El Che Guevera’nın Ülkesi – KÜBA

E

     Şimdiye kadar Küba hakkında çok yazı yazıldı, çizildi. Purolarından yönetim biçimine, bekârlar için cennet olmasından eşi bulunmaz dalış noktalarına kadar birçok makale yayınlandı, televizyon programları yapıldı. Ama eksik olan bir şey hep vardı. Turistik rotanın dışına çıkıldığında, masanın karşı tarafına geçildiğinde nasıl göründüğü… Bu yazıda Küba’nın farklı yüzünü bulacaksınız. Kitaplarda yazıl(a)mayanlardan, gezi notlarında belirtil(e)meyen, ansiklopedilerde bulun(a)mayan, internet üzerinde karşınıza çık(a)mayanlardan…
     Öyle bir ülke ki, Havana’yı ve şehrin yıkık dökük, bakımsız halini gördüğünüzde, Küba’ya varışınızın ilk saati, “Ben buraya niye geldim üstelik üste para verdim… İlk uçakla geri dönemez miyim?” diyebilirsiniz. Aradan geçen birkaç günün sonunda ise biraz daha fazla kalabilmek için her şansı zorlayacaksınız. Üstelik o kadar uzak olmasına rağmen, ilk fırsatta ve en kısa zamanda tekrar gelebilmek düşüncesi ile ayrılacaksınız Jose Marti havaalanından.
     Her yerde müzik var
     İnsanları çok farklı. Yapmacıksız bir saygı, samimiyet, güleryüz ve mutluluk. Onca yokluğa, açlığa ve olumsuzluğa rağmen, yıkık dökük de olsa “Colonial” bir doku, artık müzelerde olduğunu zannettiğiniz, devrim öncesinden kalmış antika Amerikan arabaları, “deve” dedikleri, kamyonların çektiği “Bursa-Kasa” vagonlarından oluşan toplu taşımacılık ve her yerde müzik, renk, renk, renk…
     Ağzında upuzun bir puro, arkasındaki bardan dökülen “Chan Chan veya “Hasta Siempre” notalarına sırtını dayamış, dudaklarında rom kokusu, saçlarında tembel bir Pazar meltemi, yüzünde onlarca yılın zorlu çizgileri olmasına rağmen, ağzındaki son iki dişi göstererek gülen bir Kübalının mutluluğunu başka nasıl açıklayabiliriz ki?
     Asalet, sefaletin önünde
     Küba’da ekonomi, anlaşılması zor sistemler üzerine kurulu. Her ne kadar sosyalist bir düzen varsa da, liberalizm artık kapıları zorlamaya başlamış durumda. Çin’den, Rusya’dan, Kanada’dan, İspanya’dan mal alıyorlar. Coca Cola, Pepsi gibi biraz daha “emperyalist ürünler” direkt değil, Arjantin, Meksika gibi “bir başka” ülkeden temin ediliyor. Hatta geçen yıllarda Çin’den gelen şilep dolusu kalitesiz de olsa işe yarar durumdaki televizyonlar, binlerce ailenin evini renklendirmiş. Küba’da sadece iki adet devlet kanalı var. Ama gece yarısı Amerikan kanalları sessiz sedasız açılmaya başlıyor. Şüphesiz, Amerikan kanalları ancak kaçak anten kullanılarak seyrediliyor. Bu antenlerin ömrü de pek uzun değil. Ya komşular ispiyonlayıp kaldırtıyor ya da çalınıyorlar. Kısacası, aslında uydu yayını izlemek yasak.
     Anti-Amerikanizm her yerde var zannediyorsanız yanılıyorsunuz. Halkın böyle bir derdi yok. Hatta direkt Amerika’dan yapmamak ve bir “ara ülkeden” gelmek kaydı ile. Amerikalı turistler dahi turistik geziler yapabiliyorlar. Turizme daha yeni alışıyor olmalarına rağmen, dev adımlar atıyorlar.
     Özellikle Doğu Bloku ve Sovyetler Birliği’nin dağılması ile Küba iyice yalnızlaşmış durumda. Uluslararası desteğin kesilmesi, 2000’lere kadar, halkı alışmış bulunduğu yokluğun daha da içine itilmiş durumda. Devlet yardımlarının azalması, diğer yandan turizmin gelişerek her köşeye nüfuz etmeye başlaması, Kübalıları tanımlanması zor bir serbest piyasa ekonomisi ile karşı karşıya bırakmış.
     Teoride Kübalıların Amerikan Doları’nı, turistlerin de Küba Pezo’sunu kullanmaları yasak ama çoğu kimse, dolar alıp veriyor. Kübalıların, uzun yıllar biriken dolarlarını yastık altında tuttuklarını ya da düzenli bir şekilde Amerika’daki, özellikle Miami’deki yakınlarına gönderdiklerini, bu sebeple bu parayı ekonomiye kazandırmak için birçok uygulamanın göz yumularak gevşetildiği söyleniyor.
     Kübalıların, geçerli bir sebep olmadığı sürece, ülkedeki otellerde konaklamaları yasak. Yalnızca Lobby veya otelin disko, gece kulübü gibi bazı kısımlarına girmelerine izin veriliyor. Bu durumda bile, otelin güvenlik görevlileri, otel içerisinde dolaşan kendi vatandaşlarını takibe alarak, gerekirse hangi amaçla orada olduğunu soruyor.
     Purolar: Hayal mi gerçek mi?
     İşte tüm turistlerin kafasını karıştıran soru. Sizler de, bazı seçkin mağazalarda ve özellikle havaalanlarında, özel bölümlerde satılan puroların fiyatlarını görmüşsünüzdür. İçinde genelde 25 adet bulunan, dikkatlice saklanmadığı sürece kısa zamanda tüketilmesi gereken puroların özellikle prestijli olanları, dudak uçuklatan fiyatlarla sergileniyor. Bu fiyatlar Küba içinde de geçerli. Zaten ülke dışına sadece iki kutu puro, o da resmi faturası olması durumunda çıkarılabiliyor. Kısa bir süre öncesine kadar, yanına iki kutu da faturasız yerel puro eklenebiliyordu. Yani her durumda en fazla 4 kutu puroya izin vardı. Ama artık hologramlı etiket uygulamasına geçildi ve ülkeden dışarı faturasız puro çıkartmak neredeyse olanaksız hale geldi. Hangi uyanıklıkla saklanmaya çalışılırsa çalışılsın, valizler uçağa girmeden tarayıcıya girdiğinden, fazla kutuların sonu hazin oluyor. Havaalanındaki gümrük odasında genelde kuyruk var. Rüşvet teklif dahi edilemiyor, işleri zorlaştırmaktan başka bir işe yaramıyor.
     Şehirlerde gezerken, sizlere yaklaşarak puroları “resmî etiketi” olmadan satmaya çalışanlar var. Dışarıdan bakınca tamamıyla aynı. Eğer biraz dil biliyorsanız, size bir akrabasının, bir puro fabrikasının satış veya depo müdürü olduğunu söyleyerek kaynak konusundaki şüphelerinizi siliyor.
     Resmî mağazalara girdiğinizde ise dışarıda satılan bu puroların muz yaprağı ile sarıldığı anlatılıyor. Ayrıca bu kaçak satılan puroların bir kısmı gerçek olsa da, büyük kısmını hassas saklama koşulları sebebiyle özelliklerini yitirmiş olanlar oluşturuyor.
     Kimi otellerde bu purolar, demonstrasyon ve satış amacıyla, tek tek elle müşterilerin gözü önünde sarılıyor. Bazı Kübalılar da kendileri münferit üretim yapıyorlar. Fazla söze gerek yok. Memlekette, emzik gibi herkesin ağzında bir puro tütüyor.
     Castro’dan çok sevilen Ernesto Che Guavera
     Che hakkında ayrı bir yazı, ayrı bir ansiklopedi gerekiyor. Ülkenin her yerinde anısı büyük saygı görüyor. Hatta Castro’yu dahi sollamış durumda ve her “iyi yetişmiş” Kübalının kalbinde, tüm devrimcilerde olduğu gibi, “Che” olabilme ateşi yanıyor. Ülkenin her yerinde, yolda, şehir girişinde dev sloganlar göze batıyor: “Ya istiklal ya ölüm”, “Sosyalizmi sevelim, sevdirelim”, “Che’nin vatanı kahraman şehir”, “Cuba si” gibi. Bu sonuncusunu da açmak gerek: Aslında uzun slogan, Amerikalıları kastederek “Cuba si, yankees no” olarak kullanıyor. Biz bu yazıda sadece “Che” isminin kökenini ve kısa bir hikâyesi nakletmekle yetinelim.
     Meksika’da, Arjantinlilerin adlarının başına bir “el Che” getirilir. Ernesto da bu uygulamanın dışında kalmamış ve “El Che Guevera” olmuştur. Kısa sürede Kübalılarla dost olduğunda, adı çoktan bu ekle birlikte söylenir olmuş, daha da sadeleştirmek için sadece “Che” okunmaya başlanmıştır. Bu Che eki Arjantin’de cümlenin başında ya da sonunda kullanılan bir ünlemdir. Ernesto da, bütün Latin Amerikalı arkadaşları gibi cümlenin sonunu “Che” diye bitirdiğinden, bu küçük hece onun simgesi haline gelmiştir.
     Bilindiği gibi büyük kahraman Che, devrim sonrasında ekonominin başına getirilmiş. 7 Ekim günü Castro kendisini INRA’nın (Tarım Reformu Ulusal Enstitüsü) başkanlığına atadı. Ama ulusal banka “Banco Nacional” başkanı Felipe Pezos, bir devrimciden beklenemeyecek kadar ağır ve temkinli hareket ettiğinden, görevimden uzaklaştırılacaktır. Bunun üzerine Fidel 26 Kasım’da, güvendiği yakın adamları ile yaptığı bir toplantıda şöyle sormuştur:
     “Aranızda ekonomist var mı?”
     Bir tek el kalkmıştır. O da Ernesto Che’nin elidir. Castro hemen kararını verir:
     “Peki, Banco Nacional’ın başkanı sen olacaksın.”
     Che şaşkındır. O, “Aranızda komünist var mı?” diye anlamıştır soruyu.
     O makamda da fazla durmayacak, yıllar onu devrimci ateşle kavuracak ve tekrar kendini dağlara vuracağı, bir başka ülkede devrim ateşini yakmaya çalışacağı Bolivya’ya sürükleyecektir. Ama ölüm onu yakalayacak ve yağmurlu bir öğle saatinde La Higuara’da köşeye sıkıştıracaktır.
     Tutuklandıktan sonra yaşaması halinde bir tehdit olmaya devam edeceği korkusu ile Bolivya yönetimi, Amerika ve CIA’nın baskısı ile bu devrimciyi öldürme kararını alacaktır.
     Che, karşısına kendisini infaz etmek için çıkan üç astsubaydan biri olan Mario Teran’a, cesaret vermek için bağıracaktır:
     “Korkma, vur! Vur haydi!”
     Asker daha sonra anlatacaktır:
     “Gözleri pırıl pırıl parlıyordu. Büyülenmiştim. Bana büyük, dev gibi büyük göründü…”
     Daha sonra Mario Teran su içirilerek yatıştırılacak, titreyen parmağı ile bir el ateş edecek ve iyi nişan alamadığından, Che’yi sadece yaralayacaktır. Daha sonra, CIA ajanının da zorlaması ile daha sonradan kimsenin üstlenmediği bir atış ile kalbine tek kurşun sıkılarak, can çekişen Che’nin hayatına son nokta konacaktır. Büyük bir olasılıkla, diğer astsubay Ramon’dur ateş eden… Mario Teran, La Paz’da öğrencilerin ağır suçlamaları karşısında, 1968 Nisan’ında oturduğu binanın dördüncü katından atlayarak hayatına son verecektir.
     “No levantes himmos de Victoria, En el dia sin sol de la batalla…”
     “Savaş güneşinin doğmadığı gün zafer şarkısı söylenemez…”

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz