Küçük Lord Fauntleroy (12)
Küçük Lord Fauntleroy (12)

Küçük Lord Fauntleroy (12)

On İkinci Bölüm
                Şato’daki bu benzersiz şölenden sonra, İngiltere’de gazete okuyan herkes, Dorincourt’da geçen inanılmaz öyküden söz ediyordu. İşin ayrıntılarına bakılacak olursa, gerçekten yoğun ilgi uyandıran bir öyküydü bu. Önce, Amerika’dan ‘Lord Fauntleroy’ unvanını taşımak üzere getirtilen, çok güzel, çok tatlı ve herkesin hayranlığını üzerinde toplayan bir küçük Amerikalı vardı. Dedesi olan yaşlı Kont, gurur duyuyordu onunla. Ama onun genç ve güzel annesini karşısına almış, kadınla karşılaşmaya asla yanaşmıyordu. Sonra, öğlen oğlu Bevis’in garip evliliğinden, gerçek Lord Fauntleroy olduğunu iddia eden bir çocuk çıkıyordu ortaya ve haklarını arıyordu. Herkes bu olaydan söz ediyor, gazeteler konuya geniş yer ayırıyor ve olağanüstü bir heyecanın doğmasına ortam hazırlıyorlardı. Daha sonra, Kont’un olayların akışından hiç de memnun olmadığı ve mahkemeye başvurduğu duyuldu.
                Kontluk bölgesindeki Erleboro köyünde böyle bir hareketlilik hiç yaşanmamıştı. Pazar yerinde toplanan insanlar, küçük gruplar oluşturup olaydan söz ediyorlar ve olasılıkları tartışıyorlardı. Çiftçi eşleri birbirlerini çaya davet edip, duyduklarından, düşündüklerinden ya da başkalarının ne düşündüklerinden söz ediyorlardı. Kont’un yeni Lord Fauntleroy’a ve annesine duyduğu kızgınlık dilden dile dolaşıyordu. Tabii… Kuşkusuz bu konuda en çok şeyi yine tuhafiyeci Bayan Dibble biliyordu ve dükkânı şimdiye kadar görülmemiş şekilde kalabalıktı.
                “Ahh!” diyordu müşterilerine. “Durum çok kötü gözüküyor. Düşüncemi sorarsanız, bence Kont cezasını çekiyor. Şu kibar küçük hanıma davranışının cezasını… Nasıl da ayırdı kadıncağızı yavrusundan! Çocuğu da çok sevdi ve şimdi başına gelenler onu deliye döndürdü. Üstelik yeni Lord’un annesi hiç de hanım bir kadın değilmiş… hatta küstahın biriymiş!.. Thomas, hiçbir uşak onun buyruklarını yerine getirmeyecek diyor. O Şato’ya gelirse ben giderim diyen hizmetçilerin de sayısı bir hayli fazlaymış. Yeni çocuk, diğeriyle kıyaslanamazmış bile. Ne olacağını artık Tanrı bilir!”
                Benzeri bir şaşkınlık Şato’da da yaşanıyordu. Kütüphaneden çıkmayan Kont, Bay Havisham’la sık sık konuyu tartışıyor, uşaklar odasında Thomas diğerleriyle gevezelik ediyor, Wilkins ahırdaki işini büyük bir özveriyle yapsa da, şirin midilliyi her zamankinden daha iyi ve daha özenle temizliyordu.
                Bütün bu çalkantıların arasında sakin tek bir kişi vardı; eski küçük Lord Fauntleroy… Söylentilere bakılacak olursa, ne Lord olabilecekti ne de Fauntleroy. Bu durum kendisine ilk kez anlatıldığında, canının sıkılmadığı söylenemez. Bir tür şaşkınlığa kapılmıştı, ama yitik umutları simgeliyordu bu duygular.
                Kont başlarına gelenleri anlatırken, Cedric yine her zamanki tavrını takınmıştı; bir taburenin üzerine oturmuş, ellerini de dizinin çevresinde kavuşturmuştu. Öykünün sonuna doğru oldukça düşünceli görünüyordu.
                “Çok tuhaf,” dedi. “Evet, çok tuhaf!”
                Kont, suskunluğunu bozmadan ona bakıyordu. Tüm bu olanlar, ona da tuhaf geliyordu. Yaşlı adamı daha da şaşırtan, çocuğun her zaman mutluluk fışkıran yüzünün karmakarışık olmasıydı. Endişeli bir sesle;
                “Şeri’nin eviyle arabasını da alacaklar mı?” diye sordu.
                Kont tereddüt etmeden;
                “Hayır!” dedi. “Kesinlikle hayır! Hiçbir şeyini alamazlar onun!”
                Cedric, belirgin bir rahatlama içinde;
                “Oh, çok şükür!” dedi. “Buna olanakları yok mu?”
                Gözlerini dedesine doğru kaldırdı. Kuşkulu bir gölge titreşiyordu sanki gözlerinde. Çekingen bir sesle;
                “Bu yeni çocuk…” dedi. “Sizin yeni torununuz mu olacak… Eskiden benim olduğum gibi?”
                Yaşlı Kont öfkeyle bağırdı:
                “Hayır! Asla!”
                “Öyle mi?” dedi Cedric memnunlukla. “Gerçekten olmayacak mı?”
                Birden tabureden kalkarak;
                “O zaman… Ben yine sizin her zamanki küçük torununuz olacağım… Lord Fauntleroy olmasam bile!” dedi. “Tıpkı bugüne kadar olduğu gibi…”
                Kızarmış yüzünde bir umut ışığı belirmişti. Yaşlı Kont, onu tepeden tırnağa kadar süzdü. Kalın kaşlarını çatmıştı ve gözlerinde garip bir parıltı vardı.
                “Siz her zaman benim küçük torunum olarak kalacaksınız,” dedi titrek ve boğuk bir sesle. Tüm kararlılığına karşın, bu ses hiç de Kont’un sesine benzemiyordu. “Evet… Yaşadığım sürece benim küçük torunum olarak kalacaksınız. Siz eşsiz bir çocuksunuz…”
                Cedric, saçlarının dibine kadar kızardı. Kendini mutlu ve güvende hissediyordu. Ellerini cebine soktu ve dimdik durarak soylu dedesine baktı.
                “Sahi mi?.. O zaman Kont olmuşum ya da olmamışım bunun hiç önemi yok. Ben sanıyordum ki… Lord olan sizin gerçek torununuz olacak ve… Sizin torununuz olamamaktan korkuyordum. Beni endişelendiren de buydu!”

                Kont elini çocuğun omzuna koydu ve kendine doğru çekerek;
                “Size verdiğim hiçbir şeyi geri alamazlar,” dedi. “Hatta başka şeyleri de. Siz benim yerimi almak için tüm niteliklere sahipsiniz. Hâlâ yerimi alma şansınız var. Tüm bunlara karşın, size verebileceğim her şeyi vermeye çalışacağım, ama her şeyi!”
                Küçük bir çocukla konuştuğunu unutmuş gibiydi. Sanki karşısındakine söz vermek zorunluluğunda hissetmişti kendini. Şu anda olduğu kadar hiçbir zaman anlamamıştı bu çocuğa ne kadar bağlandığını ve onunla ne kadar gurur duyduğunu. İnatçı karakterine bakılacak olursa, yüreğinin yaptığı bu seçimi, amansız bir savaşım vermeden değiştirmeyeceği kesindi.
                Bay Havisham’la konuşmasından birkaç gün sonra, Leydi Fauntleroy unvanına sahip çıkan kadın Şato’ya geldi. Çocuğu da yanındaydı. Kapıya çıkan uşak, Kont’un kendisini kabul edemeyeceğini bildirdi. Bunun üzerine, kadınla Kont’un vekili ilgilenmek zorunda kaldı.
                Bu haberi ileten Thomas’dı ve az sonra, uşaklar odasında gelen kadınla ilgili düşüncelerini söylüyordu tüm rahatlığıyla.
                “Bir kadının ağırbaşlılığını bir görüşte anlayabilecek kadar çok soyluya hizmet ettim bugüne kadar,” diyordu. “Eğer bu da ağırbaşlı bir hanımsa, benim de dünyadan haberim yok! Court-Lodge’a gelince… Amerikalı olsun olmasın, gerçek bir hanımefendi o! Hangi erkek olursa olsun… bir bakışta anlar!”
                Ziyaretçi, yapılan görüşmenin ardından kızgın bir ifadeyle arabasına binip gitti. Bay Havisham, daha ilk karşılaşmalarında, küstah ve zorlu tavırlarının yanı sıra pek de zeki ve gözü pek biri olmadığını anlamıştı. Zaman zaman, içinde bulunduğu durumdan bunalmış görünüyordu. Böyle bir engelle karşılaşabileceğini hiç aklına getirmemiş gibiydi.
                Bay Havisham;
                “Açıkça belli oluyor ki, alçak tabakadan bir kadın,” demişti Bayan Errol’a. “Hiçbir eğitim görmemiş. Bizim ortamımızdaki insanlara ayak uydurması olanaksız. Bundan da rahatsız olduğu her halinden belli oluyor. Şato’ya yaptığı ziyaret canımı sıktı. Kızgındı, ama bana kalırsa oldukça sıkılmıştı. Kont onu kendi evinde kabul etmeyince, hep birlikte kadının kaldığı ‘Arms of Dorincourt’ hanına gittik. Kont’u gördüğü anda, kızgınlığını belli etmesine karşın, yüzü sapsarı oldu. İsteklerini dile getirirken korktuğu belliydi. Kont kadını baştan aşağı inceledikten sonra şunları söyledi: ‘Büyük oğlumun karısı olduğunuzu iddia ediyorsunuz, eğer bu gerçekse ve eğer gösterdiğiniz kanıtlar yeterliyse, yasalar sizin lehinize işler. Bu durumda oğlunuz Lord Fauntleroy olacaktır. Sorunun derinliğine inceleneceğinden emin olabilirsiniz. Tüm haklarınızı elde edeceksiniz. Sadece, yaşadığım sürece ne sizi ne de oğlunuzu Şato’da görmek istemiyorum. Ölümümden sonra, ne yazık ki istediğiniz kadar boy gösterebilirsiniz şatomda. Şunu da söylemeden edemeyeceğim; tam oğlum Bevis’in karısı olabilecek kişiliktesiniz!..’ Bu sözlerden sonra arkasını dönüp, sert adımlarla odadan çıktı.”
                Birkaç gün sonra, küçük salonunda yazı yazmakta olan Bayan Errol’a bir başka ziyaretçi daha geldi. Kendisini içeri alan hizmetçinin heyecandan gözleri büyümüştü. O kadar şaşkın durumdaydı ki, hanımına endişeyle karışık bir sempatiyle baktı. Sonra, korkudan titreyen bir sesle;
                “Kont’un ta kendisi, Bayan!” dedi.
                Bayan Errol büyük salona geçtiğinde, şöminenin yanındaki kaplan postunun üzerinde dikilen dev yapılı yaşlı bir adamla karşılaştı. Sert ama güzel bir yüzü, kartal gagası bir burnu ve uzun beyaz bıyıkları vardı.
                Kont;
                “Sanırım Bayan Errol’la tanışıyorum?” diye sordu.
                Genç kadın;
                “Evet, benim!” diye yanıt verdi.
                “Ben de Dorincourt Kontu’yum.”
                Kont, karşısındakinin gözlerine bakarken bir süreliğine sessiz kaldı. Bunlar, aylardır hemen her gün gördüğü bir çift göze benziyor ve çocuğunkiler kadar sevecen bakıyorlardı.
                Birdenbire;
                “Oğlunuz size çok benziyor,” dedi.
                Genç kadın;
                “Herkes öyle söylüyor,” diye yanıtladı. “Ama ben onu hep babasına benzetmekten memnunluk duydum.”
                Leydi Lorridaile’in de söylediği gibi, Bayan Errol’un çok tatlı bir sesi vardı, hareketleri tamamen doğaldı. Beklenmedik bu ziyaret onu hiç şaşırtmamıştı.
                “Evet, oğluma da benziyor,” dedi Kont. Sonra, gür bıyıklarını çekiştirmeye başladı.
                “Geliş nedenimi biliyor musunuz?”
                “Bay Havisham’la konuştuk… Geri alınan birtakım haklardan söz etti bana.”
                Kont, kadının sözünü keserek;
                “Size, durumun yakından incelenmekte olduğunu bildirmeye geldim. Oğlunuz tüm yasal yollar kullanılarak korunacak. Hakları…”
                Bayan Errol araya girerek;
                “Hakkı olmayan hiçbir şey hakkıymış gibi gösterilmemeli,” dedi. “Yasalar böyle bir olanak tanısa bile…”
                “Ne yazık ki böyle bir yasal olanak yok! Elimizden geleni yapmaya çalışıyoruz. Nereden çıktı şu korkunç kadın? Hem çocuğu…”
                “Belki o da çocuğunu, benim oğlumu sevdiğim kadar seviyordur. Ve… Eğer ilk oğlunuzun karısıysa, Lord Fauntleroy onun oğludur… Dolayısıyla Cedric Lord Fauntleroy olamaz.”
                Aynen Cedric gibi, o da kendisiyle korkmadan konuşuyor, aynı gözlerle kendisine bakıyordu. Kadının bu tutumu, gizliden gizliye hoşuna gitmişti Kont’un. Çevresindekiler, çoğunlukla kendi düşüncelerine karşıt fikirleri öne sürme yürekliliğini kolay kolay gösteremezlerdi.
                Kaşlarını hafifçe çatarak;
                “Sanırım… Siz Kont olmamasını tercih edersiniz?” diye sordu.
                Genç kadın kızardı.
                “Dorincourt Kontu olmak güzel bir şey,” diye yanıtladı. “Ama babası gibi her olay karşısında cesur ve dürüst olup olmayacağı endişelendiriyor beni.”
                Kont, alaylı bir tonda;
                “Dedesinin tam aksi, değil mi?” dedi.
                “Sizi tanımak fırsatım olmadı,” dedi Bayan Errol. “Ama Cedric size inanıyor. Sizi çok sevdiğini biliyorum.”
                “Sizi Şato’ya kabul etmeyiş nedenimi bilseydi, acaba yine sever miydi?”
                “Hayır,” diye yanıtladı genç kadın. “Sanmam… Zaten ben de bu nedenle kendisine söylemedim.”
                “Bunu, sizin gibi söylemeyecek çok az kadın vardır dünyada!..”
                Kont salonda ileri geri dolaşıyordu.
                “Evet…” dedi. “Seviyor beni. Ben de hayranım ona. Daha önce bir kimseyi gerçekten sevdiğimi söyleyemem. Bir bakışıyla fethetti beni. Yaşlı, yaşamdan bıkmış, hasta bir adamdım ben. O benim yaşamıma yeni bir anlam kazandırdı. Onunla gurur duyuyorum. Bir gün, ailenin başkanı olarak benim yerimi alacağını düşündükçe mutlu oluyordum…”
                Bayan Errol’un tam önünde durarak;
                “Şimdi ise mutsuzum,” dedi. “Hem de çok mutsuzum!”
                Gerçekten de öyleydi. Kibirli karakteri bile, sesinin kısılmasına, ellerinin titremesine engel olamıyordu. Bir an için, çukura kaçmış gözlerinde gözyaşı damlaları parladı.
                “Belki de bu mutsuzluğum nedeniyle geldim sizi görmeye,” diye devam etti. “Şimdiye kadar sizi hep reddettim, hep kıskandım sizi. Ama bu kahredici olay bende çok şeyin değişmesine neden oldu. Bevis’in karısı olduğunu iddia eden o iğrenç kadını gördüğümde, gelip sizi görmek geldi içimden… Benim için bir teselli olur diye düşündüm. Bugüne kadar dik kafalı ve yaşlı bir deli gibi davrandım; şimdi buna hiç de layık olmadığınızı anladım. Oğlunuz size çok benziyor ve bu çocuk hayatımın en değerli varlığı. O sizi seviyor, ben de onu seviyorum. Onun sevgisi için bana elinizden geldiğince iyi davranmaya çalışın!”
                Tüm bunları sert bir ses tonuyla söylüyordu, ama o kadar içtendi ki, Bayan Errol’u oldukça duygulandırdı. Kalktı ve yaşlı adama bir koltuğu işaret ederek;
                “Lütfen oturun,” dedi tatlı ve sempatik bir sesle. “Sanırım bu olay sizi çok sarsmış, çok yormuş olmalı. Öyle görünüyor ki, daha fazla güce gereksinmeniz olacak!”
                Kont, bu yumuşaklıkta, bu dostlukta konuşulmaya alışık değildi; hep söylenenin aksini yapardı. Ama çocuğu düşünerek koltuğa oturdu. Uğradığı çöküntü ona ders olmuştu. Eğer bu olay meydana gelmeseydi, belki de hâlâ gelininden nefret ediyor olacaktı. Oysaki şimdi onun yanında, umutsuzluğuna bir teselli bulmuş gibiydi. Az sonra biraz daha yatışmış ve daha rahat konuşmaya başlamıştı.
                “Her şeye karşın,” dedi. “Çocuğun hiçbir şeyi eksik olmayacak. Ben eğileceğim onun üzerine, bütün önlemleri alacağım… hem şimdi hem de ilerisi için!..”
                Gitmek için ayağa kalktığında, eve şöyle bir göz atarak;
                “Eviniz hoşunuza gidiyor mu?” diye sordu.
                Genç kadın;
                “Evet, çok!” diye yanıtladı.
                “Bu oda çok hoş! Bazı konularda konuşmak üzere tekrar gelebilir miyim?”
                “Ne kadar sık arzu ederseniz, Kont’um!”
                Evden çıktı, arabasına yerleşti. Ağaçlıklı yolda ilerlerken, uşağı Thomas’la araba sürücüsü Henry, olayların akışından şaşkına dönmüşlerdi… Şato’ya kadar tek kelime bile etmediler!

(Yazan: Frances Hodgson Burnett-Çeviren: Sevgi Şen)

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir