Küçük Lord Fauntleroy (10)

K

Onuncu Bölüm
                Gerçekten de Bayan Errol, uzaktan çekici gibi görünen Erleboro köyü yoksullarına yaptığı ziyarette oldukça üzücü şeyler görmüştü. Canlılık ve konfordan uzak evlerde, yoksulluk, işsizlik ve bilgisizlik kol geziyordu.
                Cedric’in annesi, kısa sürede, Erleboro’nun çevrenin en yoksul köyü olduğunu fark etti. Earl’s Court bölgesi, dökülen evleri, kaderlerine terkedilmiş hasta ve sefil insanlarıyla utanç verici bir görünümdeydi.
                Bayan Errol, oraya ilk gittiğinde, ürpermeden edemedi. Sefalet ve ilgisizliğin içinde büyüyen, kendi hallerine terkedilmiş zavallı çocukları gördüğünde, günlerini şahane bir şatoda, ihtişam, zenginlik ve kolay yaşam olanakları dışında hiçbir şeyden haberi olmaksızın yaşayan, her istediğini elde etme olanağına sahip oğlu geldi aklına. Sevecen anne kalbinde, cesaret gerektiren bir düşünce yerleşti o anda.
                Yavaş yavaş, herkes gibi o da, oğlunun Kont’un hoşuna gitme şansını elde ettiğini ve yaşlı adamın onun hiçbir isteğini reddedemeyeceğini anladı.
                “Kont her dileğini yerine getirmek isteyecektir onun,” dedi, kendisi gibi bu zavallılara yardım için çabalayan Bay Mordaunt’a. “Kont oğlumun tüm kaprislerini hoşgörüyle karşılayacaktır. Niye bu durumdan mutsuz zavallılar için yararlanmayalım? Bunun gerçekleşmesine özellikle özen göstereceğim!”
                Bayan Errol, oğluna güvenebileceğini biliyordu. Earl’s Court’ta gördüklerini ona aynen anlattı. Cedric de bu duyduklarını gidip dedesine anlatacaktı.
                Herkese garip gelmesine karşın, sonuç olumluydu. Aslında Kont’u etkileyen, çocuğun kendisine duyduğu güvendi. Cedric’te, dedesinin her zaman doğru ve eli açık davranacağı kanısı yerleşmişti. Gerçekten de Kont, bu niteliklerden uzak biri olduğunu belli edecek her türlü davranıştan kaçınmak zorundaydı. İyi kalpli, insanlara iyilik etmekten başka bir şey düşünmeyen biri olarak görülmesi, onun için yepyeni bir olaydı. Bu nedenle de, torununa dönüp, “Ben yaşlı, kaba ve bencil bir adamım. Yaşamım boyunca hiçbir iyi davranışta bulunmadım. Ne Earl’s Court’taki, ne de başka yerlerdeki sefil yaşantı beni ilgilendirmiyor…” diyemezdi. Bu küçük çocuğa, eli açıklıktan kaçınamayacak derecede bağlanmıştı. İşte bu nedenle de, kendisiyle uzun bir konuşma yapmak için Newick’i çağırdı. Birlikte, evlerin yıkılıp yenilerinin yapılmasına karar verdiler.
                Kont, kuru bir ses tonuyla vekiline;
                “Lord Fauntleroy böyle istiyor,” dedi. “Böylelikle o bölgenin değeri artacakmış. Kiracılara, bunun onun fikri olduğunu söyleyebilirsiniz.”
                Ardından, halıya uzanmış Douglas’la oynayan küçük torununa dikti gözlerini. Koca köpek, onun en sadık dostu olmuş peşini bırakmıyordu.
                Haber yayılmakta gecikmedi. İlkin bazıları inanmaya yanaşmadılar, ama bir işçi grubu gelip evleri yıkmaya başlayınca, Earl’s Court skandalını bitirenin Küçük Lord Fauntleroy olduğuna akılları yattı. Cedric, kendisinden, övünerek ve ileride çok büyük işler yapacağından söz ederek konuşanları duymuş olsaydı, mutlaka çok şaşırırdı. Oysaki o, hiçbir şeyin farkında değildi. Arabasıyla pazar yerinden geçerken dönüp şapkasını çıkaran ve saygıyla selam veren insanları gördüğünde, onların hep dedesini selamladıklarını sanıyordu.
                Dedesine, memnun ve mutlu bir ifadeyle;
                “Görüyorsunuz,” diyordu. “Sizi ne çok seviyorlar. Hem farkında mısınız?.. Sizi görmek ne kadar mutlu etti onları. Umarım bir gün beni de sizin kadar severler! Bu kadar sevilen ve hayranlık duyulan bir adamın torunu olmaktan gurur duyuyorum!”

                Evlerin yapımı başlayınca, dede ile torun sık sık Earl’s Court’a, çalışmaları kontrole gittiler. Küçük Lord, evlerin yapımıyla çok fazla ilgileniyordu. Midillisinden inip duvarcılarla tanışıyor, işleriyle ilgili sorular soruyor, onlara Amerika anılarını anlatıyordu. Cedric gidince, işçiler ondan söz ediyorlar, anlattıklarına gülerek eğleniyorlardı. Ama hepsi onu çok seviyor, evlerinde de eşlerine anlatıyorlardı. Kadınlar kanalıyla bütün çevreye yayılıyordu Küçük Lord’a duyulan sevgi. Böylece herkes, “Kötü Kont”un kendisini seven birini bulduğunu ve taşlaşmış kalbinin yeniden ısınmaya başladığını söylüyordu.
                Ancak Kont’un kalbinin ne dereceye kadar ısındığını kimseler bilemezdi. Yaşlı adam, kendisine sonsuz güven duyan bu çocuğa her gün biraz daha bağlanıyordu ama ona olan duygularını da herkese belli etmekten kaçınıyordu. Ondan söz edildiğinde, hep dişlerini gıcırdatarak gülümsüyordu. Cedric, dedesinin kendisine hayran olduğunu anlamakta gecikmedi ve kütüphanedeki koltuğunun yanında dikilirken, yemek masasında tam karşısında otururken, ata binerken, arabada, akşam teras yürüyüşleri sırasında ona daha yakın olmaya özen gösterdi.
                Cedric bir gün ona;
                “Anımsıyor musunuz?” diye sordu. Halının üzerine uzanmış okurken, birden kafasını kaldırmıştı. “Geldiğim ilk gece size söylediklerimi anımsıyor musunuz? Hani… İyi dost olacağımıza ilişkin sözlerimi? Bizden daha iyi iki dost bulunamaz, değil mi?”
                Kont;
                “Evet…” dedi. “En iyi iki dostuz biz! Gelin biraz buraya…”
                Küçük çocuk kalktı ve dedesine yaklaştı.
                İhtiyar adam;
                “İstediğiniz başka bir şey var mı?” diye sordu. “Hâlâ sizin olmayan bir şey?”
                Çocuğun kahverengi gözleri dedesine dikildi. Düşünceliydi…
                “Tek bir şey var,” diye yanıt verdi.
                “Nedir o?”
                Küçük çocuk bir an için sessiz kaldı. Aslında sorunun yanıtı belliydi.
                Kont;
                “Nedir o?” diye sorusunu yeniledi.
                “Şeri!”
                Kont derin bir soluk alarak;
                “Ama onu hemen her gün görüyorsunuz… Bu yetmiyor mu?”
                “Hep görmeye alışmıştım… Yatarken beni öpmeye gelir, sabah kalktığımda yanımda olur, hiç zaman kaybetmeden konuşurduk…”
                Dedeyle torunun bakışları karşılaştı. Kont kaşlarını çatmıştı.
                “Annenizi düşünmeden edemeyecek misiniz?” diye sordu.
                Cedric;
                “Asla!..” diye yanıtladı. “O da hep beni düşünüyor. Sizinle birlikte yaşamasaydım, sizi de düşünmeden edemezdim; daha sık düşünürdüm…”
                “Tanrım!” dedi Kont, bir an ona baktıktan sonra. “Tanrım… İnanırım, yapardınız!”
                Çocuk ne zaman annesinden söz etse, yaşlı adamın duyduğu kıskançlık gün geçtikçe artıyordu. İşin ilginci, kıskançlık arttıkça ona duyduğu sevgi daha da büyüyordu. Ama bir süre sonra gelen ve aşılması daha güç acılar, Kont’un gelinine duyduğu nefreti neredeyse bastırmıştı. Her şey birdenbire oldu…
                Bir gece, Earl’s Court’daki çalışmaların bitiminden kısa bir süre önce, Dorincourt Şatosu’nda uzun süredir hiç görülmemiş, büyük bir şölen verildi. Birkaç gün önce, Kont’un tek kız kardeşi olan Leydi Lorridaile ile kocası Sir Harry Lorridaile, sekiz günlüğüne Şato’ya gelmişlerdi. Bu olay tüm çevrede büyük ilgi uyandırdı; çünkü evlendiğinden buyana, yani otuz beş yıldır Leydi Lorridaile Dorincourt’a uğramamıştı. Şimdi, bembeyaz saçlarıyla pembe yanaklı, şirin ve yaşlı bir kadındı. Altın bir kalbe sahip olan bu kadın, kardeşinin davranışlarını hiçbir zaman onaylamamıştı. Onunla birçok kez tartışıp küsmüştü.
                Daha sonra, kardeşiyle ilgili oldukça tatsız şeyler duymuştu. Ölen karısını nasıl savsakladığını, çocuklarına olan ilgisizliğini zaten biliyordu. Kont’un iki büyük oğlunu, Bevis ile Maurice’i hiç görmemişti. Ama bir gün, on sekiz yaşında, uzun boylu ve yakışıklı bir delikanlı Lorridaile Park Şatosu’nun kapısını çalmıştı. Gelen, en küçük yeğeni Cedric Errol’den başkası değildi. Oradan geçerken, annesinin her zaman adını andığı Constantia halasıyla tanışmak istemişti. Leydi Lorridaile, iyilik dolu kalbini sızlatan yeğenini bir hafta boyunca tüm sevecenliğiyle ağırlamıştı. Cedric Errol, Dorincourt’a döndüğünde babası ona çok kızmış ve bir daha halasına gitmesini yasaklamıştı.
                Leydi Lorridaile, hep bunu düşünmüştü. Amerika’da düşüncesizce bir evlilik yapması nedeniyle duyulan korkulara katılmış olsa da, bu nedenle oğlunu reddettiğini söyleyen ağabeyine isyan etmişti. Sonra, Kaptan’ın ölüm haberini almıştı. Daha sonraki yıllar, Bevis’in attan düşerek, Maurice’in de Roma’da ateşler içinde öldüğünü duydu. Ve nihayet, dedesi tarafından ‘Lord Fauntleroy’ adını taşımak üzere aratılıp buldurulan küçük Amerikalı çocuğun öyküsü geldi kulağına.
                “Diğerleri gibi onu da mahvedecek!..” dedi kocasına. “Umarım annesi oğluyla ilgilenecek karakterdedir.” Sonra Kont’un, anneyle oğlu birbirinden ayırdığını öğrenince, küplere bindi; öfkesini anlatacak söz bulamıyordu.
                “Rezalet bu, Harry!..” diye bağırdı. “Bu yaşta bir çocuğu, kendisi gibi yaşlı bir adama sırf yoldaşlık etsin diye ayırmak… olacak şey değil! Çocuğu da kendisi gibi duygusuz bir canavar yapacak! Ona yazmanın işe yarayacağını bilseydim, hiç durmaz kâğıt kaleme sarılırdım…”
                Kocası;
                “Gereksiz bir girişim olurdu bu, Constantia!” dedi.
                “Evet, biliyorum!.. Saygısız kardeşimi çok iyi tanıyorum. Ama düşün… bir skandal bu!”
                Sadece yoksul çiftçiler değildi küçük Lord Fauntleroy’un ününü duyan; onun güzelliğinden, sevilmeye değer karakterinden, herkesin sevgisini kazandığından, dedesi üzerinde giderek artan etkisinden… Daha birçok kişinin haberi vardı. Küçük Lord’dan, şölenlerde, soylu meclislerinde, Kontluk sınırları dışında da söz ediliyordu. Kadınlar genç anneye acıyorlar, Kont’u yakından tanıyanlar, zavallı çocuğun dedesiyle ilgili düşüncelerine kahkahalarla gülüyorlardı.
                Bütün bu söylentiler, yavaş yavaş Leydi Lorridaile’in kulağına da geldi. Higgins olayını, Earl’s Court’un onarımını ve bunlara benzer daha birçok olayı duydu. Çocuğu tanımak arzusu uyanmaya başlamıştı ki, tam bu sırada, Dorincourt’da birkaç gün geçirmelerini isteyen bir davet mektubu geldi.
                “İnanılmaz şey!” dedi şaşkınlıkla. “Herkes bu çocuğun mucizeler yarattığını söylüyordu, ama artık inanmam gerek! Belli ki kardeşim çocuğa hayran olmuş ve onunla gurur duyuyor. Bize de tanıtmak istiyor!”
                Daveti kabul edip, kocasıyla birlikte Dorincourt Şatosu’na geldiklerinde, oldukça geç bir saatti. Kardeşini görmeden odasına çıktı, sonra akşam yemeği için giyinip salona indi. Kont, şöminenin yanında ayaktaydı, yanında da siyah kadifeler, dantelli gömlekler içinde küçük bir çocuk dikiliyordu. Çocuk, tatlı ve saf bakışlarını kendisine yöneltti. Leydi Lorridaile şaşkındı ama çok hoşuna gitmişti bu bakışlar. Kont’un elini sıktı ve ona gençliğinden beri kullanmadığı adıyla hitabetti;
                “Eee… Ne var ne yok bakalım, Molyneux? Çocuk bu mu?”
                Kont onu;
                “Evet, Constantia!” diye yanıtladı. Ardından hemen ekledi. “Fauntleroy… İşte büyük halanız Leydi Lorridaile!”
                Lord Fauntleroy;
                “İyi akşamlar, halacığım!” dedi.
                Leydi Lorridaile, elini çocuğun omzuna koydu ve onu sevecenlikle öptü.
                “Halanız Constantia’yım ben…” dedi. “Zavallı babanızı çok severdim. Siz de tıpkı ona benziyorsunuz.”
                Küçük çocuk;
                “Ona benzetilince çok memnun oluyorum,” diye yanıtladı. “Çünkü… Herkes çok severdi onu. Şeri, yani annemi sevdikleri gibi!”
                Leydi Lorridaile’in gönlü fethedilmişti. Eğilip yeniden öptü çocuğu ve o anda dost oldular. Yemek arasında;
                “Söyleyin Molyneux,” diye sordu Kont’a büyük hala. “Bundan daha iyisini düşünemezdiniz değil mi?”
                Kont;
                “Sanırım,” diye yanıtladı. “Harika bir çocuk, ikimiz çok iyi anlaşıyoruz. Benim çok tatlı ve iyiliksever birisi olduğumu düşünüyor…”
                “Peki… Annesi sizin hakkınızda ne düşünüyor?”
                Leydi Lorridaile, her zamanki gibi dosdoğru, sonuca giden bir tavırla sormuştu bu soruyu.
                Kont, kaşlarını çatarak;
                “Sormadım,” diye yanıtladı.
                “Öyleyse… Sizinle açık konuşayım. Bu davranışınızı onaylamıyorum. En kısa zamanda onu görmeye gideceğim. Duyduğuma göre, çocuk tüm niteliklerini ona borçlu. Hatta Lorridaile Park’da bile, yoksul kiracılarınızın ona hayran oldukları söyleniyor…”
                “Evet, çocuğa hayranlar! Bayan Errol’e gelince; gidip onu görebilirsiniz, hem de istediğiniz zaman. Onun, bu çocuğa güzelliğinden biraz verdiğini kabul ediyorum. Tüm isteğim Court-Lodge’da kalması ve benim onu görmeye zorlanmamam!”
                Leydi Lorridaile, hemen ertesi gün, Bayan Errol’u ziyarete gitti. Döndüğünde ise kardeşine;
                “Şimdiye kadar gördüğüm kadınların en tatlısı,” dedi. “Yalnız güzelliğini değil, ruhunu da vermiş oğluna. Buraya, yanınıza çağırıp, ikinizle de ilgilenmesini istememekle çok büyük hata yapıyorsun. Lorridaile’e davet edeceğim onu…”
                Kont;
                “Oğlundan ayrılmak istemez,” diye yanıt verdi.
                Yaşlı kadın gülerek;
                “Ben de o zaman, Cedric’i de davet ederim,” dedi.
                Aslında Lord Fauntleroy’u götürmesine izin verilmeyeceğini biliyordu. Dedeyle torunun birbirlerine ne ölçüde bağlandıklarının, yaşlı adamın sevgi ve gururunun nasıl bu çocuğun üzerinde odaklandığının, çocuğun saf ve temiz doğasının bu sevgiye ne denli güvendiğinin o da farkındaydı.
                Leydi Lorridaile, verilen bu büyük şölende, aslında Cedric’in herkese tanıtılmasının amaçlandığını anlamıştı. Daveti kabul edenlerin arasında, Küçük Lord’la tanışmayı düşünmeyen, masalarına gelip gelmeyeceğini merak etmeyen tek bir kişi bile bulunamazdı.
                Şölen günü Cedric hazırdı. Kont, kız kardeşine;
                “Bu çocuğun yaşından beklenmeyecek tavırları var,” dedi. “Çocuklar genellikle ya aptal, ya da çekilmez olurlar. Yahut benim çocuklarım gibi, her ikisi birden. Ama Cedric, kendisine hitap edildiğinde nasıl yanıt verileceğini, gerektiğinde ise susmasını gayet iyi biliyor.”
                Ancak Cedric, gece süresince susmaya pek zaman bulamadı. Herkesin ona söylemek istediği bir şeyler vardı. Kadınlar üzerine titriyor, erkekler ona çeşitli sorular yöneltip şakalaşıyorlardı. Cedric, yanıtlarına neden güldüklerini pek anlayamamasına karşın, çevresinde neşeli insanlar görmeye alışkın olduğundan, ağırbaşlılığını koruyor ve hiçbir şeyden kuşkulanmıyordu.
                Şöleni göz kamaştırıcı bulmuştu. Salon ışıl ışıl aydınlatılmıştı; her tarafa çiçekler yerleştirilmişti. Erkekler çok neşeli ve kibardılar, kadınlar ise en şık gece giysilerini giymişler, en değerli mücevherlerini takmışlardı. Özellikle, aralarında Londra’dan gelmiş çok güzel bir kız vardı. Cedric durmadan ona bakıyordu. İnce uzun boylu, menekşe gözlü, siyah ipek saçları olan bir kızdı bu. Üzerinde çok güzel beyaz bir giysi, boynunda da ince bir kolye vardı. Genç erkekler onu çevreliyor, Cedric de içinden ‘Sanki bir prenses!..’ diyordu.

                Pek farkında olmadan, belki de daha iyi görebilmek için yanına yaklaşmıştı ki, genç kız birden ona doğru dönerek;
                “Gelin buraya, Lord Fauntleroy,” dedi. “Söyleyin bakayım, neden hep bana bakıyorsunuz?”
                Cedric, çekintisiz bir tavırla;
                “Çok güzel olduğunuz için,” yanıtını verdi.
                Yakınlarında bulunan erkekler gülüştüler, kızın yüzü hafifçe kızardı.
                Erkeklerden biri;
                “Fauntleroy,” dedi. “Yaşınızdan yararlanın! Büyüyünce bu sözleri aynı rahatlıkla söyleyemezsiniz!”
                Lord Fauntleroy neşe içinde;
                “Kimse engelleyemez söylememi,” diye karşılık verdi. Güzel kızın adı Vivian Herbert’di. Elini çocuğun omzuna koyup kendine doğru çekti. Gülerek yanaklarından öptü.
                Cedric;
                “Gördüğüm bayanların en şirinisiniz,” diye açıklamada bulundu. “Ama Şeri dışında. Aslında ondan, yani annemden daha şirin birinin olacağını sanmam. Dünyanın en şirin insanıdır o!”
                Bayan Herbert, çocuğa yeniden sarılarak;
                “İnanırım!” dedi.
                Bay Havisham’ın da gelmesi bekleniyordu ama hiç yapmadığı halde bu kez geç kalmıştı. Hatta o kadar geç kalmıştı ki, herkesin yemek odasına geçeceği sırada ortaya çıktı. Kont ona şaşkınlıkla baktı. Vekili telaşlı ve heyecanlıydı. Suratı da sapsarı kesilmişti.
                Alçak bir sesle Kont’a;
                “Olağanüstü bir olayla karşılaştım,” dedi.
                Bay Havisham, yemek esnasında da bir şey yemedi. İki üç kez, doğrudan kendisine hitap edildiğinde, sanki kafası başka yerdeymiş gibi yerinden sıçradı. Yemeğin sonunda, Küçük Lord davetlilerin arasına karışınca, onun ardından uzun bir süre endişeyle baktı. Cedric’de şaşırmıştı, çünkü Bay Havisham’la arası her zaman çok iyiydi. Ama bu gece, yaşlı dostu kendisiyle hiç ilgilenmiyordu. Aslına bakılacak olursa, karşılaştığı o olağanüstü olayın dışında, her şeye ilgisizdi bu gece. Vereceği haberin Kont’ta şok etkisi yapacağını, her şeyi altüst edeceğini biliyordu. Ve… Tüm katı kalpliliğine karşın, kendini iyice sarsılmış hissediyordu. Neydi Tanrım bu başlarına gelen!
                Uzun ve harika yemeğin sona ermesini sabırsızlıkla bekledi durdu. Hayal âleminde gibiydi. Birçok kez, Kont’un şaşkınlık ve merak içinde kendisini süzdüğünü fark etti.
                Küçük Lord ise, Bayan Vivian’ın yanına oturmuş, resimli bir kitaba bakıyordu.
                “Bana gösterdiğiniz yakın ilgiye teşekkür ederim,” dedi. “Böyle güzel bir gece hiç geçirmemiştim… çok eğlendim!”
                Aslında o kadar çok yorulmuştu ki, erkekler Bayan Vivian’ın çevresine toplanınca, Cedric göz kapaklarının ağırlaştığını hissetti. İki üç kez gözlerini açtı, uyanık kalmaya çalıştı, ama başaramadı. Arkasında, sarı saten kaplı koca bir yastık vardı. Başını yastığa dayadı ve az sonra göz kapakları bütün bütün kapandı. Gecenin sonuna doğru, Bayan Vivian onu yanaklarından öperken, küçük çocuk farkına bile varmadı.
                “İyi geceler, küçük Lord Fauntleroy!” dedi genç kız. “İyi ve tatlı uykular!”
                Son konuk da ayrılmıştı ki, Bay Havisham ateşin yanındaki koltuğundan kalkarak kanepeye yaklaştı ve çocuğu hayranlıkla seyretti. Kemikli elleriyle çenesini ovuşturdu. Yıkılmış bir hali vardı!
                Yanına gelen Kont;
                “Hayrola, Havisham?” diye sordu. “Ne var bakalım? Yok, yok… bir şeyler var belli! Sözünü ettiğiniz olağanüstü olay nedir, söyleyin bakalım!”
                Bay Havisham, Kont’a doğru döndü. Hâlâ çenesini ovuşturuyordu.
                “Haberler çok kötü…” dedi. “Üzgünüm Kont’um… Bundan kötüsü olamaz. Bu haberi benim getirmem ne büyük bir şanssızlık!”
                Kont kızgınlıkla;
                “Çocuğa niye öyle tuhaf tuhaf bakıyorsun?” diye sordu. “Bütün gece boyunca hep böyle baktınız… Getirdiğiniz haber Lord Fauntleroy’la ilgili sanırım.”

                Bay Havisham;
                “Kestirmeden söyleyeyim,” diye karşılık verdi. “Evet… Lord Fauntleroy’la ilgili. İnanmayacaksınız, ama bu çocuk Lord Fauntleroy değil! Yalnızca oğlunuz Kaptan Cedric Errol’un oğlu. Gerçek Lord Fauntleroy ise, oğlunuz Bevis’in oğlu… Şu anda da Londra’da kiralık bir odada bulunuyor.”
                Kont, oturduğu koltuğun kollarını öyle bir hırsla sıktı ki, elinin bütün damarları dışarı çıktı. Alın ve boyun damarları patlayacak kadar şişti. Sapsarı kesildi.
                “Ne diyorsun sen?” diye bağırdı. “Deli misin? Ne biçim bir yalan bu?”
                Bay Havisham;
                “Eğer bu bir yalansa…” dedi. “Gerçeğe biraz fazla benziyor. Bu sabah bir kadın büroma geldi ve altı yıl önce Bevis’le evlendiğini söyledi. Londra’da evlenmişler, evlilik belgelerini de kanıt olarak gösterdi. Beraberlikleri bir yıl sürmüş. Aralarında anlaşmazlık çıkınca, çekip gitmesi için oğlunuz kadına büyük bir miktar para vermiş. Kadının beş yaşında bir oğlu var. Alçak tabakadan, bilgisiz, Amerikalı bir kadın… Oğlunun nelere sahip olabileceğinin farkında bile değilmiş daha önce. Bir avukat söylemiş oğlunun Lord Fauntleroy olduğunu ve bir gün Dorincourt Kontu olacağını. Şimdi gelmiş haklarını istiyor…”
                Bir an için, başı sarı saten yastığa dayalı olarak uyuyan çocuğun derin bir soluk aldığı işitildi. Uykusunda heyecanlanmış olmalıydı. Başını, dedesine daha iyi görünmek istercesine yaşlı adama çevirdi.
                Kont’un yüzü sapsarıydı. Dudaklarından acı bir gülümseme geldi geçti.
                “Bu öykünün tek bir sözcüğüne bile inanmıyorum,” dedi. “Bevis her zaman ailenin yüz karasıydı. Bilgisiz ve kaba bir kadın demiştiniz, değil mi?..”
                Vekil;
                “Sadece imza atmasını bildiğini söyleyebilirim,” diye yanıtladı. “Hiçbir eğitim görmemiş, yalnızca parayı düşünüyor. Çok kaba bir güzelliği var ama… Sanki bana…”
                Bir çeşit ürpermeyle sesini kesti Bay Havisham. Kont’un alnındaki damarlar, mor sicimleri andırıyordu. Soğuk ter damlaları parıldıyordu damarlarının arasında. Mendilini çıkarıp terini sildi. Gülümsemesi, iyice acı bir biçim almıştı.
                “Bir de şu çocuğun annesini reddettiğimi düşünüyorum da…” dedi.. “Tanışmayı bile istemedim. Şimdi cezamı çekiyorum galiba!”
                Aniden yerinden kalkıp ileri geri yürümeye başladı. Dudaklarından korkunç sözcükler dökülüyordu. Kızgınlığı, nefreti ve hayal kırıklığı onu, fırtınanın bir ağacı sarstığı gibi sarsıyordu. Bay Havisham, bütün kızgınlığına karşı Kont’un, kanepede uyuyan çocuğu uyandırmamak için sesini yükseltmediğini fark etti.
                Kont, daha sonra Bay Havisham’a, kadın ve sahip olduğu haklarla ilgili bir sürü soru sordu. Bunları sorarken, salonu boydan boya adımlamayı sürdürüyordu. Bazen yüzü bembeyaz oluyor, bazen de öfkeden kıpkırmızı kesiliyordu. Öğrenebileceklerinin hepsini öğrendiğinde, kendisine kuşkuyla bakan vekilinin karşısında yıkık bir vaziyette kalakaldı. Sonra, kanepenin yanına kadar gelip gözlerini Cedric’e dikti.
                “Birisi bu çocuğu seveceğimi söyleseydi,” dedi. “Asla inanmazdım. Çocuklardan her zaman nefret etmişimdir, ama bunu seviyorum. O da beni seviyor. Çok kişi tanıdım bugüne kadar, hiçbiri beni sevmedi, ama bu çocuk seviyor işte! Benden hiçbir zaman korkmadı, hep güven duydu bana. Benim yerimi dolduracak, benden çok daha iyi bir insan olacaktı… İsmimi şerefle taşıyacaktı!”
                Hafifçe eğildi, bir süre uyuyan çocuğun yüzüne hayranlıkla baktı. Cedric’in alnına düşmüş saçlarını eliyle geriye doğru attı, sonra zile basarak uşağını çağırdı.
                Thomas içeri girdiğinde, eliyle kanepeyi göstererek;
                “Odasına çıkarın…” dedi. Sesi oldukça zayıf çıkıyordu. “Odasına götürün Lord Fauntleroy’u… sarsmadan!” 

(Yazan: Frances Hodgson Burnett-Çeviren: Sevgi Şen)

 

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi