Ve On Beşinci Gece Gelince

V

     Söze başlamış: 

     İşittim ki, ey bahtı güzel hükümdarım; üçüncü kalender, öteki arkadaşları bağdaş kurup kol kavuşturarak oturur, ellerinde yalın kılıçlarıyla yedi zenci köle onları gözetirken, evin genç hanımına hitap ederek sözünü sürdürmüş:
     “Allah’ın adını andım, yakararak kendimi duaların kutsal havasına kaptırdım; sonra elimden geldiğince, kayalıklara ve oyuğa yaklaştım, Allah’ın emriyle rüzgâr da artık yatıştığından bu dağa çıkmayı başardım. Kurtuluşumdan dolayı çok seviniyordum; artık kubbenin olduğu yere ulaşmaktan başka yapacak işim yoktu; sonunda ulaştım ve türbenin içine girdim. Orada dizüstü gelerek, ibadetimi bitirdim ve Tanrı’ya kurtuluşumdan dolayı şükürler ettim.
     Tam o sırada, yorgunluk beni öylesine sardı ki, yere uzandım ve orada uyuyakaldım. Uyurken bana bir sesin, “Ey Kaasip’in oğlu! Uykudan uyandığında, ayağının altındaki toprağı kaz, orada bakırdan bir yay ve üzerinde bir tılsım yazılı gümüş oklar bulacaksın. Bu yayı al, bununla kubbenin üzerinde duran süvariyi vur; böylece bu müthiş beladan kurtararak insanlara huzur sağlamış olacaksın! Süvariyi vurunca, denize düşecek, yay da elinden toprağa düşecek. O zaman yayı al ve düştüğü yerde toprağa göm! Bu sırada deniz kaynamaya ve senin bulunduğun tepeye ulaşıncaya kadar taşıp yükselmeye başlayacak. O sırada denizde bir kayık göreceksin, kayıkta bu bakırdan süvariye benzeyen bir başka adam olacak; ellerinde küreklerle sana gelecek. Sakın korkma! Onunla birlikte kayığa bin! Ama Tanrı’nın kutsal adını ağzına almamaya dikkat et! Hem de çok dikkat et! Bunu ne olursa olsun, sakın yapma! Bir kez kayığa binince, bu adam seni alıp on gün gezdirecek; bu sürenin sonunda Selamet Denizi’ne ulaşacaksın. Bu denize ulaşınca, orada seni kendi ülkene kadar götürecek birilerini bulursun. Ama bütün bunların bir tek koşulu yerine getirmene bağlı olarak gerçekleşeceğini unutma: Tanrı’nın adını kesinlikle ağzına almayacaksın!”
     O anda, hanımım, uykumdan uyandım ve cesaretimi toplayarak sesin emrine uyup yay ve okları gömülü oldukları yerden çıkardım ve bunlarla süvariyi devirdim. Süvari denize, yay da ayakucuma düştü; yayı hemen oracığa gömdüm. Bu sırada deniz kaynamaya ve kabarmaya başladı. Sonunda bulunduğum dağa kadar yükseldi. Birkaç saniye sonra, denizde, benim bulunduğum yana doğru yol alan bir kayık gördüm ve Yüce Tanrı’ya şükürler ettim. Kayık yanıma iyice yaklaşınca, içinde bakırdan bir adam olduğunu, göğsüne takılı gümüş bir levhada da isimler ve tılsımlar yazılı bulunduğunu gördüm. Bunun üzerine, hiçbir sözcük telaffuz etmeden, kayığa bindim. Bakır adam beni, bir gün, iki gün, üç gün; sonra da on gün tamamlayıncaya kadar kayıkla gezdirdi. O zaman uzaktan adaların belirdiğini gördüm; kurtulmuştum. Neşenin doruğunda mutlu ve coşkulu bir sesle; heyecan ve Tanrı’ya minnetle dolu olduğum bir sırada Allah’ın adını andım ve onu ululayarak, “Allahu ekber! Allahu ekber!” diye haykırdım. Ama daha bu kutsal sözler ağzımdan çıkar çıkmaz, bakır adam beni yakaladı ve kayıktan denize fırlattı, sonra uzaklaşıp gözden kayboldu.
     İyi yüzme bildiğimden bütün gün, gece oluncaya kadar yüzdüm; artık kollarımda derman kalmamıştı; kollarım bitkin, omuzlarım yorgun, kendimi tükenmiş hissettim. Ölümün yaklaştığını görerek iman tazeledim ve kendimi ölüme hazırladım. Fakat tam o anda, dalgaların hepsinden daha güçlü bir dalga, uzaktan dev bir kale gibi yükselip geldi ve beni sürükleyip öylesine savurdu ki, kendimi daha önce gördüğüm adalardan birinin kıyısında buldum. Demek Tanrı böyle istemişti.
     Bunun üzerine kıyıya çıktım, giysilerimden sıkarak suyu çıkarttım; kurusunlar diye kaya üzerine serdim ve bütün gece uyudum. Uyanınca, kuruyan giysilerimi giydim; ne yana gideceğimi kestirmek üzere ayağa kalktım ve önümde uzanan verimli bir vadi gördüm; burada dönüp dolanırken, denizle kuşatılmış küçük bir adada olduğumu anladım. Kendi kendime, “Ne felaket! Bir dertten kurtulduğum her seferinde, daha beter bir derde düşüyorum!” dedim. Şiddetle ölümü arzuladım. Böylesine kederli düşüncelere daldığım sırada, denizden, içinde birilerinin bulunduğu bir kayığın yaklaştığını gördüm. Başıma yine can sıkıcı bir olayın gelmesinden korkarak kalktım ve bir ağaca tırmandım; onları gözleyerek bekledim. Kayığın kıyıya yaklaştığını ve içinden ellerinde birer kürekle on kölenin çıktığım gördüm; adanın ortasına kadar ilerlediler ve orada toprağı kazmaya başladılar ve bir kapak bulasıya kadar kazmayı sürdürüp, bu kapağı kaldırıp altında bulunan bir kapıyı ortaya çıkardılar. Bunu yaptıktan sonra, yeniden kayığa döndüler, oradan birçok eşya alarak omuzlarında taşıdılar: ekmek, un, bal, yağ, koyun etiyle dolu torbalar ve bir evde oturanın ihtiyaç duyacağı daha birçok şeyler… Ve köleler, kayıktan yeraltı yolunun kapısına, kapıdan kayığa gidip gelerek, tüm eşyayı taşıdılar. Bundan sonra, güzel urbalar ve iyi biçilip dikilmiş giysiler taşıdılar kollarında… O sırada kayıktan köleler arasında çıkıp ilerleyen saygın bir ihtiyar gördüm; çok yaşlıydı ve yılların kahrı ve zamanın verdiği eziyetle zayıflamıştı. Öylesine ki, artık ona insan bile denemezdi. Bu ihtiyar şaşırtıcı güzellikte bir oğlan çocuğunun elinden tutuyordu. Çocuk, ince ve kolay eğrilir bir dal kadar narin, saf güzelliğin tapılası inceliğinde ve mükemmel bir varlık örneği ve emsali olarak öyle büyüleyici bir büyüye sahipti ki, benim de yüreğimi büyüledi ve etimin titrediğini hissettim. Kapının yanına kadar ilerlediler ve buradan aşağı indiler, gözümün görüş alanından çıktılar; ama birkaç dakika sonra, genç çocuk hariç, hepsi yeniden yukarı çıktılar; kayığa döndüler ve binerek denizde uzaklaştılar.
     Tamamıyla gözden kaybolduklarını görünce, ağaçtan inerek toprakla kapladıkları yere gittim. Yeniden toprağı kazmaya başladım ve bir kapı buluncaya kadar bu çabamı sürdürdüm. Bu kapı bir değirmen taşı büyüklüğünde ve tahtadandı; Tanrı’nın yardımıyla kapıyı kaydırdım; altında kemerli bir merdiven gördüm; bu taş merdivenden indim, çok şaşırmama karşın, bittiği yere ulaştım. Orada geniş bir salon gördüm; çok değerli halılarla döşenmiş ve ipek ve kadife kumaşlardan perdelerle donatılmıştı; alçak bir divanda, yanan mumlar ve çiçekli vazolar, meyve ve tatlılarla dolu tabaklar arasında genç bir delikanlı oturuyor ve elindeki yelpazeyle serinleniyordu.
     Beni görünce, büyük bir korkuya kapıldı; ama ben ona en uyumlu sesimle, “Barış seninle olsun!” deyince, bana güven duyarak, “Barış seninle olsun! Tanrı seni korusun ve kutsasın!” diye yanıt verdi.
     Ona, “Efendim, sükûnet payın olsun! Ben görünüşüm belli etmese de, bir hükümdar çocuğuyum ve de bir hükümdarım. Allah beni, ölüme terk etmek üzere birilerinin bıraktığı bu yeraltı mevkiinden kurtarmak için sana yöneltti. Ben de seni kurtarmaya geldim. Sen benim dostum olacaksın, zira seni görmem bile aklımı başımdan aldı,” dedim.
     Genç çocuk, dudaklarının bir gülümsemesiyle bu sözlerime güldü ve beni, divanda yanına oturmaya davet etti ve bana, “Efendim, ben burada ölmek için değil, aksine ölümden kaçınmak için bulunuyorum. Bilin ki, ben, tüm dünyada zenginliği ve hazinelerinin kalitesiyle çok tanınmış büyük bir mücevhercinin oğluyum; babamın ünü, yeryüzünün şahları ve emirlerine satmak üzere uzaklara yolladığı kervanlar yoluyla tüm ülkelere yayılmıştır. Ömrünün epeyce gecikmiş bir döneminde benim doğuşumla babam, gaipten haber veren üstatlardan, çocuklarının ana babalarından önce öleceğini öğrenmiş ve babam, o gün, doğumumdan duyduğu sevinci ve Allah’ın iradesiyle dokuz ay süreyle karnında taşıdıktan sonra beni doğuran annemin kutlamalarına karşın büyük bir üzüntüye kapılmış; özellikle, yıldızlara bakarak talihimi okuyan ve ona, ‘Bu senin oğlun Kaasîp adlı bir hükümdarın oğlu olan bir hükümdar tarafından öldürülecek; hu da Mıknatıslı Dağ’ın bakır şövalyesinin denize atılmasından kırk gün sonra olacak!’ diyen bilim adamlarını dinledikten sonra. Mücevherci babam çok üzülmüş; bana özen göstermiş ve on beş yaşıma ulaşıncaya kadar büyük bir dikkatle büyütmüştü. Tam bu sırada, süvarinin denize atılmış bulunduğunu öğrenerek annem ile birlikte öylesine ağladı ve üzüldü ki, vücudu zayıfladı, rengi değişti; yılların ve dertlerin yıprattığı yaşlı bir adam haline geldi. İşte bunun üzerine beni bu yeraltı mevkiine getirdi; zaten doğduğumdan beri adamlar tutarak, on beş yaşımda, bakır süvariyi devirdikten sonra beni öldürecek hükümdarın arayışlarından kaçırmak için bu yeri hazırlatmıştı. Babamla ben, eminiz ki, Kaasip’in oğlu, bu bilinmeyen adada gelip beni bulamayacaktır. Bu mevkide kalışımın nedeni de budur” dedi.
     Bunu duyunca, kendi kendime, “Nasıl oluyor da yıldızları okuduklarını söyleyen kişiler bu denli yanılabiliyorlar! Zira Allah da biliyor ya! Bu genç çocuk benim yüreğimin alevidir, onu öldürmektense kendimi öldürmeyi yeğlerim!” dedim. Sonra da ona, “Çocuğum! Kadiri mutlak olan Tanrı, senin gibi bir çiçeğin dalından koparılmasını asla istemez. Ben de burada seni savunmak üzere bulunuyorum ve tüm ömrümce burada kalacağım,” dedim. O da bana, “Kırk günün sonunda babam yeniden gelerek beni buradan alacak; zira bu süre geçtikten sonra artık tehlike kalmayacak,” dedi. Ona, “Vallahi, yavrum, bu kırk gün seninle birlikte kalacağım ve sonra da, seni benimle, hükmettiğim ülkeye gelmene izin vermesi için babandan ricada bulunacağım. Orada benim dostum ve tahtımın varisi olursun!” dedim.
     Bunun üzerine mücevhercinin oğlu genç çocuk, bana kibar sözlerle teşekkür etti, ben de onun ne denli zarafetle davrandığını ve onun bana karşı ve benim de ona karşı ne çok eğilim duyduğumuzu anladım ve dostça konuşmaya, yüz davetliye bir yıl yetecek bolluktaki çeşitli leziz yiyeceklerden yemeye başladık. Yemeği bitirdikten sonra, yüreğimde, bu çocuğun büyüsüyle ne çok hayranlık uyandığını fark ettim. Bunun üzerine uzandık ve tüm gece birlikte yattık. Sabahın yaklaşmasıyla uyandım ve yıkandım, genç çocuğa da içi kokulu suyla dolu bakır leğeni getirdim, o da yıkandı ve ben yiyecek bir şeyler hazırladım, oturup birlikte yedik; sonra da konuşarak, daha sonra da oyunlar oynayarak, gülüşerek akşamı ettik; dolayısıyla sofrayı serdik, içi pirinç badem, kuru üzüm, Hindistan cevizi, karanfil tanesi ve karabiberle doldurulmuş koyun yedik; tatlı ve taze su içtik; karpuz, kavun, yağın, balın esirgenmediği, bademle tarçının bol bol kullanıldığı tatlı ve hafif saç inceliğinde teller haline sokulmuş hamur işleri yedik. Ve sonra da bir gece önceki gibi birlikte yattık ve ne denli dost olduğumuzun farkına vardık. Böylece kırkıncı güne kadar zevk ve huzur içinde yaşadık. O gün, sonuncu gün olduğundan ve mücevherci geleceğinden, genç çocuk büyük bir banyo yapmak, gusül aptesti almak istedi; büyük kazanda su kaynattım, odunu ateşledim; sonra da sıcak suyu büyük bir leğene boşalttım; suyu tatlı ve hoş bir hale sokmak için soğuk su ekledim; genç çocuk leğenin içine girdi; onu kendi ellerimle yıkadım, ovuşturdum, masaj yaptım ve kokular sürdüm; sonra da yatağa götürdüm, üstünü örterek yatırdım; başını kenarı gümüşle işlenmiş bir ipek kumaşla sardım, lezzetli bir şerbet içirdim, sonra da uyudu.
     Uyandığı zaman, bir şeyler yemek istedi; en iri ve en güzel bir karpuz seçtim. Onu bir tepsiye, tepsiyi de halı üzerine koydum ve çocuğun başı üzerindeki duvarda asılı büyük bıçağı almak için yatağın üzerine çıktım. Genç çocuk benimle eğlenmek için, birdenbire ayağımı gıdıklamaya başladı; bu davranışından öyle huylandım ki, istemeden üzerine düştüm ve elimde bulunan bıçak yüreğine saplandı, o anda ölüverdi.
     Bunu görünce, hanımım, yüzümü yırtmaya, haykırmaya ve inlemeye başladım ve de giysilerimi yırttım; umutsuzluk ve gözyaşları içinde kendimi yere attım. Ama benim genç dostum ölmüştü ve bahtının çizdiği sonuç yerine gelmişti; âdeta yıldıza bakanların sözlerini yalan çıkarmamak için… Bakışlarımı ve ellerimi Yüce Tanrı’ya doğru uzatarak, “Ey Evrenin Sahibi! Bir cinayet işledimse, cezalandırılmaya hazırım,” dedim. O anda, ölümle karşılaşmak için cesaretle doluydum. Fakat efendim, bizim dileklerimiz, ister iyilik, ister kötülük için olsun, yerine gelmez. Bu durumda, bu mevkiin görünüşüne daha fazla dayanamadığımdan ve mücevhercinin, oğlunu almak üzere kırkıncı günün sonunda geleceğini bildiğimden, merdiveni tırmandım, dışarı çıktım ve kapağı kapattım, önceki gibi toprakla örttüm.
     Dışarı çıkınca kendi kendime, ‘Olup biteceği mutlaka görmeliyim; ama gizlenmem de gerekir, yoksa on köle beni yakalayarak en feci bir ölümle kıyıma uğratırlar!” dedim. Bunun üzerine kapağın yöresindeki büyük bir ağacın üzerine çıktım, oturup bakınmaya başladım. Bir saat sonra, denizde ihtiyar ile on kölesini taşıyan teknenin yaklaşmakta olduğunu gördüm; hepsi kıyıya çıktı ve telaşla bulunduğum ağacın altına geldiler; ama toprağın yeni kapanmış olduğunu fark ettiler ve büyük bir korkuya kapıldılar; ihtiyar ruhunun çöker gibi olduğunu hissetti; ama köleler toprağı kazdılar, kapağı kaldırıp aşağıya indiler. Bunu gören ihtiyar yüksek sesle oğluna seslenmeye başladı; genç çocuk yanıt vermedi; her yanı aradılar, onu, yüreği bıçakla yarılmış yatağın üzerinde uzanmış buldular. Bunu gören ihtiyar, ruhunun çekildiğini duydu ve bayıldı; köleler de sızlanmaya ve dertlenmeye başladılar; sonra, ihtiyarı, omuzlarına alarak merdivenden dışarı çıkardılar; sonra da genç çocuğun ölüsünü… Yeri kazıp kefenledikleri çocuğu gömdüler.  Sonra ihtiyatta kalan tüm zenginlikleri ve yiyecekleri gemiye taşıdılar ve denize açılıp uzaklaştılar.
     Bunun üzerine, mutsuz bir halde, ağaçtan indim ve bu felaketi düşünerek boyuna ağladım ve çaresizlik içinde, tüm adayı bütün gün ve bütün gece dolaştım. Böylece birkaç gün geçti; sonunda denizin gittikçe alçaldığını ve uzaklaştığını ve adayla karşısındaki karanın arasındaki alanın tümüyle kuruduğunu gördüm. Sonunda beni bu belalı adanın görünüşünden kurtarmak isteyen Tanrı’ya şükürler ettim ve kumda yürüyerek öteki kıyıya ulaştım; sonra da sağlam toprağa ayak bastım ve Tanrı’nın adını anarak, yürümeye koyuldum.
     Birdenbire, uzaktan büyük bir kızıl ateşin belirdiğini gördüm ve bir koyunu kızartmakta olan insan varlıkları bulacağımı düşünerek bu kızıl ateşe doğru yollandım; ama daha yakına yaklaşınca, bu kızıl ateşin, batan güneşin ışıklarıyla tutuşan sarı bakırdan bir saray olduğunu gördüm.
     Tamamıyla sarı bakırdan yapılmış olan bu büyük sarayı görünce şaşkınlığın sınırına ulaştım ve yapılışındaki sağlamlığı izlerken, birdenbire sarayın büyük kapısından, Yaradanına kurban olunacak kadar endamlı ve güzel yüzlü on gencin çıktığını gördüm; ama onlara eşlik eden saygın bir ihtiyarın dışında, bu on gencin onunun da sol gözlerinin kör olduğunu fark ettim.
     Bunu görünce, kendi kendime, “Allah! Allah! Ne garip rastlantı! Nasıl oluyor da hepsinin sol gözü kör on genç böylesine bir araya gelebiliyor?” dedim. Ben bu düşüncelere dalmışken, on genç adam yaklaşarak, bana, “Selamın aleyküm!” dediler. Onlara selamlarını iade ettim ve de başından sonuna kadar kendi öykümü anlattım; burada, hanımım, onu ikinci kez anlatmayı gereksiz görürüm. Sözlerimi işitince, çok şaşırdılar ve bana, “Efendim, buyurun buraya girin! Geniş bir yürekle ve cömertçe karşılanacaksınız!” dediler.
     Onlarla birlikte saraya girdim, birçok salonlar geçtik, hepsinde de saten kumaşlar asılı idi. Sonunda, geniş ve diğerlerinden daha güzel, büyük bir salona eriştik; bu büyük salonun ortasında şilteler üzerine serilmiş on halı vardı ve bu on şahane şiltenin ortasında, altında şilte bulunmayan ama diğer onu kadar güzel olan on birinci bir halı daha vardı. İhtiyar bu on birinci halının üzerine oturdu, on genç adam da kendi yerlerine… Ve bana, “Efendim, salonun ortasındaki yükseltiye oturun ve burada göreceğiniz şey ne olursa olsun, bize soru sormayın!” dediler.
     Bu konuşmanın üzerinden birkaç dakika geçmeden, ihtiyar ayağa kalktı ve dışarı çıktı, sonra birkaç kez, her seferinde yiyecek içecek taşıyarak, geri döndü; hepsi yiyip içtiler, ben de onlara katıldım. Bundan sonra, ihtiyar, geride ne kalmışsa topladı ve geri dönüp oturdu. Bunun üzerine gençler ona, “Görevlerimizi yerine getirmek için gerekli şeyleri getirmeden, nasıl oluyor da önümüzde oturabiliyorsun?” diye sordular. İhtiyar da, hiç konuşmadan, ayağa kalkıp on kez dışarı çıktı ve her defasında, başının üzerinde kumaşla sarılı bir leğen, elinde bir fenerle dönüp her leğen ve feneri genç adamların her birinin önüne koydu. Ama bana hiçbir şey vermedi; bu yüzden aykırı düşüncelere kapıldım. Ama kumaşları kaldırdıklarında, her bir leğende kül ve kömür tozu ve sürme bulunduğunu gördüm. Sonra, gençler külü alıp başlarından aşağı döktüler, kömür tozunu yüzlerine sürdüler ve sürmeyi sağ gözlerine çektiler; sonra da sızlanıp ağlamaya başladılar ve “Yaptığımız kötülükler ve hatalar dolayısıyla bize ancak bu yaraşır” dediler. Gün doğması yaklaşıncaya kadar hep böyle sızlanmayı sürdürdüler. Sonra ihtiyarın getirdiği başka kaplardaki suyla yıkandılar, yeni giysiler kuşandılar ve önceki gibi oldular.
     Ben, bütün bunları görünce, çok büyük bir şaşkınlığa düştüm; bana verilen emre uyarak hiçbir şey sormadım. Ve ertesi gece, yine ilk geceki gibi davrandılar; üçüncü gece de, dördüncü gece de… Ben artık daha fazla dilimi tutamadım ve “Ey efendilerim, lütfen bana, sol gözünüzün nasıl kör olduğunu anlatın, beni aydınlatın. Sonra da başınıza döktüğünüz, yüzünüze ve gözünüze sürdüğünüz kül, kömür tozu ve sürmeden söz edin! Yoksa vallahi, beni içine düşürdüğünüz bu şaşkınlığa katlanmaktansa, ölmeği yeğ tutarım” dedim. O zaman hepsi birden, “Ey bahtsız kişi! Ne soruyorsun sen? Bu senin felaketin demektir!” diye haykırdılar. Ben de, “Bu şaşkınlığı sürdürmektense felakete razıyım,” dedim. O zaman bana, “Sol gözünden çek elini” dediler. Ben de, “Sol gözüme gerek yok, böyle şaşkınlığım sürecekse!” dedim. Bunun üzerine bana, “Bahtın neyse o olacak! Bizim başımıza gelen senin de başına gelecek! Ama sakın şikâyet etme! Çünkü hata işliyorsun! Ve de gözünün kaybından sonra, buraya geri de dönemezsin, zaten on kişiyiz, on birinci kişiye burada asla yer yok!” dediler.
     Bu sözler üzerine, ihtiyar canlı bir koyun getirdi; boğazı kesilip derisi yüzüldü ve temizlendi. Sonra bana, “Seni bu deriye sararak dikeceğiz; bu bakır sarayın taraçasına bırakılacaksın; Ruk adında, bir fili kaldırabilecek güçte büyük bir akbaba seni sahici bir koyun sanıp pençesine alacak ve bulutlara kadar uçuracak; sonra insanoğlunun erişmesi olanaksız olan yüksek bir dağın tepesine, seni, yutmak için götürecek. Sen, vereceğimiz şu bıçakla, koyunun derisinin ek yerlerini kesersin, oradan dipdiri çıkarsın! O zaman insan eti yemeyen korkunç Ruk, seni yemeyecek ve gözden kaybolacaktır! Bundan sonra, sen, bizim saraydan on kez daha büyük, bin kez daha şahane bir saraya rastlayıncaya kadar yürürsün. Bu sarayın tüm duvarları altın kaplamadır ve bu duvarlara büyük değerli taşlar, özellikle zümrüt ve inciler kakılmıştır. Açık kapıdan içeri girersin, vaktiyle bizim girdiğimiz gibi ve göreceğin şeyi orada görürsün! Bize gelince, biz orada sol gözlerimizi yitirdik, layık olduğumuz cezaya da katlanıyoruz ve her gece, ne yaptığımızı gördüğün şekilde suçumuzun kefaretini ödüyoruz. Kısacası bizim öykümüz budur; zira ayrıntılara girecek olursak, koskoca bir kitabın sayfalarını doldurmak gerekirdi! Sana gelince, bahtının gereği ne ise o olsun!” dediler.
     Bu sözleri duyunca, kararımı vermiş bulunduğumdan, bana bıçağı verdiler, beni koyun derisine sokup ek yerlerini diktiler ve sarayın taraçasına bıraktılar; sonra da uzaklaştılar ve birdenbire korkunç bir kuş tarafından kaldırılıp uçurulduğumu hissettim. Dağın tepesinde yere bırakıldığımı anlar anlamaz da, bıçakla koyun derisini yardım ve ürkütmek için, “Kış, kış!” diye haykırarak ortaya çıktım; korkunç Ruk, ağır ağır uçtu; ardından bakarak, onun, büyük beyaz bir kuş olduğunu gördüm.
     Bunun üzerine yürümeye başladım, sabırsızlık ateşiyle acele acele ilerleyerek bir saraya ulaştım. Bu sarayı görünce, on genç adamın tanımlamalarına karşın, şaşkınlığın sınırına dayanırcasına şaşırdım; çünkü sözle tanımlanamayacak kadar şahaneydi. İçinden geçerek girdiğim büyük altın kapı, doksan dokuz adet sarısabır ve sandal ağaçlarından yapılmış kapıyla çevrelenmişti. Salonlarının kapıları, altın ve elmas kakılmış abanozdandı; bütün bu kapılar karanın ve denizin tüm zenginliklerinin toplandığını gördüğüm salonlara, bahçelere açılıyordu.
     Girdiğim ilk salonda, kendimi kırk genç kızın arasında buldum. Bu kızlar öyle şaşırtıcı bir güzellikte idiler ki, bunlardan daha güzellerini düşlemek mümkün olmadığı gibi, insan gözünün bunlardan birini diğerinden üstün görmesi de mümkün değildi. Öylesine hayranlık duydum ki, başımın döndüğünü hissederek kendimi zor tuttum.
     Bunun üzerine hepsi de ayağa kalkıp bana yaklaştı ve bana “Evimiz sizin evinizdir, yeriniz gözümüz üzerine, başımız üzerindedir!” dediler ve beni yanlarına oturmaya çağırdılar; bir peykeye oturttular ve hepsi de yöremde, yere, halıların üzerine oturdular ve bana, “Ey efendimiz!” Bizler senin kölelerin, malınız! Sen bizim efendimiz ve başımızın tacısın!” dediler.
     Sonra hepsi birden bana hizmette bulunmaya koyuldular: birisi sıcak su ve havlular getiriyor ve ayaklarımı yıkıyor; öteki ellerime altın bir ibrikten kokulu sular döküyor; bir üçüncüsü, sırtıma kemeri altın ve gümüş tellerle işlenmiş sırf ipekten bir giysi giydiriyor; bir dördüncüsü çiçek kokularıyla hazırlanmış nefis bir içkiyle dolu bir bardak sunuyor; biri gözlerimin içine bakıyor; bir diğeri yüzüme gülüyor; bir başkası da göz kırpıyordu. Biri şiirler okurken; bir diğeri önümde kollarını açıyor; bir başkası da kalçalarının üstünde vücudunu kıvırıyor; biri bana “Ah!” derken; diğeri “Uh!” diyor; bir başkası bana, “Gözbebeğim!” derken; bir diğeri “Ruhum benim!” diyor; biri “Canım!” derken, öteki “Ciğer köşem!” diyor, bir başkası ise “Yüreğimin ateşi!” diye sesleniyordu.
     Sonra hepsi yanıma yaklaştı, beni ovuşturmaya ve okşamaya başladılar ve bana “Ey çağrılımız! Bize öykünü anlat! Çünkü biz burada, çoktandır hiçbir erkek yüzü görmeden yapayalnız yaşıyoruz. Şimdi mutluluğumuz tamamlandı,” dediler. O zaman, daha da sakinleşerek onlara öykümün sadece bir bölümünü anlattım. Anlattıklarım bitince gece yaklaşmıştı. O zaman akıl almayacak kadar çok mum getirdiler; salon, göz kamaştıran bir güneşin aydınlatabileceği kadar aydınlandı. Sonra sofrayı kurdular, en nefis yemekleri ve en baş döndürücü içkileri getirdiler, çalgılarıyla zevkli melodiler çalarak en büyüleyici seslerle şarkı söylediler; ben yemek yemeye devam ederken, birileri de kalkıp raks etti.
     Bütün bu şenliklerden sonra, bana, “Ey sevgili! Şimdi elle tutulur zevklerin tadılması ve yatma zamanıdır; içimizden gönlünün çektiğini seç! Bizi gücendirmekten korkma! Çünkü her birimiz, nasıl olsa, birer gece senin olacağız; biz kırk kız kardeşiz; her birimiz sırası gelince, yatakta bütün gece seninle oynaşmaya başlayacak,” dediler.
     O zaman ben, hanımım, bu kız kardeşlerden hangisini seçeceğimi bilemedim. Çünkü hepsi de aynı derecede arzu uyandırıyordu. Bunun üzerine, gözlerimi kapadım, kollarımı uzattım ve birini yakaladım ve gözlerimi yeniden açtım. Ama yeniden hemen kapadım, çünkü güzelliğinden gözlerim kamaşmıştı. Seçtiğim kız, bana elini uzattı ve beni yatağına götürdü. Bütün geceyi onunla geçirdim.
     Kırk kez ben onu doyurdum, kırk kez de o beni doyurdu. Ve her seferinde, “Uh sevgilim!”, “Uh ruhum!” diyor, beni okşuyordu; ben onu ısırıyordum, o beni çimdiriyordu ve bütün gece bu böyle sürüp gitti.
     Ve ben aynı şekilde, hanımım, her gece kız kardeşlerden biriyle ve karşılıklı saldırılarla işi sürdürdüm. Bu böylece bir yıl devam etti, gevşeyerek, açılıp saçılarak… Ve her geceden sonra, sabahları, bir gece sonra birlikte yatacağım genç kız yanıma geliyor, beni hamama götürüyor ve tüm bedenimi yıkıyor, vücudumu şiddetle ovuşturuyor ve Tanrı’nın kullarına bağışladığı tüm kokularla beni kokuya boğuyordu.
     Böylece yılın sonuna geldik. Sonuncu günün sabahında, tüm genç kızların yatağıma koşuştuklarını gördüm; hepsi gözyaşları döküyor ve üzüntüden saçlarını savurarak sızlanıyorlardı; sonunda bana, “Bil ki ey gözümüzün nuru, seni terk etmek zorundayız. Tıpkı senden öncekileri terk ettiğimiz gibi. Çünkü bil ki, sen ilk değilsin ve senden önce bize senin gibi çok aygırlar yüklendi. Biz de sana yaptığımız gibi onlara aman vermedik. Yalnız sen, gerçekte, en usta biniciydin: gerek saldırılarından, gerekse genişlik ve uzunluktan yana… Ve de sen en çapkınları olduğu kadar, en nazikleriydin hepsinin! İşte bu nedenledir ki, biz sensiz asla yaşayamayız!” dediler.
     Ben de onlara, “Peki ama niye beni terk etmek zorundasınız? Çünkü ben hiç de sizinle geçirdiğim yaşantının neşesini kaybetmek istemiyorum!” dedim. Beni, “Bil ki, biz tek bir hükümdarın kızıyız, fakat analarımız ayrıdır. Ergenliğe ulaştığımızdan beri bu sarayda yaşıyoruz ve her yıl gidip babamızı ve analarımızı ziyaret etmek üzere kırk gün ortadan yok oluyoruz. Ve işte, bugün o gündür!” diye yanıtladılar.
     Ben de onlara, “Fakat ey nefis yaratıklar! Ben pekâlâ siz dönünceye kadar, Allah’a şükrederek, burada kalabilirim!” dedim. Bana, “Dilediğin olsun! İşte sarayın tüm kapılarını açan bütün anahtarlar! Bu saray senin evindir, sen onun efendisisin! Ama bahçenin dibindeki bakır kapıyı sakın açmayasın! Yoksa bizi bir daha göremezsin; başına da büyük bir felaket gelir! Bundan dolayı sakın bakır kapıyı açma!” dediler.
     Bu sözler üzerine, hepsi gelip boynuma sarıldılar ve birbiri ardından beni öptüler, ağlayarak ve “Allah seninle birlikte olsun!” diyerek ayrıldılar.
     O zaman ben, hanımım, anahtarları elimde tutarak salondan çıktım ve bu sarayın her köşesini ziyaret etmeye başladım. Zaten kızların kollarıyla ruhum ve bedenim öylesine zincirlenmişti ki, sarayı gezecek vakit bulamamıştım. Böylece ilk anahtarla ilk kapıyı açtım. Kapıyı açınca, büyük meyve ağaçlarıyla dolu bir bahçe gördüm; bu ağaçlar, tüm dünyada benzerlerini görmediğim kadar büyük ve güzel ağaçlardı; küçük kanallardan akan sular tüm ağaçları suluyor; bu ağaçların meyvelerini irilikten ve güzellikten yana şaşırtıcı kılıyordu. Bu meyvelerden, özellikle muzlardan, asil bir Arabın parmaklarına benzer hurmalardan, narlardan, elmalardan ve şeftalilerden yedim. Yemekten doyunca, Tanrı*ya verdiği nimetlerden dolayı şükrettim ve ikinci anahtarla ikinci kapıyı açtım. Bu kapıyı açtığımda, gözlerim ve burnum, küçük kanalların suladığı büyülü güzellikteki çiçeklerle dolu büyük bir bahçe gördü ve kokladı. Bu bahçede, ülkenin emirlerinin bahçelerinde yetişen tüm çiçekler: yaseminler, nergisler, güller, menekşeler, sümbüller, laleler, karanfiller, düğün çiçekleri ve bütün zamanların tüm çiçekleri vardı. Bu çiçeklerin kokusunu içime çektikten sonra, bir yasemin kopardım ve burnumu içine daldırdım ve derin derin kokladım ve de Yüce Tanrı’ya, insanları böyle sevindirdiği için şükrettim.
     Bunu izleyerek üçüncü kapıyı açtım; kulaklarım her türden ve her renkten bütün kuşların sesleriyle büyülendi. Bu kuşların tümü, sarısabır ve sandal ağaçlarının çubuk tahtalarından yapılmış bir kafese kapatılmışlardı; bu kuşların içeceği su, yeşimden ve ince, alacalı akikten yapılmış küçük fincan altlıklarında; yemleri de altından küçük taslarda bulunuyordu. Kafesin dibinde taranmış ve sulandırılmış kum vardı; kuşlar hallerinden mutlu, Tanrı’ya şükrediyor gibi ötüşüyorlardı. Akşam oluncaya kadar onları dinledim, sonra gidip yattım.
     Ama ertesi gün, acele kalktım ve dördüncü anahtarla dördüncü kapıyı açtım. Ve hanımım, orada öyle şeyler gördüm ki, insanoğlu rüyasında bile asla göremez. Büyük bir avlunun ortasında, harika bir çabayla oluşturulmuş bir kubbe gördüm; bu kubbeden üzerindeki altın ve gümüş kakmalı kırk abanoz kapıya çıkan somaki mermer döşenmiş merdivenlere geçiliyor; kanatları açık olan bu kapıların her birinden geniş birer salona giriliyordu; her salon ayrı bir hazine içeriyor ve her hazine benim saltanat sürdüğüm ülkenin değerinden fazla değer taşıyordu. İlk salonda dizilmiş irili ufaklı inci kümeleri vardı, ama irileri ufaklarından fazla idi ve bu incilerin her biri bir güvercin yumurtasından büyük ve tüm aydınlanma halindeki ay kadar parlaktı. Ama ikinci salon zenginlikten yana birincisini geçiyordu; tepesine kadar elmaslar, kızıl yakutlar, mavi yakutlar, lallerle doluydu. Üçüncü salonda ise sadece zümrüt vardı; dördüncüsünde doğal altın parçaları; beşincisinde dünyadaki her türden altın sikkeleri; altıncısında saf gümüş; yedincisinde çeşitli ülkelerin gümüş sikkeleri vardı. Öteki salonlarda yeryüzünün ve denizlerin bağrında oluşan tüm değerli taşlar, yakutlar, firuzeler, yemen taşları, her renkten akikler, yeşim vazolar, kolyeler, bilezikler, emirlerin ve şahların saraylarında kullanılan her türlü mücevherle doluydu. Ve ben, hanımım, ellerimi ve gözlerimi yukarı doğru çevirdim ve Yüce Tanrı’ya tüm bu güzel şeyleri bağışlamış olmasından dolayı şükrettim. Böylece her gün bir veya iki ya da üç kapıyı açarak ziyaretlerimi sürdürdüm, kırk gün dolasıya kadar… Nihayet elimde bakırdan yapılmış olan sonuncu kapıyı açacak sonuncu anahtardan başkası kalmadı. Kırk genç kızı düşündüm, onları düşünmek bile bana en büyük mutluluğu veriyordu. Onların tavırlarındaki tatlılığı, ciltlerinin tazeliğini, kalçalarının sertliğini, ferçlerinin darlığını ve de kıçlarının yuvarlaklığını ve hacmini ve bana, “Uh, sevgilim!”, “Uh, gönlümün ateşi!” diyerek haykırışlarını; sonra kendimin de, “Allah isterse, bu gece kutsal bir gece, uykusuz bir gece olacak!” diye haykırışımı…
     Ama melun şeytan, boyuna bu bakır kapının anahtarını aklıma getiriyor ve beni müthiş tahrik ediyordu; bu baştan çıkarma, irademden daha kuvvetli idi. Sonunda bakır kapıyı açtım. Ama gözlerim hiçbir şey görmedi; sadece burnum çok ağır, duygularıma düşman bir koku duydu ve o anda ve o saatte bayıldım ve kendiliğinden kapanan kapının dışında yere düştüm. Yeniden kendime gelince, şeytanın esinlediği kararımda ısrar ettim ve kapıyı yeniden açtım, bu kez kokuyu daha zayıf olarak duydum.
     Bunun üzerine içeri girdim ve kendimi baştanbaşa safranlar serpilmiş, akamber ve günlükle kokulandırılmış mumlarla; yanarken o ağır kokuyu çıkaran kokulu yağlar içeren altın ve gümüş şahane lambaların aydınlattığı geniş bir salonda buldum. Ve bu altın meşalelerin ve lambaların arasında, alnında beyaz bir yıldız bulunan, akıllara durgunluk verecek güzellikte siyah bir at gördüm; sol arka ayağı ve sol ön ayağı baştan aşağı beyazdı; yem teknesi susam ve arpa kırıntılarıyla; yalağı gülsuyuyla kokulandırılmış taze suyla doluydu. Ve ben, hanımım, atlara karşı büyük tutkum olduğundan ve ülkemin en ünlü ata bineni olarak tanındığımdan, bu atın bana tam uyacağını düşündüm; atı dizgininden tuttum, bahçeye çıkardım ve üzerine bindim; ama hiç kıpırdamadı. O zaman boynuna altın zincirle vurdum. Ve birdenbire, hanımım, at, o ana kadar görmediğim iki kara kanat açtı, böğründen korkunç bir şekilde kişnedi, toynağıyla üç kez yeri dövdü ve benimle birlikte göğe doğru uçmaya başladı.
     O sırada, hanımım, dünya gözümün önünde döndü, ama baldırlarımı sıkıştırarak iyi bir binici gibi davrandım ve sonunda at alçaldı ve on kör genci bulduğum bakır sarayın taraçası üzerine kondu. Ve tam o sırada, öyle şiddetle şaha kalktı ve öyle aceleyle silkindi ki, yere devrildim; bana yaklaştı ve kanadını yüzüme doğru alçalttı ve ucuyla sol gözüme vurdu ve beni iflah olmaz biçimde kör bıraktı. Sonra göklere ağdı ve uçarak kayboldu.
     Ve ben, elimi yiten gözüme götürdüm ve kendi kendime sızlanarak ve acıyla elimi silkeleyerek taraça boyunca yürüdüm! Ve birdenbire on gencin yaklaştığını gördüm; beni görünce, “Bizi dinlemek istemedin! İşte uğursuz kararının sonucu! Seni yanımıza da alamayız. Çünkü zaten on kişiyiz. Ama şu ve şu yollan izlersen, Bağdat’a ulaşabilirsin! Orada ünü bize kadar ulaşan Emir-ül Müminin Harun Reşit’i görürsün. Bahtın onun ellerindedir!” dediler.
     Oradan ayrıldım, başıma gelecek başka felakete katlanamayacağımdan, sakalımı kazıyıp kalender giysilerine bürünüp gece gündüz yolculuk ettim ve Barış Kenti Bağdat’a gelinceye kadar yolculuğa devam ettim. Burada şu iki kör dostumu gördüm. Selam vererek burada bir garip olduğumu söyledim onlara… Onlar da “Bizler de garibiz burada!” dediler. Ve işte bu mübarek eve ulaşmamız böyle oldu, efendim,” demiş: “Ve işte benim gözümü yitirmemin ve sakalımı kazımamın öyküsü böyledir,” diye de eklemiş.
     Bu olağanüstü öyküyü duyan genç ev sahibesi, üçüncü kalendere, “Peki öyleyse, selam ver ve git, seni bağışlıyorum!” demiş. Ama üçüncü kalender, “Gidemem ben vallahi! Geri kalanların da öykülerini duymak isterim!” diye yanıt vermiş. O zaman genç kız Halife’ye, Cafer’e ve Mesrur’a dönmüş ve onlara, “Siz de bana öykülerinizi anlatın!” demiş. Bunun üzerine Cafer yaklaşmış ve eve girerken, kapıya bakan genç kıza söylemiş olduğu öyküyü anlatmış. Cafer’in sözlerini de işittikten sonra, genç kız hepsine birden, “Hepinizi bağışlıyorum, birileri ve diğerlerini… Ama buradan çabuk ayrılın!” demiş.
     Hepsi çıkıp sokağa ulaşmışlar. O zaman Halife, kalenderlere, “Arkadaşlar, şimdi nereye gideceksiniz?” diye sormuş. Onlar da, “Nereye gidebileceğimizi bilmiyoruz,” diye yanıt vermişler. Halife onlara, “Gelin geceyi bizde geçirin!”; Cafer’e de, “Bunları senin evine götür, yarın sabah da bana getir! Bakalım ne yapabiliriz?” demiş. Cafer de Halife’nin emirlerini yerine getirmekte kusur etmemiş.
     Halife sarayına dönmüş, fakat o gece uykusunun hiç tadı tuzu olmamış; sabahleyin uyanmış ve tahtına oturmuş ve imparatorluğunun tüm başta gelenlerini çağırmış. Bunlarla işini görüp hepsi uzaklaştıktan sonra, Cafer’e dönüp ona, “Bana üç genç kızı, iki dişi köpeği ve üç kalenderi getir!” demiş. Cafer oradan hemen ayrılıp hepsini getirerek Halife’nin ellerine teslim etmiş; genç kızlar başlarını peçeyle örtmüşler ve Halife’nin önüne gelmişler. Bunun üzerine Cafer onlara, “Size kötülük yapmayacağız; çünkü bizi tanımadan bağışladınız ve bize iyi davrandınız. Ve işte şimdi de siz, Abbas Hanedanının beşinci torunu Hanın Resifin elindesiniz. Ona, kendiniz hakkındaki gerçek öyküleri anlatın!” demiş.
     Genç kızlar, Müminlerin Emiri adına görüşen Cafer’in bu sözlerini duydukları zaman, içlerinden en büyükleri ilerlemiş ve “Ey Emir-ül Müminin! Bana ait olan öykü, öylesine şaşırtıcıdır ki, eğer iğnenin ucuyla gözün köşesine yazılsaydı, onu saygıyla okuyan için ders oluştururdu,” demiş… 

     Anlatısının bu noktasında, Şehrazat, sabahın belirdiğini görmüş ve anlatmaktan vazgeçmiş.

Yazar hakkında

Yorum Ekle

Yazan: Yılmaz