Küçük Lord Fauntleroy (11)

K

On Birinci Bölüm
                Bay Hobbs’un genç dostu, İngiltere’ye gitmek için kendisini terk ettiğinde, bakkal, yavaş yavaş dostuyla arasında koca Atlas Okyanusu’nun bulunduğunu anlamaya ve yalnızlık duymaya başladı. Bay Hobbs’un, ne zeki ne de geçimi kolay bir insan olmadığı bir gerçekti. İnceliği olmadığı için de pek dost edinememişti. Kendini oyalamakta güçlük çekiyordu. Tek uğraşısı, gazeteleri okumak ve hesap yapmaktı. Aslında, toplama yapmakta bile güçlük çeker, hesabının doğrusunu bulmak için birçok kez yenilemek zorunda kalırdı. Yola çıkmadan önce, parmaklarıyla hızlı şekilde toplama yapabilen Cedric yardım ediyordu ona.
                Önceleri, çocuğun çok uzağa gitmediğini ve yakında döneceğini sanmıştı. Bir gün gelecek, gazetemin üzerinden bakacağım ona, diyordu kendi kendine. Şık giysileriyle karşımda Cedric bulacağım. O da bana, “Merhaba Bay Hobbs!” diyecek. “Ne sıcak bir gün değil mi?”
                Günler gelip geçtikçe, ne gelen ne de giden olmayınca, Bay Hobbs endişelenmeye başlamıştı. Gazete okumaktan bile eskisi kadar zevk almıyordu. Şöyle bir göz gezdirdikten sonra kaldırıp atıyor, gözleri yüksek taburenin üzerinde tüneyen çocuğu arıyordu. Taburedeki ayak izlerini gördükçe, bakkala hüzün çöküyordu. Bu izler, geleceğin Dorincourt Kontu tarafından, bizzat kendi ayaklarıyla yapılmıştı. Tabureye uzun uzun baktığı bir gün, cebinden altın zincirli saatini çıkardı ve arkasındaki yazıyı okudu: “Bay Hobbs’a eski dostu Lord Fauntleroy’dan. Bunu okudukça beni anımsayın” Defalarca okudu bun tümceyi, sonra saati kapatıp cebine koydu. Geniş bir iç çekerek ayağa kalktı, yerleştirilecek patates çuvallarına doğru yürüdü. Gözü sokaktaydı.
                Akşam olunca, dükkânını kapadıktan sonra, piposunu yaktı ve Cedric’in eskiden oturduğu eve doğru ağır adımlarla yürümeye başladı. Kapıda “Kiralık” levhası asılıydı. Evin önünde bir süre durdu, derin derin içini çekti, sonra tekrar yürümeye koyuldu.
                Bu durum hep böyle, yeni bir haber gelene kadar iki üç hafta boyunca sürdü gitti. Ağır yaradılışlı olması, yeni bir fikir oluşturmasını engelliyordu. Sonunda Dick’i görmeye gitmek geldi aklına. Dick’le, eski ortak dostlarından konuşarak teselli bulacağını düşünmüştü.
                Dick, hamarat hareketlerle bir müşterisinin ayakkabılarını boyarken, şişman, kel kafalı bir adamın kendisine doğru geldiğini gördü. Adam tam yanında durmuş, üzerinde “Yenilmez Dick Topton Usta” yazılı tabelaya bakıyordu. Üstelik o kadar hayranlıkla bakıyordu ki, Dick onunla ilgilenmek gereğini duydu. Önündeki müşterisinin işini bitirdiğinde ona dönüp, “Fırçalayayım mı, beyefendi?” diye sordu. Şişman adam, kararlı adımlarla ilerledi ve “Evet!” dedi.
                Boyacı çocuk işe koyulunca, Bay Hobbs birkaç kez tabelaya bakarak;
                “Nereden çıktı bu tabela?” diye sordu.
                Dick;
                “Bir dostumun armağanı,” diye yanıt verdi. “Küçük bir çocuk… Tüm malzemelerimi de o aldı. Rastladığım en iyi çocuktur o… Şimdi İngiltere’de, lord olmak için gitti…”
                Bay Hobbs yavaşça;
                “Lord mu?” diye sordu. “Lord Fauntleroy olmasın sakın? İleride Dorincourt Kontu olacak olan?”
                “Ne… Tanıyor musunuz onu yoksa?”
                Bay Hobbs, terleyen alnını silerek;
                “Evet!..” diye yanıtladı. “Doğduğundan beri tanırım onu. Uzun süre, yani gidinceye kadar çok iyi iki dosttuk!”
                Cebinden saati çıkarıp arkasındaki yazıyı gösterdi boyacı çocuğa.
                “Giderken armağan etmişti, beni unutmanızı istemiyorum, demişti…” kafasını sallayarak. “Bana hiçbir şey vermese de, hoşça kalın dememiş olsa da, unutmazdım onu. Herkesin isteyeceği eşsiz bir şeydi onun dostu olmak!”
                Dick;
                “Evet…” diye karşılık verdi. “Yaşamım boyunca gördüğüm en kibar çocuktu. Biz de çok iyi dosttuk ikimiz…”
                “Ne yazık ki kont olacak. Bakkallıkta pekâlâ ilerleyebilirdi ya da tuhafiyecilikte. Evet… Mutlaka çok başarılı olurdu.”
                Her ikisinin de Cedric’le ilgili söyleyecek o kadar çok şeyi vardı ki, Bay Hobbs ertesi akşam için Dick’i dükkânına çağırdı. Dick çok sevindi buna. Bir sokak çocuğuydu ama şimdiye kadar asla kötü bir davranışta bulunmamıştı. Şimdilerde ise, işlerini düzeltmiş, hatta kendine barınacak bir yuva bile edinmişti. Saygıdeğer bir bakkal tarafından davet edilmek, onun için oldukça önemli bir olaydı.
                Bay Hobbs;
                “Kontlar ve şatolarla ilgili bir şeyler biliyor musunuz?” diye sordu. “Daha çok şeyler öğrenmek istiyorum.”
                Dick;
                “Bu konuyla ilgili ‘Pazar Postası’ gazetesinde bir yazı yayınlanıyor,” diye yanıt verdi. “Adı da ‘Şatoda Cinayet’ ya da ‘Kontes Marigold’un İntikamı’. İlginç bir roman! Arkadaşlarla alıyoruz, okumak için!”
                “Gelirken eski sayılarını da bana getirin; parası neyse öderim. Ayrıca, kontlarla ilgili ne bulursanız getirin… Kont olmasa da olur; markiler, dükler falan…”
                Bütün bunlar, sağlam bir dostluğun başladığını gösteriyordu. Bay Hobbs, dükkânına geldiğinde Dick’i elinden geldiğince ağırladı. Altına bir iskemle uzattı, sonra da elma ikram etti. İkisi, dergilere dalıp İngiliz soyluluğundan söz ettiler.
           Bay Hobbs, yüksek taburedeki ayak izlerini Dick’e de gösterdi.
                “Onun ayak izleri bunlar,” dedi. “Saatlerce bakarım bu tabureye. Yaşam ne kadar tuhaf… Bisküvi yediği günleri anımsadıkça içimi bir hüzün kaplıyor. Şimdi ise bir lord oldu ve kocaman bir şatoda yaşıyor. Şu izlere bakın… Bir lordun ayak izleri. Gün gelecek, kontun ayak izleri olacak.”
                Bu konuşmalar ve Dick’in varlığı, az da olsa teselli etmişti Bay Hobbs’u. Akşam yemeğini dükkânın arkasında birlikte yediler.
                “Küçük Lord’un şerefine!” dedi Bay Hobbs bardağını kaldırarak. “İnşallah tüm kötü kontlara, markilere, düklere iyi dersler verir!”
                O akşamdan sonra sık sık görüştüler. Bay Hobbs kendini daha iyi hissediyordu; üzüntüsü biraz olsun hafiflemişti. Artık ‘Pazar Postası’ okuyordu. Soylular ve onların âdetleri hakkın pek çok şey öğrenmişti.
                Sonunda, Lord Fauntleroy’dan ilk mektup geldi. Bay Hobbs’la Dick birçok kez okudular mektubu. Dick’e de gelmişti bir mektup, ama ikisi birlikte okumaktan daha çok zevk alıyorlardı. Yanıt mektubunu, üzerinde günlerce çalışarak hazırladılar. Dick oldukça zorlanmıştı; çünkü topu topu birkaç yıl eğitim görmüştü. Ancak, zeki bir çocuktu ve bu süre zarfında öğrenebileceğinden çok daha fazla şey öğrenmişti. Gazete okumaya çabalıyor, tebeşir parçalarıyla kaldırımlara, duvarlara yazı yazıyordu. Bay Hobbs’a, yaşamından, annesinin ölümünden, daha sonra kendisine bakan ağabeyinden söz etti.
                Babaları uzun seneler önce ölmüştü. Gazete satabilecek yaşa gelene dek Dick’e ağabeyi Ben bakmıştı.
                “Ama işe bakın!” dedi nefretle. “Günün birinde kaplan gibi yırtıcı bir kızla evlendi. Tamamen değişti bizim Ben. Karısının krizi tutunca her şeyi kırıyordu. Doğurduğu çocuk da kendisi gibiydi, gece gündüz bağırıyordu. Üstelik çocuğa bakmak da benim görevimdi. Çocuk ağladı mı, annesi ne bulursa atardı kafama. Bir gün attığı tabak çocuğun çenesini yardı. Götürdüğümüz doktor, izini yaşam boyu taşıyacak, dedi. Ahh! Ne anneydi amma! İyice kaçıktı. Yeteri kadar para kazanamıyor diye her gün Ben’le kavga ederdi. Sonunda ağabeyim dayanamayıp batıya kaçtı, çiftlik kuracakmış… Bir hafta geçti geçmedi, bir akşam apartmanı bomboş buldum. Ev sahibi kaçtığını söyledi. O zamandan beri ondan haber alamadım. Ben’den de öyle!.. Onun yerinde olsaydım, hiç oralı olmazdım, ama o başlangıçta onun için deli divaneydi. Aslında kız, biraz iyi giyindi mi oldukça güzel görünüyordu. Kara gözleri, kara saçları vardı. Herkes, İtalyan’a benziyor bu kız diyordu. Gerçekten de ana ve babası oradan gelmişlerdi.”
                Dick, yengesinin ve batıya gittiğinden beri sadece bir iki kez yazan ağabeyinin öykülerini sık sık anlatırdı. Bay Hobbs’a, “Pek şansı yoktu Ben’in…” diyordu. “Birçok kez yer değiştirdikten sonra, şimdi Kaliforniya’da bir çiftlikte çalışıyor.”
                Bay Hobbs, o gün, piposunu yakmak için tam kibrite uzanmıştı ki, tezgâhın üzerine kaydı gözleri.
                “Şuraya bak!” dedi. “Bir mektup… Herhalde postacı arkam dönükken koydu buraya.”
                Mektubu aldı ve dikkatle inceledi.
                “Ondan!” diye bağırdı. “Evet, ondan geliyor gerçekten!”
                Piposunu yakmayı tamamen unutmuştu. İskemlesine oturup çakısıyla açtı mektubu. “Acaba bu kez neler anlatacak?” diye mırıldandı.
                Mektupta şunlar yazıyordu:
                “Sevgili Bay Hobbs,
                Yazmakta acele ettim, çünkü size söyleyeceğim çok ilginç şeyler var. Yazdıklarımı okuyunca çok şaşıracağınıza eminim! Bütün olanlar bir hataymış, kont değilim ve kimse beni kont olmaya zorlamayacak; çünkü Bevis amcamla evlenmiş bir kadın çıktı ortaya ve bu kadının bir oğlu var. İşte gerçek Lord Fauntleroy o! İngiltere’de bir Kont’un en büyük en büyük oğlunun çocuğunun Lord olması âdetmiş. Dedem ölünce bu çocuk Kont olacak. Benim adım, New York’ta olduğu gibi yine Cedric Errol. Önceleri arabamı ve midillimi çocuğa vermek istedim, ama dedem, gerek yok buna, dedi. Dedem çok kızgın, sanırım o kadını pek sevmiyor. Belki de Şeri’yle benim, Kont olamayacağım için kızdığımızı sanıyor. Aslında şimdi, sandığımdan da çok Kont olmak istediğimi hissediyorum; çünkü güzel bir Şato var ve sonra bunca parayla insanlara epey iyilik yapabilir insan. Ama şimdi zengin değilim, bunun nedeni de babamın Kont’un son oğlu olması. Bir meslek öğrenip Şeri’ye bakmalıyım. Higgins’den at bakımını öğretmesini rica ettim. Belki de at bakıcısı olurum. Kadın oğlunu alıp Şato’ya geldi, dedemle Bay Havisham onunla konuştular. Her ikisi de çok kızgındılar. Hep bağırıp duruyorlardı. Dedemin kızdığını daha önce hiç görmemiştim. Sizin de durumu öğrenmek isteyeceğinizi umarak hemen yazdım. Şimdilik haberlerim bu kadar. Sevgilerle.
                Eski dostunuz
                Cedric Errol (Lord Fauntleroy değil)”
                Bay Hobbs iskemlesine yığıldı, mektup dizlerine düşmüştü. Elindeki çakı, zarfla birlikte yere kaydı.
                “İşe bak!” diye bağırdı. “Bacaklarım kesiliyor!”
                Dick, derin derin içini çekerek;
                “Her şeyin birden tadı kaçtı,” dedi.
                “Şuna bak,” dedi bakkal. “Bence İngiliz soylularının, Amerikalı olduğu için ona oynadıkları bir oyun bu. Bağımsızlık Savaşı’ndan beri düşmandırlar bize, intikamlarını da bu küçük çocuktan aldılar. Yönetenler, yasayla elde ettiği her şeyi ellerinden almışlar!”
                Bay Hobbs’u sonsuz bir heyecan sarmıştı. Başlangıçta, Cedric’in başına gelen bu değişikliği onaylamamıştı ama gönderdiği ilk mektuptan sonra düşüncelerini değiştirmiş, hatta onunla gurur duymaya başlamıştı. Amerika’da bile paranın inkâr edilemeyecek derecede önemli bir şey olduğunu biliyordu.
                “Onu soymaya çalışıyorlar!..” diye bağırdı. “Kesin bu! Olanağı olan zenginler onu korumalılar!”
                Gecenin geç saatlerine kadar, bu konuyu tartışmak üzere Dick’i yanında alıkoydu. Genç delikanlıyı sokağın köşesine kadar uğurladı. Dönüşte, kiracı bekleyen evin önünde bir süre durdu. Kafası iyice karışmıştı. 

(Yazan: Frances Hodgson Burnett-Çeviren: Sevgi Şen)

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Sevgi