Üçüncü Kalenderin Öyküsü

Ü

     “Ey zaferle dolu asil kadın! Benim öykümün şu iki arkadaşımınkiler kadar şaşırtıcı olduğunu sanmayın! Çünkü onlardan çok daha fazla şaşırtıcıdır. Eğer bu arkadaşlarıma felaketler sadece baht ve talih yüzünden gelmişse, benimki bambaşka nedenlerden gelmiştir. Benim kazınmış sakalımın ve kör olan gözümün nedeni, kendi kusurumdandır. Bahtsızlığı ben, kendim, üzerime çektim ve yüreğimi dert ve kederle doldurdum. İşte benim öyküm:
     Ben şehzade bir şahım. Babama Kaasip derlerdi. Ben de onun oğluyum. Şah babam ölünce, saltanat bana kaldı. Hükmettim, adaletle ülkemi yönettim ve halkıma hizmet ettim. Ancak deniz yolculuğuna karşı büyük bir tutkum vardı. Bundan mahrum da kalmadım. Çünkü başkentim deniz kıyısındaydı ve bu geniş kıyılarda ülkeme ait savaş ve savunma için tahkim edilmiş adalar vardı. Bir gün gidip bütün bu adaları ziyaret etmek istedim. Bu maksatla on gemi hazırlattım ve bunları bir ay yetecek kadar ihtiyaç malzemesiyle donattıktan sonra yola koyulduk.
     Ziyaret yolculuğu yirmi gün sürdü; bu sürenin sonunda, gecelerden bir gece, aykırı rüzgârların azgınlıkla üzerimize geldiğini gördük; bu böylece şafak sökünceye kadar sürdü; bu sırada rüzgâr biraz sakinleştiğinden ve deniz yatıştığından, gün doğarken, biraz kalabileceğimiz bir küçük ada gördük; karaya çıktık; yemek maksadıyla bir şeyler pişirdik, yiyip içtik; fırtınanın dinmesini beklemek üzere iki gün orada kaldık; sonra yeniden yola koyulduk.
     Yolculuk yirmi gün daha sürdü; bu sürenin sonunda yolumuzu kaybettiğimizi fark ettik; içinde yüzdüğümüz suların hem bizim, hem de kaptanımızın bilmediği sular olduğunu anladık. Aslında kaptan, zaten bu sularda hiç seyretmemişti. O zaman direğe bir gözcü çıkardık ve ona, “Denizi dikkatle gözetle!” buyruğunu verdik, Gözcü direğe çıktı, sonra indi, bize ve kaptana, “Sağımda, suyun üzerinde balıklar gördüm ve uzakta denizin ortasında bazen beyaz, bazen siyah görünen bir başka şey daha gördüm,” dedi.
     Gözcünün bu sözleri üzerine kaptan korkuya kapıldı. Başındaki sarığı yere çaldı, sakallarını yoldu ve bize, “Felaketimizi hepinize duyuruyorum. Bir can bile sağ selamet kurtulamayacak!” dedi. Sonra ağlamaya başladı; biz de onunla birlikte, akıbetimizi düşünerek ağlamaya başladık. Sonra ben kaptana sordum: ‘Ey kaptan, gözcünün sözünün anlamını bize açıklar mısın?” diye. O da;
     “Efendim, rüzgârın bize aykırı estiği gün, yolumuzu yitirmiştik. On beş gündür de bir türlü bulamadık. Bizi doğru yola sokacak uygun rüzgâr da bir türlü esmedi. Bilin ki, bu siyah beyaz cismin ve yakınında yüzen balıkların anlamı, yarın Mıknatıs Dağ denilen Karakayalardan oluşmuş bir adaya yaklaşmış olacağız demektir. Sular bizi ister istemez bu adaya doğru sürükleyecek ve gemimiz bin parça olacak; çünkü Yüce Tanrı, bu dağa gizli bir güç bağışlamış. Demir olarak ne varsa kendine çekiyor! Geminin tüm çivileri sökülüp uçarak dağa doğru gidince, gemimiz parçalanacak ve batacaktır. Allah bilir, yıllardır batan gemilerden bu dağda toplanan demirin miktarını! Bir de, denizden bakılınca görülür: bu dağın tepesinde on sütun üzerinde duran sarı bakırdan yapılmış bir kubbe, bu kubbenin üstünde de bakırdan bir ata binmiş bir süvari vardır; bu süvarinin elinde bakır bir mızrak; göğsünde de, üzerinde baştan başa hiç bilinmeyen ve tılsımlı isimler yazılı kurşundan bir levha bulunmaktadır. Böylece, ey şahım, bilin ki, bu süvari bu atın üstünde bulundukça, alt taraftan geçen gemiler parçalanacak ve tüm yolcular sonsuza dek kaybolacaklar; gemilerin tüm demirleri de dağa yapışık olarak kalacaktır. Bu süvari bu atın üzerinden aşağı atılmadıkça, hiçbir kurtuluş olanağı yoktur!” diye yanıt verdi.
     Bu sözleri duyunca, hanımım, kaptan sel gibi gözyaşı dökerek ağlamaya başladı. Biz de kurtuluş olanağı olmaksızın öleceğimizden emin olduk; ve her birimiz dostlarına veda etmeye başladı. Ve gerçekten, daha sabah olur olmaz, bu siyah taşlardan oluşmuş mıknatıs dağına doğru tüm olarak yaklaştık, sular bizi zorla o yana doğru sürüklüyorlardı. Sonra, on gemimizin hepsi dağın kenarına yaklaşınca, ansızın gemilerin binlerce çivisi sökülerek uçuşmaya başladı ve gidip dağa yapıştı; gemilerimiz yarıldı ve biz hepimiz suya düştük.
     Bu durumda, bütün gün, denizin kudretine tabi olduk; kimimiz kurtuldu, kimimiz boğuldu; ama çoğunluk boğulmuştu. Kurtulanlar ise, birbirini kaybedip ayrı düştüler, çünkü müthiş dalgalar ve rüzgârlar onları çeşitli yörelere dağıtmıştı.
     Bana gelince, hanımım, Yüce Tanrı, beni başka dertlere, büyük acılara ve büyük felaketlere uğratmak için kullandı. Gemiden sökülen tahtalardan birine sarıldım ve dalgalarla rüzgâr beni bu mıknatıs dağın eteğinde kıyıya attı. Orada takılırken, dağın tepesine çıkan bir yol gördüm; kıyılar oyularak merdiven şekline sokulmak suretiyle oluşturulmuştu bu yol… Ve birdenbire, Yüce Tanrı’nın adını andım ve…”
     Anlatısının bu noktasında, Şehrazat, sabahın ışıldadığını görmüş ve yavaşça anlatısını kesmiş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz