bir kadın yemekleri hazırlıyordu,” gibi ayrıntılar da geçmeye başlıyor. İşin garip yanı şu: Yabancı bir şehirdeyken veya tanımadığımız biriyle yan yanayken de dejavu yaşayabiliyoruz. Yer, kişiler, olaylar, hepsi bize tanıdık geliyor. Bu yaşadığımız kısa bir süre sonra bizde ilginç bir his bırakıyor ve merak uyandırıyor. Sanki büyülenmişiz de aynanın öteki tarafına geçmişiz gibi geliyor. Bu ilginç duygu, yaşadığımız anı belirsiz, geçmişi tanıdık ve geleceği gizemli kılıyor. Neyse ki son yıllarda beyin ve işleyişi üzerine yapılan araştırmalar bu gizemli kapıyı biraz olsun aralamaya başladı…
       İnsanların yaklaşık yüzde 70’i dejavu hissini daha önce en az bir kez yaşadıklarını söylüyor ve yaşadıklarını da kolay kolay unutmuyor. Geçmişin filozoflarının da bu konuya epey kafayı yorduğunu görüyoruz. Örneğin; İtalyan filozof Remo Bodei “dejavu” kelimesinin 1876 yılında ortaya çıktığını ama aslında bu durumun ilk çağlara uzanan bir geçmişi olduğunu söylüyor. Platoncu ve Pisagorcu filozoflar da dejavu anlarında geçmiş hayata dair anılar gördüğümüzü söylüyor. Stoacılar ise dejavudan “kendine sonsuz dönüş” olarak bahsediyor. Aristoteles için bu durum biraz farklı. Aristoteles, bu durumu ruhsal bir sorun olarak değerlendiriyor. 4. yüzyıldan Aziz Augustinus ise dejavuya kaygıyla yaklaşıyor ve kilisenin bu İlginç duygudan kuşku duyduğunu ve şeytanın işi olduğunu belirtiyor. Dejavuya kafa yoranların bir kısmı da sanatçılar. Özellikle de yazar ve şairler… Onlar için dejavu ilginç bir ilham kaynağı. Örneğin Shakespeare; “Hayır, zaman; değişeceğim konusunda böbürlenme!” diyor. Çünkü ona göre her şey dejavu gösterisi. 19. yüzyılda daha fazla edebiyat üstadı bu konuya eğiliyor ve Dickens’tan Chateaubriand’a, Baudelaire’den Proust’a kadar birçok yazar tarafından ele alınıyor. Örneğin Proust şöyle diyor; “Eğer gücün varsa, geçerken yakala ve sana önerdiğim bu mutluluk bilmecesini çöz!” 20. yüzyılın kayda değer Fransız filozof, yazar ve psikanalistlerinden Jean-Bertrand Pontalis ise, “Güncel olarak yaşadığım şeyler; başka şekillerde, başka hayatlarda, başkasının mı benim mi?” diye sorguluyor.
       Bu duruma kayıtsız kalamayanlardan biri de Freud… Freud’a göre bu tanımlanmamış, travmatik, bastırılmış, süper ego tarafından kabul görmeyen bir anıdan kaynaklanıyor. Freud’un örneklemesi ise şöyle: Genç bir kız, erkek kardeşi hasta olan bir arkadaşını ziyarete gittiğinde dejavu yaşadığını ancak bunun, kısa bir süre önce kendi erkek kardeşini kaybettiğinden ve ailesindeki tek çocuk olma arzusundan kaynaklandığını söylüyor. “Nadir ve hızlı dejavu duyumlarında, her seferinde idrak ve bilinçdışı bilinmez hayali tasarılar olur. Bunlarda var olan durumu iyileştirmeye dair bir arzu vardır.”
       Peki, rüyalar gibi dejavular da gizli arzularımızı mı yansıtıyor? Psikanalist Nelly Jolivet, “Endişe verici bu acayip durum, yani aşina olduğumuzla sürpriz olan arasındaki bu karşılaşma, bizim yasak olana dokunmamızdır.” diyor. Psikanalist ve yazar François Gantheret de bu tanıyı benimsiyor: “Freud, ilk metinlerinde dejavunun anne karnına gönderme yaptığını söylüyor. Çünkü anne karnı, bulunduğumuzdan kesinlikle emin olduğumuz bir yer. Ferenczi de onunla aynı fikirde ve bunun unutulmuş bir rüyanın anısı olduğunu, yani bir arzunun gerçekleşmesi ve güncel yaşantı unsurlarının çağrışım yoluyla hatırlanmaya başlaması olduğunu söylüyor.”
       Birebir dejavu yaşamış isimlerden biri de Jung. Kenya seyahatindeyken bir dejavu yaşayan Jung; yaşlı ve bilgeliği sembolize eden bir adamla karşılaşmış ve bu etkiyi de arketipin uyanışı olarak yorumlamış.
       Gizli anılar, gizli arzular, sembolü ifadeler… Dejavunun, bunlarla veya paranormal ve eski yaşantıyla ilgili şeylerle bağlantılı olmadığını açıklayan 19. yüzyıl biliminin, söz konusu yaklaşıma darbe indirdiğini görüyoruz. Sonuç olarak Aristoteles’in yaklaşımına dönen bilim, dejavuyu beynin kontrolden çıkması olarak tanımladı. Sara hastalığı olarak da adlandırılan epilepsi ise nörologların bu konu üstüne çalışmasını sağladı. Çünkü bazen dejavu bu krizlerden önce yaşanıyordu. Nörologlar, otobiyografik hafızanın etkilendiği beynimizdeki limbik sistemin bir bölgesinde kısa süreli aksaklık olduğunu kanıtladılar. İngiltere’deki Leeds Üniversitesi’nde elektrik uyarımı kullanılarak yürütülen bir çalışma da bu hipotezi doğruladı. Bir başka açıklama ise normal dejavunun yorgunluk, stres, sarhoşluk gibi durumların; nöronal sistemde “tanıdık” ile “bilinen”i ayıran mekanizmada tutarsızlık yarattığı görüşüne dayanıyor. Buna göre beynimiz, bir anımızla alakalı iletileri içinde bulunduğumuz an’a yolluyor! Böylece dejavu sadece yanlış bir etki olarak kalıyor.
       Belki dejavuyla ilgili daha keşfedilecek çok şey var… Bunlardan biri de her şeyin bilinçdışımızdan geldiği düşüncesi. Yazar Philippe Jaenada, “Doğaüstü bir şey olmadığını bilmemize rağmen, dejavu bizim için hâlâ heyecan verici bir şey. Kısa bir süreliğine bir şeyler yaşıyoruz ve sonra normal hayatımıza dönüyoruz. Ancak bir süreliğine bile olsa bu güzel bir deneyim.” diyor.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi