Güleryüzlü İnsanlar Diyarı – TAYLAND

G

     Son olarak yaptığım ve Malezya ile başlayan Uzak Doğu gezisine bir de Tayland’ı ekledim. Uzak Doğu’nun gizemi bana çok çekici geliyor nedense. İstanbul’dan bir gece yarısı başlayan 11 saatlik uçak yolculuğu ertesi günü yerel saatle öğleden sonra 14.00’te Bangkok’ta bitti. İnsan ilk defa göreceği bir yere gittiğinde yorgunluk falan dinlemiyor galiba. Keşfedilecek o kadar çok şey vardı ki, bavulumu kalacağım otele bırakır bırakmaz fırladım sokağa. Boğucu bir sıcak ve bir o kadar da rutubet hâkim havaya. Anlamadığım bir lisan, hiçbir şeye benzemeyen sokak işaretleriyle dolu sokaklar, bağıran çağıran insanlar ve İstanbul’u hiç aratmayacak bir trafiğin içinde buldum kendimi. Bizdeki gibi burada da zengin fakir yan yana yaşıyor. Bunu yan yana yapılmış alakasız binalardan hemen anlıyorsunuz. Yani “Şu semtte zenginler, bu semtte fakirler yaşıyor” diye bir şey yok. Böylece her şey bir anlamda karmakarışık görünüyor. Beş yıldızlı lüks bir otelin hemen yanında yola kıvrılmış veya sokaktaki açıkta satılan yemeklerden yiyen insanlar var. Hepsi güler yüzlü, “Sawasdee” yani “Merhaba” diyorlar. İnanılmaz bir hoşgörüye sahip Taylandlı insanların en büyük karakter özelliği bu olsa gerek. En çok kullandıkları cümle ise, “Değiştiremeyeceğin şeyler için mücadele etme!” Ne güzel! Keşke mümkün olsa, hayat ne kadar kolay olurdu kim bilir…
     Tai Krallığı 12. yüzyılın ortalarında Kral Ramkhamhaeng tarafından kurulmuş ve hep hür yaşamış, bu yüzden “hürriyetin diyarı” adını almış. Şehrin neredeyse ortasından geçen Chao Phraya Nehri şehrin asıl rengini teşkil ediyor. Bu nehre “Uzak Doğu’nun Venedik’i” adı verilmiş. Kutsal sayılan bu nehrin iki tarafı lüks otellerle dolu ve otellerin çoğu gökdelen olduğundan nehir, şehir ve gökdelenler üçgeni tam bir tezat oluşturuyor. İlk gece ‘Seledon’ adlı bir Tai lokantasına gidiyoruz. Tai mutfağı çok zengin. Kullanılan baharatlar ve değişik çeşitler gerçekten gurme mutfağı oluşturmuş. “Taylandlılar eğer yemek yemiyorlarsa bir sonraki yemeği düşünüyorlardır!” diyor bir deyiş. Sadece Bangkok’ta on binin üzerinde yemek yapılan ve satılan yer var, buna sokak lokantaları dahil.
     Akşam üç tekerlekli tük-tük taksilere binip Patpong Sokağı’na gidiyoruz. İşte görmek istemediğin Tayland burası. Daha önce burada küçük yaşta kızların go-go girl olarak çalıştırıldıklarını ve turistlere satıldığını duymuştum. Bunun gerçekten de bu kadar açıkta yapılması beni çok üzdü. Bu tazecik vücutlar, güzelliği ile meşhur Tai kızları nasıl da meze olmuş turist içkilerine! İşte bu tarafını hiç görmek istemedim ve fazla da vakit geçirmeden ayrıldım oradan. Her şeyin taklidinin bir endüstri halini aldığı Tayland’da bu sokakta istemediğiniz kadar sahte marka eşya bulabilirsiniz. Ertesi gün rehberimiz erkenden otele gelip bizi ilk önce Chakri Maha Prasad’a götürüyor. Burası eski krallık sarayı… İnsan bu işlemeleri, renkleri gördüğünde gözlerine inanamıyor. Herhalde günümüzde böylesine ince işçilikli bir mekanın yapılması mümkün değildir. Nereye bakacağımı bilemiyorum. Günümüzde kral burada yaşamıyormuş, sadece ülkeyi krallık mensubu bir aile ziyaret ederse burada misafir ediliyormuş. 1782’de yapılmış bu sarayın binalarından birinde, Zümrüt Buda’yı ziyaret ediyoruz. İnanışa göre “en kuvvetli Buda” olarak kabul ediliyor. Sadece Bangkok’ta 400 kadar Budist tapınağı olduğu biliniyor. Bugünkü ziyaretimizde Altın Buda da var. İnsan bu Buda’nın altından yapılmış olduğuna inanamıyor gerçekten. Bir başka tapınakta da Buda’ya altın bağışlayıp lotus çiçekleri sunuyoruz. İnanışa göre üç tane tütsü yakıp lotus çiçekleri sunarsak dualarımız kabul olacak.
     Taylandlılar Lotus ve diğer çiçeklerin yanında birçok başka şey de sunuyorlar Buda’ya. Tapınaklarda çörekler, yiyecekler daha bir dolu şey görüyoruz Buda’nın eteklerinde ve tapınaklarda. Batıl inançlar da çok kuvvetli burada. Rehberimiz ertesi sabahki randevumuzun erken olması gerektiğini, bizi kanalda gezdirip, sonra yüzen pazara götüreceğini söylüyor.
     Ertesi sabah kanaldaki gezimiz koni şeklindeki teknelerle başlıyor. Ben nereye bakacağımı, neyin resmini çekeceğimi şaşırıyorum. Çok kirli görünen kanalın iki yanı evlerle dolu, bazıları dökülmek üzere ama önlerinde çiçekleri hiç eksik değil, bir de minik Budalar. Bazı evler de çok güzel inşa edilmiş, şehirde olduğu gibi zenginle fakir yan yana. Kanal meraklı turist tekneleri ile dolu. Bu pis suda yüzen çocuklar turistlere gülerek el sallıyorlar. Trafik ve kirlilik Bangkok’un baş problemi. Yüzen Pazar turistleri çekmenin yanında gerçekten ticari bir önem taşıyor. Her türlü sebze meyvenin, yiyeceğin, el işlemeciliğinin satıldığı tekneler yanınıza yanaşıyor, pazarlık ediyorsunuz ve onların söylediğinin yarı fiyatına alıyorsunuz alacağınızı.
     Bangkok’ta iki gün kaldıktan sonra bir saatlik uçak yolculuğu ile Phuket Adası’na gidiyoruz. Burada Banyan Tree Otel’ini methetmişti arkadaşım, yine onun tavsiyesine uyuyoruz. Gerçekten de muhteşem bir otel. Gece yarısı olmasına rağmen hiç uyumak istemiyoruz bu güzellikler karşısında. Taylandlılar hizmet sektöründe çok ileriler. Yaptıkları her şeyi güler yüzle yapıyorlar, çok yumuşaklar ve her şey misafiri rahat ettirmek mantığı üzerine kurulmuş. Hep memnun olup olmadığımızı soruyorlar. Sabah gözlerimi bir lotus bahçesi ortasındaki odamda açıyorum. Kahvaltımı getiren görevli, acele etmezsem yiyeceklerimi kuşlarla paylaşmam gerekeceğini söylüyor. Gerçekten tropik kocaman renkli kuşlar biraz ötemdeki bir ağacın üzerinden beni izliyorlar. Bu otelin masajlarının, vücut ve yüz bakımlarının çok ünlü olduğunu duymuştum.  Hemen gidip kendime bir randevu alıyorum. Gerçekten bu seans sırasında kendimi krallar gibi hissediyorum. Bir de yetmezmiş gibi her masajdan sonra bir baharat çayı, beraberinde soğuk ananas ve benzeri meyveler ikram ediyorlar. İBütün bunlar insana önce garip geliyor ama bunun bir Tai geleneği olduğuna alışıyorsunuz kısa zamanda.
     Phuket Adası’nda kalırken kaçırılmaması gereken en önemli etkinlik tekne gezileri. Kiralanan küçük tekneler, sizi, rengini gerçekten tarif edemeyeceğim turkuazlıktaki sulara götürüyorlar. Onlarcası Phuket ana adası etrafına yayılmış minik adalar, yemyeşil ağaçlarla dolu. Tropik ağaçlar denizin içinden çıkmış hissini veriyor insana. Kaptanımız hayretle açılmış gözlerimizden çok keyif alarak muz yedirerek balık tutuyor elleriyle. Gerçekten gözümle görmesem inanmam. Rengarenk bu balıkları, biraz da bizim keşfettiğimiz bir kumsalda kızartıp yiyoruz. Yemek sonrası elimize kuru ekmek parçaları veriyorlar, belimize kadar gelen denizde etrafımızı saran balıkları besliyoruz. Gerçekten dev bir akvaryumda yüzer gibiyiz. Bu tekne seyahatini bir daha yapmaya karar verip şehre dönüyoruz. Tavsiyeler listesinde bu akşam ‘Bam Rim Pa’ adlı restoran var. Gerçekten çok güzel yemek yiyip memnun ayrılıyoruz buradan, iki gün sonra da tekrar geliyoruz, bu sefer ne bulacağımızı bilerek, çalan piyanonun daha fazla zevkine vararak.
     Üçüncü günün sabahında gök gürültülü bir yağmura açıyoruz gözlerimizi. Yarı değerli taşları, incileri, ipekleri ile meşhur olduğunu bildiğimiz Tayland’da biraz da alışveriş yapalım diyoruz. Otel bizi bir inci fabrikasına yolluyor. Gerçekten istiridyenin içindeki incinin yolculuğunu başından takip etmek çok enteresan ama fiyatlar hiç de umduğumuz gibi değil. Göz alışverişi yapıp, artık benzerlerini dünyanın her yerinde ve ülkemizde de bulabileceğimiz el sanatı ürünlerini görüp otelimize dönüyoruz. Tahta oymacılığı, işleme sanatı, terzilik buralarda çok gelişmiş ve ucuz.
     Dördüncü günümüzde, hava kapalı olmasına rağmen aklımızın kaldığı tekne yolculuğuna çıkıyoruz yine. Artık tanıdığımız kaptanımıza ve rehberimize  bize bol miktarda deniz mahsulü almalarını söylemiştik. Bu kumsalda ateş yakıp ilkel şartlarda bir ağaç kütüğünden masa kuruyorlar bize. Benim iskemlem denizin kaldırabildiği bir televizyon kutusu ve su varilinden müteşekkil. Arkadaşlarım ise buz kutuları üzerine oturuyorlar ama keyfimize diyecek yok. Denizde soğuttuğumuz şarabı keyifle içerken hayatın ne kadar güç olduğunu düşünüyoruz. Kaptanımız bir maymun çevikliğinde bir Hindistan cevizi ağacına tırmanıp, bize Hindistan cevizleri koparıyor. Bu güzel günün gecesi, yani son gecemizde, yine tavsiye listesinden gittiğimiz Kohjacksee adlı restoranın sahibine arkadaşımızdan selam götürüyoruz. İnanılmaz güzel bir müzik yayılıyor etrafa, herkes dans ediyor. Derken Tarkan çalmaya başlamaz mı? Biz de çıkıyoruz masaların üstüne, dünyanın bir ucunda Tarkan’la dans ediyoruz. Beş günlük Phuket Adası tatilinden sonra Bangkok’a geri dönüyoruz. Geri kalan tek günümüzün programında hafta sonu açık pazarı var. Çok büyük bir alana yayılmış bu pazarda ne ararsanız satılıyor ve inanılmaz kalabalık. Her ülkeden insan görüyoruz, yağmura rağmen pazar çok hareketli. El işlemeleri, kumaşlar, takılar, yerel sanatlar, yiyecekler, çiçekler… Çiçekler ve meyveler bu pazardaki favorimiz. Bu kadar kıymetli çiçeği bir arada hiç görmemiştim. Bir renk cümbüşü içinde, gerçekten de hepsini alıp eve götürmek istiyorum. Pazarda çalışan kadınlar dikkatimi çekiyor; hepsi değişik bir portre.
     Tayland gezimden arda kalanlar, görmek isteyip de görüp yaşadıklarım ve görmek istemediklerim… Ben Tayland’ı güler yüzlü insanlar diyarı, bir renk, koku ve doku cümbüşü olarak hatırlayacağım.


Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz